وَنَضَعُ الْمَوَاز۪ينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيٰمَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْـٔاًۜ وَاِنْ كَانَ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ اَتَيْنَا بِهَاۜ وَكَفٰى بِنَا حَاسِب۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 47. Ayet
Daralt
X
-
“Biz, kıyâmet günü için adalet terazileri kurarız; artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez. Yapılan, bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu getirir ortaya koyarız. Hesap görücü olarak biz yeteriz.”
Biz, kıyâmet günü için adalet terazileri kurarız. Âyetin zâhirine göre “mevâzin” kelimesi “kist” anlamındadır, “el-kıst” ise adalet demektir. Çünkü yüce Allah “ve nedau’l-mevâzîne’l-kıst” buyurmaktadır. Cenâb-ı Hak bununla sanki şöyle demiş olmaktadır; Biz âhirette dünya hayatında insanların haklarmm bilinme aracı olan adalet terazileri kurarız. Bu terazilerle eşyanın ne kadar olduğu ve miktarı bilinir. Netice olarak adalet terazileri artık kimseye hiçbir şekilde haksızlık edilmez meâlindeki beyanda belirtilen anlamı içermiş olur. Yani kimsenin iyiliklerinin karşılığı eksiltilmez ya da kötülüklerinin cezası arttırılmaz. Fakat herkese yaptığı amelin karşılığı verilir. Biz, adalet terazileri kurarız cümlesi metinde bulunmayan gizli bir kelime takdir edilerek de açıklanabilir. Buna göre anlamı şöyle olur: Dünya terazilerini kıyâmet günü adaletle kurarız. Bu teraziler, sizin dünyada yaptığınız gibi eksik ölçüp tartmaz, birine tartarak mal verilecekse eksik ölçmez. Fakat adaletle tartar, amelleri eksik ölçüp tartmaz. Eksiltme ve artırma olmaksızın eşit verir ve eşit alır. Çünkü dünya hayatında arttırma ve eksiltme çeşitli sebeplerle olur. Ya cehaletten ya ihtiyaçtan ya da haksızlık ve zulümden. Bütün bu faktörler kişiyi arttırmaya ya da eksiltmeye sevkeder. Yüce Allah bütün bunlardan münezzehtir. Çünkü O zatı ile âlimdir, zatı ile hiçbir şeye muhtaç değildir ve âdildir. Onun terazide eksiltme ve arttırma yapması için herhangi bir neden yoktur.
Yapılan, bir hardal tanesi kadar dahi olsa, onu getirir ortaya koyarız. Yani onun karşılığını getirir ortaya koyarız ya da bizzat yapılan ameli bir zerresi eksik ve kaybolmamış olarak getirir ortaya koyarız, “hardal tanesi kadar” “zerre miktarı” gibi tabirlerden maksat, “zerre” ve “tane” değildir. Bu tabir temsilî olarak kullanılmıştır. Yani yapılan amelden hiçbir şey tartıdan kaçırılmaz ve bu kadarcık bir hayır ve şer kaybolmaz. [O] terazinin ölçüsünden kurtulamaz ve unutulmaz, fakat muhafaza edilir ve hesabı sorulur.
Hesap görücü olarak biz yeteriz. Göreceği hesabın çokluğu ve yoğunluğu O nu meşgul etmez. O dünyada başkasını hesaba çeken biri gibi değildir. Yapacağı hesap çoğalınca ve meşguliyeti başından aşınca hesabı tutamayan birine benzemez. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
ve neda'u (وَنَضَعُ)
Bağlaç olan "vav" ile vav-dad-ayn kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), birinci çoğul şahıs (mütekellim ma'a'l-gayr) bir fiildir. "Biz koyarız, yerleştiririz, kurarız" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi yukarıdan aşağıya indirmek, onu sağlam bir zemine oturtmak ve sabitlemek" olduğunu belirtir. Kaldırmanın (ref') tam zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "vaz'" eyleminin fiziksel bir nesneyi bir yere bırakmak anlamına geldiği gibi, soyut bağlamda "bir kanun, sistem veya nizam tesis etmek" manasını da taşıdığını aktarır.
Bu fiilin birinci çoğul şahıs (azamet çoğulu) formuyla gelmesini kelam ilmi ekseninde analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Biz kurarız" (neda'u) vurgusunun mutlak bir otorite beyanı olduğuna dikkat çeker. Ahiret günündeki o büyük mahkeme, tesadüfi bir toplanma veya insani bir inisiyatif değil; bizzat evrenin Yaratıcısı tarafından önceden planlanmış, tasarlanmış ve sarsılmaz bir şekilde "kurulacak" olan ilahi bir nizamdır. Eylemin muzari (geniş zaman) kipi, bu vaadin kesinliğini ve ilahi iradedeki sürekliliğini ifade eder.
el-mevâzîne (الْمَوَازِينَ)
vav-ze-nun kökünden türeyen "mîzân" (terazi) kelimesinin çoğulu (mevâzîn) ve belirlilik takısı (el) almış halidir. "Teraziler, ölçü aletleri" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "iki nesneyi birbirine denklemek, bir şeyin ağırlığını veya değerini tam olarak tespit etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, mizan kavramının sadece maddi ağırlıkları tartan fiziksel bir alet olmadığını; aklın, adaletin ve ilahi hükmün şaşmaz ölçüsünü (kıstas) temsil eden soyut ve ontolojik bir tartı sistemi olduğunu aktarır.
Sözcüğün kökenbilimini inceleyen Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "môzânâ" kelimesiyle aynı Sami havzasından beslendiğini ve kadim Ortadoğu eskatolojisinde (ahiret inancında) amellerin tartılması fikrinin merkezi bir sembolü olduğunu tespit eder. Bu kelimenin Kur'an'daki çoğul (mevâzîn) kullanımını analiz eden Toshihiko Izutsu, müşriklerin zihnindeki o basit, tek boyutlu ve kabile bağlarıyla manipüle edilebilen "yargılanma" fikrinin bu kelimeyle yerle bir edildiğini belirtir. Izutsu'ya göre "teraziler" (çoğul) ifadesi, ilahi adaletin son derece karmaşık, çok boyutlu ve her bir niyetin, her bir eylemin kendi özgül ağırlığına göre tartılacağı muazzam bir "hesaplama ağını" simgeler.
el-kısta (الْقِسْطَ)
kaf-sin-tı kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan bir isim/mastardır. "Adalet, hakkaniyet, mutlak eşitlik, pay" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün dilde birbirine zıt iki farklı anlama geldiğini belirtir: Biri "zulmetmek, haksızlık yapmak" (kasata); diğeri ise "payları adilce dağıtmak, tam bir denge kurmak"tır (aksata/kıst). Râgıb el-İsfahânî, "kıst" kavramının sıradan bir adaletten (adl) daha derin olduğunu; kişinin hem kendi hakkını almasını hem de başkasının hakkını zerresine kadar iade etmesini sağlayan mutlak ve pürüzsüz bir denge (equity) hali olduğunu ifade eder.
Bu kelimenin felsefi ağırlığını ayetin bağlamında değerlendiren Dücane Cündioğlu, "el-mevâzîne'l-kısta" (kıst terazileri) tamlamasındaki edebi inceliğe dikkat çeker. Cündioğlu'na göre teraziler adaleti sağlamak için bir "araç" olarak nitelenmemiş; aksine terazilerin bizatihi kendisi "adalet" (kıst) olarak isimlendirilmiştir (sıfat tamlaması yerine bedel/beyan ilişkisi). Bu ontolojik bütünleşme, ilahi tartının yanılma, kayırma veya arızalanma ihtimalini sıfırlar; o teraziler adaletin somutlaşmış (tecessüm etmiş) halinin ta kendisidir.
li yevmi'l-kıyâmeti (لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ)
"İçin, -e dair" anlamı katan "li" harf-i ceri, ye-vav-mim kökünden türeyen "yevm" (gün/zaman) kelimesi ve kaf-vav-mim kökünden türeyen "kıyâmet" isminden oluşan bir isim tamlamasıdır. İbn Fâris, "kıyâm" kökünün temel etimolojik anlamının "ayağa kalkmak, dikilmek, sabit durmak ve bir işi üstlenmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kıyâmet" kavramının insanın ölüm uykusundan veya kabrinden "ayağa kalkarak" (dirilerek) mutlak Yaratıcı'nın huzurunda hesap vermek üzere dikildiği o sarsıcı "büyük duruş" (el-kıyâmetü'l-kübrâ) anı olduğunu aktarır.
Bu tamlamanın Kur'an'ın zaman felsefesindeki yerini inceleyen Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde "Kıyamet Günü" vurgusunun, tarihi ve zamanı lineer (düz çizgisel) bir anlamsızlıktan kurtardığını analiz eder. Müşrikler zamanın (dehriyyun) yiyip bitiren kör bir süreç olduğuna inanırken, Kur'an "li yevmi'l-kıyâmeti" (O ayağa kalkış günü için) diyerek, evrendeki tüm eylemlerin ve adaletin nihai bir varış noktasına (telos) kilitlendiğini, tarihin o "büyük duruş" anı için aktığını teolojik olarak sabitler.
fe lâ tuzlemu (فَلَا تُظْلَمُ)
Bağlaç ve sonuç bildiren "fe", olumsuzluk edatı "lâ" ve zı-lam-mim kökünden türeyen muzari, meçhul (edilgen), üçüncü tekil şahıs (dişil) bir fiilden oluşur; "O halde haksızlığa uğratılmaz, zulmedilmez" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyi asıl ait olduğu ve olması gereken yerden çıkarıp, olmaması gereken bambaşka bir yere koymak" ve "karanlık (zulmet)" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, zulmün, mülk sahibinin (Allah'ın) koyduğu sınırları ihlal etmek, hakkı eksiltmek veya haksız yere ceza vermek olduğunu aktarır.
Bu fiilin edilgen (meçhul) formdaki teolojik şiddetini analiz eden Toshihiko Izutsu, cümlenin bu noktasındaki mutlak arınmışlığa dikkat çeker. Dünyevi mahkemelerde veya müşriklerin kabile düzeninde zayıflar her an haksızlığa (zulme) uğrayabilirken, o kurulan "kıst terazilerinin" etrafında ontolojik olarak hiçbir zulmün barınamayacağı kesinleşmiştir. Edilgen yapı, haksızlığı yapacak hiçbir failin, rüşvet alacak hiçbir otoritenin, şefaat edecek hiçbir aracı putun o mahkemede söz sahibi olamayacağını ilan eder.
nefsun (نَفْسٌ)
nun-fe-sin kökünden türeyen, nekre (belirsiz) formda bir isimdir. "Hiçbir can, hiçbir kişi, hiçbir ruh" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin özü, zatı, varlığı ve nefes alan can" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, nefis kelimesinin insanı insan yapan biyolojik ve ruhsal bütünlüğü temsil ettiğini aktarır.
Kelimenin ayetteki belirsiz (nekre) kullanımını sosyolojik bir eşitlik ilkesi üzerinden değerlendiren Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu gramatikal tercihin muazzam bir "genelleme ve hiçleştirme" (istiğrak) yarattığını vurgular. Kılıç'a göre ayet, kralları, köleleri, zenginleri ve fakirleri tek bir "nefsun" (herhangi bir can) potasında eritir. O terazilerin başında kimsenin soyu, sopu, cinsiyeti veya aşireti (asabiyeti) bir ayrıcalık sağlamayacaktır. "Hiçbir can", istisnasız ve mutlak bir eşitlik beyanıdır.
şey'en (شَيْئًا)
şın-ye-hemze kökünden türeyen ve nekre (belirsiz) formda gelen bir isimdir. "Hiçbir şey, zerre kadar, en ufak bir miktarda" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün "varlığa gelen, irade edilen ve tasavvur edilebilir bir gerçeklik kazanan her şey" olduğunu belirtir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, olumsuz bir cümlenin (lâ tuzlemu) bağlamında (siyakında) nekre olarak gelen "şey" kelimesinin, mutlak bir sıfırlama (hiçlik) bildirdiğini aktarır. Yani bir cana yapılacak olan haksızlık sadece büyük suçlarda değil; mikroskobik, tartılamaz, hatta hayal bile edilemez (şey'en) en ufak bir haksızlık boyutunda dahi engellenmiştir.
ve in kâne (وَإِن كَانَ)
Bağlaç olan "vav", şart edatı "in" (eğer) ve kef-vav-nun kökünden türeyen mazi nakıs fiil "kâne" kelimesinden oluşur. "Ve eğer o (amel/durum) ... ise" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin varlık sahasına çıkması, mevcut olması" manasına geldiğini belirtir. İlahi adaletin sınırlarını test eden hipotetik (varsayımsal) bir senaryo kurgusunun giriş kapısıdır.
miskâle (مِثْقَالَ)
se-kaf-lam kökünden türeyen bir isim/mastardır. "Ağırlık, tartı birimi, bir şeyin denk olduğu kütle" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "hafifliğin (hıffet) zıttı olarak bir şeyin yere doğru baskı yapması, ağır gelmesi ve tartıda bir değer ifade etmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, miskal kelimesinin özellikle altın, gümüş veya tartılması son derece hassasiyet gerektiren en küçük ve değerli maddelerin ölçümünde kullanılan bir birim olduğunu aktarır.
habbetin (حَبَّةٍ)
ha-be-be kökünden türeyen bir isimdir. "Tek bir tane, çekirdek, tohum" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinde "bir şeyin özü, lübbü ve en küçük yapıtaşı" anlamının yattığını belirtir. (Sevgi anlamına gelen muhabbet de, insanın kalbine atılan ve büyüyen o tohumdan türemiştir). Râgıb el-İsfahânî, dildeki kullanımında hubûbatın (tahılların) her bir tekil zerresine "habbe" denildiğini ifade eder.
min hardelin (مِّنْ خَرْدَلٍ)
"Den/dan" anlamındaki "min" edatı ile hı-ra-dal-lam (dört harfli/rubai) kökünden gelen "hardal" isminden oluşur. "Hardal bitkisinden/tohumundan" anlamına gelir. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti gibi filologlar, hardal kelimesinin saf Arapça olmadığını, Farsçadan veya kadim Sami dillerinden Arapçaya geçmiş (muarreb) bir kelime olabileceğini belirtirler. Hardal tohumu, gözle zor görülen, ağırlığı neredeyse hissedilmeyen bir bitki tohumudur.
Bu çarpıcı benzetmeyi Mekke'nin değerler sistemi üzerinden analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "miskâle habbetin min hardelin" (hardal tohumu ağırlığınca) metaforunun müşriklerin devasa kibrini yerle bir ettiğini vurgular. Öztürk'e göre müşrikler, Kabe'ye bağışladıkları devasa sürülerle, kestikleri yüzlerce deveyle ve büyük servetleriyle övünürken; Kur'an onlara Allah'ın terazisinin (mizan) tonları veya hacimleri değil, "niyetin ve eylemin hardal tanesi kadar olan mikroskobik özünü" tarttığını bildirir. Bu ifade, büyüklük (kibir) taslayanları, amelin en görünmez zerresi (hardal) üzerinden sınayan sarsıcı bir teolojik orantıdır.
eteynâ (أَتَيْنَا)
elif-te-ye kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), birinci çoğul şahıs fiilidir. "Biz getirdik, biz onu var ettik/çıkardık" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin yönelip gelmesi, ortaya çıkması ve hedefine ulaşması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ityân" eyleminin failin mutlak iradesiyle ve bir kasıtla bir şeyi huzura getirmesi olduğunu aktarır.
Bu fiilin eskatolojik sahnedeki işlevini değerlendiren Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "eteynâ" (Biz getirdik) fiilinin azametine dikkat çeker. O küçücük hardal tanesi (gizli kalmış bir günah veya ufak bir iyilik), zamanın derinliklerinde kendi kendine ortaya çıkmaz. Allah'ın mutlak ilmi ve kuşatıcılığı (Hafîz sıfatı), o zerreyi evrenin neresinde saklı olursa olsun bulup, bizzat Kendi iradesiyle o büyük terazinin kefesine "koyar/getirir". Bu durum, insanın geçmişte işlediği hiçbir şeyin "kaybolmadığını", sadece ilahi mahkemede "bekletildiğini" kanıtlar.
bihâ (بِهَا)
"Onu, onunla" anlamına gelen "bi" harf-i ceri ve müennes (dişil) "-hâ" zamirinin birleşimidir. Zamir, doğrudan o hardal tanesine (habbetin) dönerek, ilahi kudretin getirdiği nesneyi dilbilgisel olarak sabitler.
ve kefâ (وَكَفَىٰ)
Bağlaç olan "vav" ile kef-fe-ye kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiildir. "Kâfidir, yeterlidir, kâfi geldi" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir ihtiyacı tam olarak karşılamak, dışarıdan başka hiçbir şeye, hiçbir desteğe veya eklemeye muhtaç bırakmamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kifayet kavramının mutlak bir yeterlilik, noksansızlık ve başka tüm alternatifleri gereksiz kılan varoluşsal bir dolgunluk olduğunu aktarır.
binâ (بِنَا)
İrtibat ve tekit bildiren "bi" harf-i ceri ile "-nâ" (Biz) zamirinin birleşimidir. Arapça gramerinde buradaki "bi" harfi, cümlenin anlamına fazladan bir pekiştirme katmak için (zâit olarak) failin başına eklenir. "Bizzat Biz, Bizim zatımız" anlamına gelir.
hâsibîn (حَاسِبِينَ)
ha-sin-be kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve mansub formda gelen bir kelimedir. "Hesap görenler, hesaba çekenler, sayanlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "saymak, miktarını belirlemek, hesaplamak ve bir şeyin karşılığını tam olarak vermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hisab" kavramının sadece matematiksel bir döküm değil, eylemlerin niyetlerle oranlanarak adil bir karşılığının verilmesi süreci olduğunu ifade eder.
Sözcüğün kökenbilimini inceleyen Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicede (hüşbânâ) kadim dönem ticari ve hukuki hesaplaşmaları ifade eden ortak bir kavram olduğunu tespit eder. Bu kelimenin teolojik ağırlığını ayetin kapanışında analiz eden Dücane Cündioğlu, "hâsibîn" (hesap görücüler) kelimesinin çoğul (azamet çoğulu) gelmesindeki ihtişama dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Allah'ın "Hâsib" (Hesap Soran) olması, evrensel bir defterdarlık işlemi değil; geçmişi, anı ve geleceği tek bir idrakte toplayan, hardal tanesinden galaksilere kadar her şeyi eşzamanlı olarak bilen o mutlak, anlık ve kusursuz "İlahi Zihin"dir. Müşrikler kendi amellerini saklayabileceklerini zannederken, ayet "Hesap sorucu olarak Bizzat Biz (kefâ binâ) yeteriz" diyerek, ne bir şahide, ne bir avukata, ne de bir melek raporuna ihtiyaç duyulmaksızın, uluhiyetin o şaşmaz ve anlık (serîu'l-hisâb) hesaplama gücüyle onları baş başa bırakarak konuyu sarsılmaz bir mühürle kapatır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla