وَلَقَدْ اٰتَيْنَا مُوسٰى وَهٰرُونَ الْفُرْقَانَ وَضِيَٓاءً وَذِكْراً لِلْمُتَّق۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 48. Ayet
Daralt
X
-
“Andolsun ki, Mûsâ ve Hârun’a günahtan sakınan(lar için bir ayırma ölçütü, bir ışık, bir hatırlatıcı kaynak (kitap) verdik,”
Allah Teâlanın bütün kitapları hakkı bâtıldan ayıran (furkân), bir ışık ve aydınlıktır, mübarektir, ruhtur ve öğüttür. “Furkân” hak ile batılı, benzer olanla açık ve net olanı, yapılması gereken ile kaçmılması gerekeni ve aleyhlerinde olanla lehlerinde olanı ayıran demektir. “Nûr” eşyanın hakikatinin ortaya çıkmasına vesile olan şeydir. “Ziyâ” tecelli eden ve aydınlanan şeyin güzelliğini ortaya çıkaran demektir. “Rûh” her şeyin hayatının bağlı bulunduğu unsurdur. Kur ana ruh denilmesi, dinin hayatiyetinin kendisine bağlı olmasındandır. Suya hayat denilmesi de bedenlerin hayatta kalmasının kendisine bağlı olması sebebiyledir. “Mübârek” bütün hayırlara kendisi ile ulaşılan ve erişilen şey demektir. “Zikr” lehlerine ve aleyhlerine olan şeyleri hatırlatan anlamına gelir.
“Zikran” kelimesinin “mev'iza”, yani öğüt anlamına geldiğini söyleyenler olmuştur. Öğüt, kalpleri yumuşatan, göğsü genişleten ve kalbe huşu veren şey demektir. Allah Teâlâ’nm bütün kitapları Kur anı nitelediği bu niteliklere sahiptir. Ardından Hak Teâlâ sözü edilen nitelikteki kitapların kimler için olduğunu beyan etmekte ve onları günahtan sakınan(lar için) gönderdiğini belirtmektedir. Söz konusu kitaplar her ne kadar özleri itibariyle belirtilen nitelikleri taşısalar da şüpheler gerçeklerden ve hak da bâtıldan ancak bunları kabul eden, yönünü onlara çeviren ve tâzim ve yüceltme nazarıyla bakanlar için ortaya çıkar. Ama bu kitaplar, yüz çeviren için sözü edilen nitelik üzere değil, fakat Allah Teâlâ’nm “bu onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır” meâlindeki beyanda haber verdiği niteliktedir. Yüce Allah devamla günahtan sakınanların kimler olduklarını beyan etmiş ve şöyle buyurmuştur: bkz. Enbiya, 49.
Yorumu Yorumla
-
ve lekad (وَلَقَدْ)
Bağlaç olan "vav", tekit (pekiştirme) bildiren "le" harfi ve tahkik (mutlak kesinlik) edatı olan "kad" kelimesinin birleşiminden oluşur. "Andolsun ki, şüphesiz ki, gerçek şu ki" anlamlarına gelir. İbn Fâris, "kad" edatının mazi (geçmiş zaman) bir fiilin başına geldiğinde o eylemin şüphe götürmez bir şekilde vuku bulduğunu ve sarsılmaz bir tarihsel gerçekliğe dönüştüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edat kombinasyonunun (ve lekad) muhatabın zihnindeki her türlü inkarı ve şüpheyi en baştan silip atmak için kurulan güçlü bir dilbilgisel barikat olduğunu aktarır.
Bu edatın ayetin girişindeki işlevini Mekke'nin teolojik tartışma ortamı üzerinden analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın bu tahkik (kesinlik) edatıyla muazzam bir tarihsel referans sunduğuna dikkat çeker. Müşrikler Hz. Muhammed'in getirdiği mesajı yepyeni, köksüz ve uydurma bir iddia olarak görürken; Kur'an "Andolsun ki biz..." diyerek vahyin tarihsel sürekliliğini vurgular ve Muhammed'in mesajını, Musa ve Harun'a verilen o büyük, inkar edilemez tarihsel hakikatin tartışmasız bir devamı olarak pekiştirir.
âteynâ (آتَيْنَا)
hemze-te-ye kökünden if'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiil ve "-nâ" (biz) fail zamirinden oluşur. "Biz verdik, biz lütfettik, biz bahşettik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin yönelip gelmesi, kolaylıkla ve suhûletle hedefine ulaşması" olduğunu belirtir. İf'âl babındaki kullanımı (îtâ), eylemin fail tarafından muhataba yönlendirilmesi, ona bir şeyi vermesi/getirmesi demektir.
Râgıb el-İsfahânî, Arapçada "vermek" anlamına gelen "i'tâ" (a-t-v kökünden) kelimesi ile "îtâ" (he-te-ye kökünden) kelimesi arasındaki derin anlamsal farkı inceler. Râgıb'a göre "îtâ", sıradan bir nesneyi elden ele teslim etmek değil; ilahi bir lütfu, manevi bir makamı veya büyük bir nimeti, alıcısına değer vererek ve onu onurlandırarak bahşetmektir. Bu eylemin felsefi boyutunu değerlendiren Toshihiko Izutsu, "âteynâ" fiilinin Kur'an'da uluhiyet (Allah) ile ubudiyet (kul/peygamber) arasındaki o dikey (yukarıdan aşağıya inen) hiyerarşik iletişimi ve ilahi lütfun insani düzleme inişini (inayet) simgelediğini analiz eder.
mûsâ (مُوسَىٰ)
Kur'an'da en çok zikredilen peygamberin özel ismidir. Kelimenin etimolojisi klasik filologlar ve modern dilbilimciler arasında geniş çaplı incelenmiştir. El-Cevâlîkî, bu ismin saf Arapça olmadığını, İbranice veya Süryaniceden Arapçaya geçmiş, yabancı kökenli (muarreb) bir kelime olduğunu belirtir ve klasik tefsirlerdeki "su" (mû) ile "ağaç/kıyı" (şâ) kelimelerinin birleşiminden ("sudan çıkarılan") oluştuğu yönündeki popüler görüşü aktarır.
Kelimenin kökenbilimini modern tarihsel dilbilim ışığında çok daha derinlemesine analiz eden Arthur Jeffery, "Musa" isminin büyük olasılıkla Mısır kökenli olduğunu tespit eder. Jeffery'e göre bu kelime, Antik Mısırcada "çocuk, doğmuş, oğul" anlamına gelen "mes/mose" kökünden türemiştir (Tuth-mose veya Ra-messes isimlerindeki gibi). İbranicedeki "masha" (sudan çekip çıkarmak) fiiliyle kurulan bağın ise daha sonraki dönemlerde ismin fonetik yapısına uydurulmuş teolojik bir halk etimolojisi (folk etymology) olduğunu belirtir. Kur'an, bu kadim ismi Arapça fonetiğine uygun bir şekilde muhafaza ederek tarihsel hafızayı canlandırır.
ve hârûne (وَهَارُونَ)
Bağlaç olan "vav" ile Hz. Musa'nın kardeşi ve peygamber olan Harun'un özel isminden oluşur. Yabancı kökenli (gayr-ı munsarıf) olduğu için esre (kesra) yerine üstün (fetha) harekesi almıştır. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti, bu ismin de tıpkı Musa gibi Arapça asıllı olmadığını, İbranice kökenli bir kelimenin Arapçalaştırılmış formu olduğunu ifade ederler.
Bu kelimenin köken haritasını çıkaran Arthur Jeffery, ismin İbranicedeki "Aharon" kelimesinden geldiğini belirtir. Kelimenin kök anlamı kesin olarak bilinmemekle birlikte, "dağlı, aydınlanmış" veya Mısır kökenli "büyük isim" manalarına gelebileceğini aktarır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette Musa ve Harun isimlerinin bir arada ("âteynâ mûsâ ve hârûn") zikredilmesinin teolojik önemine dikkat çeker. Aydar'a göre ilahi vahiy ve kurtuluş mücadelesi tekil bir kahramanlık mitosu değil, dayanışmaya ve kardeşliğe dayalı bir elçilik misyonudur; vahiy (furkan) bu iki kardeşin ortak omuzlarına yüklenmiş bir lütuftur.
el-furkâne (الْفُرْقَانَ)
fe-ra-kaf kökünden türeyen, mübalağa ve mastar formunda gelen, belirlilik takısı (el) almış bir isimdir. "Hakkı batıldan, doğruyu yanlıştan kesin çizgilerle ayıran ölçü" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birbirine bitişik veya karışmış olan iki şeyin arasını açmak, birbirinden ayırmak ve hüküm vererek sınırı belirlemek" olduğunu ifade eder. Sabahın aydınlığının gecenin karanlığını yarmasına dilde "fecr/infirak" denilmesi bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, furkan kavramının, insanın zihnindeki şüpheleri, inançtaki sapkınlıkları (şirk) ve ahlaktaki eğrilikleri mutlak bir netlikle parçalayıp ayıran ilahi vahiy (Tevrat ve Kur'an) olduğunu aktarır.
Sözcüğün Sami dillerindeki serüvenini inceleyen Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "purqânâ" (kurtuluş, selamet, fidye ödeyerek özgürleştirme) kelimesinden Arapçaya dini bir terminoloji olarak geçtiğini tespit eder. Bu kelimenin Kur'an'daki epistemolojik (bilgi felsefesi) ağırlığını analiz eden Dücane Cündioğlu, "Furkan"ın sadece bir kitabın adı değil, insanın gerçeği bulmasını sağlayan mutlak "zihinsel ve ontolojik kıstas" (ölçü/mihenk taşı) olduğunu belirtir. Angelika Neuwirth ise, ayette Hz. Musa'ya verilen Tevrat'ın "Furkan" olarak isimlendirilmesinin, İslam'ın kendisinden önceki vahiylerle kurduğu o muazzam teolojik köprüyü gösterdiğini vurgular. Kurtuluş (Furkan), Firavun'un fiziksel zulmünden ayrılmak olduğu kadar, Mısır'ın politeist karanlığından tevhidi bir aydınlığa "ayrılmayı" da temsil eder.
ve dıyâen (وَضِيَاءً)
Bağlaç olan "vav" ile dad-vav-hemze kökünden türeyen ve nekre (belirsiz) formda gelen bir isimdir. "Işık, parlaklık, aydınlık" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin parlaması, karanlığı delip geçmesi ve etrafını aydınlatması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Arapçada ışık anlamına gelen iki temel kelime olan "nûr" ile "dıyâ" arasındaki farkı inceler. Râgıb'a göre "nûr" genellikle aydan yansıyan veya daha sakin bir ışığı temsil ederken; "dıyâ" güneşin bizzat kendisinden (özünden) yayılan, sıcaklığı olan, daha güçlü, daha keskin ve etrafı mutlak şekilde aydınlatan asli ışıktır.
Bu kelimenin felsefi ve edebi işlevini değerlendiren Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "dıyâ" kelimesinin Furkan ile yan yana kullanılmasındaki estetik güce dikkat çeker. İlahi vahiy (Furkan), sadece zihinsel bir ayrım yapmaz; aynı zamanda insanın iç dünyasındaki cehalet karanlığını, ahlaki yozlaşmayı ve kabilevi taassubu güneş gibi yırtıp geçen (dıyâ) pratik bir aydınlanmadır. Furkan zihni, dıyâ ise kalbi ve yolu aydınlatan ontolojik meşaledir.
ve zikren (وَذِكْرًا)
Bağlaç olan "vav" ile zel-kef-ra kökünden türeyen ve nekre formda gelen bir mastar/isimdir. "Öğüt, hatırlatma, anma, şeref" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi zihinde canlı tutmak, unutkanlığın zıttı ve o canlılığı dille ifade etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zikir kavramının insanın fıtratında zaten var olan ancak gafletle üstü örtülen ilahi gerçeğin, vahiy yoluyla yeniden hatırlatılması ve korunması eylemi olduğunu aktarır.
Bu kavramın vahiy teolojisindeki (Kelam) merkeziliğini analiz eden Toshihiko Izutsu, "zikr" kelimesinin vahyin pedagojik (eğitici) doğasını yansıttığını belirtir. Izutsu'ya göre Allah, Hz. Musa'ya ve insanlığa onlara tamamen yabancı, uzaydan gelmiş bir icat sunmaz; vahiy, insanın kendi yaratılış sözleşmesini (misak) ve ahlaki sorumluluklarını ona "hatırlatan" (zikr) bir uyarıdır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Musa ve Harun'a verilen kitabın (Tevrat'ın) Furkan, Dıyâ ve Zikir olarak üç farklı sıfatla tanımlanmasının, vahyin çok boyutlu doğasını gösterdiğini belirtir: O bir yasa koyucu (Furkan), bir yol aydınlatıcı (Dıyâ) ve ahlaki bir uyarıcıdır (Zikir).
lil muttekîn (لِّلْمُتَّقِينَ)
Tahsis (özgüleme) ve "için" anlamı katan "li" harf-i ceri ile vav-kaf-ye kökünden iftiâl babında türeyen ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve mecrur bir kelimenin (muttekîn) birleşiminden oluşur. "Takva sahipleri için, sakınanlar için, sorumluluk bilincine sahip olanlar için" anlamına gelir. İbn Fâris, "vikâye" kökünün temel etimolojik anlamının "bir şeyi ona zarar verecek, onu bozacak veya acı verecek dış etkenlerden korumak, onunla tehlike arasına bir kalkan/siper koymak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ittikâ" (takva) kavramının, kişinin kendi ruhunu ve ahiretini tehlikeye atacak günahlardan, zulümden ve isyandan ilahi yasalara sığınarak kendini koruması olduğunu aktarır.
Bu kavramın Kur'an'ın ahlak felsefesindeki yerini detaylıca analiz eden Toshihiko Izutsu, takva kelimesinin sıradan, pasif bir "Allah korkusu" olarak çevrilmesinin onun etimolojik derinliğini yok ettiğini vurgular. Izutsu'ya göre takva (muttekîn), insanın yeryüzünde dolaşırken dikenli bir yolda eteklerini toplayıp kanamaktan sakınması gibi, her adımında ilahi sınırları gözeterek sergilediği aktif, uyanık ve varoluşsal bir "ahlaki teyakkuz" (sorumluluk bilinci) halidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanışının muazzam bir teolojik eleme (filtre) işlevi gördüğüne dikkat çeker. Musa ve Harun'a verilen o muazzam Furkan, o keskin Dıyâ (ışık) ve o eşsiz Zikir, herkes için otomatik olarak bir fayda sağlamaz. Vahiy ne kadar kusursuz olursa olsun, ondan faydalanabilmek, aydınlanabilmek ve kurtulabilmek için muhatabın ontolojik olarak "muttekî" (gerçeği arayan, şımarıklıktan sakınan, uyanık bir kalbe sahip) olması şarttır. Işık vardır, ancak o ışık sadece gözlerini ona açanlar (muttekîn) "için" (li) bir anlam ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla