Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 46. Ayet

    وَلَئِنْ مَسَّتْهُمْ نَفْحَةٌ مِنْ عَذَابِ رَبِّكَ لَيَقُولُنَّ يَا وَيْلَنَٓا اِنَّا كُنَّا ظَالِم۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vele-in messet-hum nefhatun min ‘ażâbi rabbike leyekûlunne yâ veylenâ innâ kunnâ zâlimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Andolsun, onları Rabb’inin azabından bir esinti yoklasa muhakkak ki, ‘Vah bize! Hakikaten biz kendimize kötülük etmişiz!’ derler”

      Andolsun, onları Rabb’inin azabından bir esinti yoklasa muhakkak ki, “Vah bize! Hakikaten biz kendimize kötülük etmişiz!” derler. Hasan-ı Basri âyetin metninde geçen “nefhatun” kelimesine, Rabb’inin azabından bir miktar anlamını vermiştir. Bazıları da bu kelimeye Rabb’inden intikam mânasını vermiştir. Başka bazıları ise Rabb’inin cezası diye açıklamıştır. “Nefha” kelimesinin aslı atma ve fırlatma demektir. Bundan dolayı hayvanın tepmesine “nefhatut-dâbbe” denilir. “Nefhatün min azâb” kelimeleri, “o, kütükler kadar, koca sütunlar kadar kıvılcımlar fırlatır” meâlindeki beyanda belirtildiği gibi kıvılcım fırlatmak, demek olur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve lein (وَلَئِنْ)

        Bağlaç olan "ve" (vav), pekiştirme ve yemin bildiren "le" (lam) harfi ile şart edatı olan "in" (eğer) kelimesinin birleşiminden oluşur; "Ve andolsun ki eğer, şayet" anlamlarına gelir. İbn Fâris, başa gelen "lam" harfinin (lam-ı muvattae) kendisinden sonra gizli bir yemine (kaseme) işaret ederek cümlenin hükmünü mutlak bir kesinliğe taşıdığını, "in" edatının ise durumu bir şarta bağladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edat kombinasyonunun, kendisinden sonra zikredilecek olan eylemin (azabın dokunmasının) gerçekleşme ihtimaline yönelik muhatabın zihninde güçlü ve korkutucu bir kurgu (faraziyye) oluşturduğunu aktarır.

        messethum (مَسَّتْهُمْ)

        mim-sin-sin (م س س) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), müennes (dişil) bir fiil ve "-hum" (onlara) zamirinin birleşiminden oluşur. "Onlara dokundu, hafifçe temas etti" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeye eliyle dokunmak, çok hafif ve yüzeysel bir temasta bulunmak" olduğunu belirtir; derinlemesine bir darbe veya kuşatmadan ziyade sıyırıp geçme manası taşır. Râgıb el-İsfahânî, "mess" eyleminin nüfuz edici, yok edici (istîsâl) bir azap olmadığını, sadece hissedilen anlık bir dokunuş olduğunu ifade eder.

        Bu fiilin ayetteki teolojik ve psikolojik ironisini analiz eden Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak muazzam bir "küçültme" (tahfif) sanatı yaptığına dikkat çeker. Müşrikler önceki ayetlerde peygamberden azabın tamamını, mutlak helaki alaycı bir dille ve aceleyle (isti'câl) istemekteydiler. İlahi irade ise onlara "Azabın tamamı bir yana, o azap size şöyle hafifçe bir dokunsa, kıyısından teğet geçse bile..." diyerek, onların o sahte kibrinin aslında ne kadar kırılgan bir temele dayandığını, en ufak bir fiziksel temasta bile çökeceğini etimolojik bir zarafetle deşifre eder.

        nefhatun (نَفْحَةٌ)

        nun-fe-ha (ن ف ح) kökünden türeyen ve "ism-i merre" (eylemin bir kere yapıldığını bildiren form) kalıbında gelen, nekre (belirsiz) bir isimdir. "Bir esinti, tek bir nefes, ufak bir kıvılcım, bir yelpaze rüzgarı" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "rüzgarın hafifçe esmesi, bir kokunun havada yayılması ve çok az miktarda verilen şey" olduğunu belirtir. Rüzgarın yüzde bıraktığı o anlık serinliğe veya ateşten sıçrayan tek bir kıvılcıma dilde "nefha" denilir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin sonundaki "te" (ta-i marbuta) harfinin ve nekre yapısının, bu esintinin hacimsel ve zamansal olarak "olabildiğince küçük, anlık ve önemsiz" olduğuna işaret ettiğini aktarır.

        Bu kelimenin Mekke aristokrasisine yönelik retorik şiddetini inceleyen Angelika Neuwirth, "messethum nefhatun" (onlara tek bir esinti dokunsa) tamlamasının Kur'an'daki en sarsıcı eskatolojik (ahirete dair) ironilerden biri olduğunu belirtir. Neuwirth'e göre müşrikler, ilahi azabı göğüsleyebilecekleri gibi bir zanna kapılmışlardır; oysa ayet, azabın merkezine (nâr'a) girmeyi bırakın, azabın sadece uzaktan gelen "tek bir sıcak esintisine/kokusuna" (nefhatun) bile bedensel ve ruhsal olarak tahammül edemeyeceklerini yüzlerine vurur. Prof. Dr. Sadık Kılıç ise bu ifadenin, uluhiyetin azametini ve azabın dehşetini kelimeleri küçülterek büyüttüğüne dikkat çeker; en ufak zerre (nefha) böylesine bir yıkım getiriyorsa, azabın bizatihi kendisinin insan idrakini aşan bir felaket olduğunu vurgular.

        min (مِّنْ)

        Arapçada harf-i cerdir. Burada "teb'îziyye" (bir bütünün parçasını bildirme) ve kaynak bildirme işlevi görür. "Den/dan, ...'in ufak bir parçası" anlamına gelir. İbn Fâris, bu edatın bir şeyi asıl merkezinden ayırıp onun sadece belirli bir kısmına işaret ettiğini belirtir. Nefhanın (esintinin), azabın bütünü değil, o devasa okyanustan kopup gelen ufacık bir "parça" (min azâb) olduğunu dilbilgisel olarak sabitler.

        azâbi (عَذَابِ)

        ayn-zel-be (ع ذ ب) kökünden türeyen bir isimdir. "Azap, şiddetli acı, ceza, eziyet" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "tatlılığın ve sükûnetin zıttı, kişiyi yiyip bitiren şiddetli acı" ve aynı zamanda "birini bir şeyden alıkoymak, engellemek" olduğunu belirtir. İnsanı uykusundan, yemesinden ve normal halinden kestiği/engellediği için şiddetli acıya bu isim verilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, insanın fıtri, bedensel ve ruhsal doğasını parçalayan, ona ağır gelen her türlü acı verici durumun bu kelimeyle karşılandığını ifade eder.

        Sözcüğün kökenbilimini ve Ortadoğu havzasındaki serüvenini inceleyen Arthur Jeffery, "azâb" kelimesinin büyük ihtimalle Aramice ve Süryanicede (azbâ) ceza ve işkence anlamlarında kullanılan köklerle ortak bir Sami mirasına dayandığını tespit eder. Bu kelimenin ayetteki teolojik fonksiyonunu analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, azap kavramının sadece fiziksel bir yanma eylemi olmadığını, insanın varoluşsal onurunu (kibrini) elinden alan, onu çaresiz bırakan mutlak bir "engellenme" (acziyet) hali olduğunu belirtir.

        rabbike (رَبِّكَ)

        ra-be-be (ر ب ب) kökünden türeyen "rabb" ismi ve "-ke" (senin) muttasıl zamirinin birleşmesinden oluşur. "Senin Rabbinin" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyi ıslah etmek, koruyup gözetmek ve onu yavaş yavaş, kademe kademe hedefine ulaştırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rabb kavramının "bir nesneyi ilk varoluşundan alıp, kendi fıtratına uygun olan en mükemmel duruma doğru terbiye eden, besleyen ve büyüten mutlak otorite" anlamına geldiğini aktarır.

        Bu ismin ayetteki "azap" kelimesiyle yan yana gelmesindeki teolojik şoku (paradoksu) değerlendiren Dücane Cündioğlu, azabın "Allah" ismine değil de doğrudan "Rabb" ismine (azâbi rabbike) izafe edilmesindeki derinliğe dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Rab, merhametiyle besleyen, büyüten ve terbiye edendir. Müşriklere dokunacak olan o azap esintisi, merhametsiz bir intikam değil; tam aksine, onları var eden ve onlara nimet veren o şefkatli "Terbiyecinin" (Rabb'in), bozulan fıtratı ve kibri düzeltmek için başvurduğu ilahi adaletin (terbiyenin) en sert ve kaçınılmaz yüzüdür.

        leyekûlunne (لَيَقُولُنَّ)

        Tekit (pekiştirme) lam'ı, kaf-vav-lam (ق و ل) kökünden türeyen muzari fiil ve yine tekit bildiren şeddeli "nun" (nun-u müşeddede) harflerinin birleşiminden oluşur. "Andolsun ki, hiç şüphesiz ve kesinlikle şöyle diyeceklerdir" anlamına gelir. İbn Fâris, kök anlamının "içteki düşünceyi dille, sesli harflerle dışa vurmak" olduğunu belirtir.

        Fiilin bu son derece ağırlaştırılmış (tekitli) gramatikal yapısını analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin başındaki şartın (eğer dokunursa) burada mutlak bir kesinlikle (cevab-ı şart) sonlandığına dikkat çeker. Başındaki "lam" ve sonundaki şeddeli "nun", dilde şüpheye yer bırakmayan en güçlü vurgu mekanizmasıdır. Müşrikler dünyada panayır meydanlarında ne kadar böbürlenirlerse böbürlensinler, o ilahi azabın ufak bir kıvılcımı (nefha) bedenlerine dokunduğu an, sahte cesaretleri paramparça olacak ve bu itiraf, onların dillerinden iradeleri dışında, "zorunlu ve kesin olarak" dökülecektir.

        yâ veylenâ (يَا وَيْلَنَا)

        Nida (seslenme) edatı "yâ", vav-ye-lam (و ي ل) kökünden türeyen "veyl" ismi ve "-nâ" (bize) zamirinden oluşur; "Eyvahlar olsun bize, vah bizim halimize, yazıklar olsun bize" anlamlarına gelir. İbn Fâris, "veyl" kelimesinin insanın başına gelen en kötü hal, şiddetli bir azap, felaket ve çöküş anında dudaklardan dökülen doğal bir acı nidası olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kişinin içine düştüğü mutlak çaresizliği, kurtuluş umudunun kalmadığını idrak ettiği an yaşadığı derin pişmanlığı ve hüznü (tehassür) ifade etmek için kullanıldığını aktarır.

        Bu nidanın psikolojik çöküşü resmetmedeki gücünü inceleyen Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi bağlamına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre, peygamberle ve azapla son derece süslü, kibirli ve entelektüel argümanlarla (!) alay eden o aristokratların sahte vakarı; ateşin o ufak esintisiyle (nefha) anında buharlaşmış ve yerini insanın en ilkel, en içgüdüsel korku çığlığına (yâ veylenâ) bırakmıştır. Estetik ve kibirli retorik çökmüş, geriye fıtratın aciz feryadı kalmıştır.

        innâ (إِنَّا)

        Cümleye vurgu, tekit ve kesinlik katan "inne" (şüphesiz ki, doğrusu) edatı ile birinci çoğul şahıs "nâ" (biz) zamirinin idgamından (birleşmesinden) oluşur; "Şüphesiz ki biz" anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, cümlenin hükmünü dışsal bahanelerden arındırarak, failin tüm sorumluluğu tartışmasız bir şekilde "kendi üzerine" aldığını gösteren bir pekiştirme köprüsü olduğunu belirtir.

        kunnâ (كُنَّا)

        kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs bir fiil ve "-nâ" (biz) zamirinden oluşur; "biz idik, biz ... olmuştuk" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin varlık sahasına çıkması, belli bir hal ve durum üzere bulunması" olduğunu belirtir.

        Bu fiilin itiraf cümlesindeki işlevini kelam ilmi perspektifinden analiz eden Diyanet İslam Ansiklopedisi, "kunnâ" fiilinin geçmişte yapılan tekil bir hatayı değil, ontolojik bir "sürekliliği" ve köklü bir "alışkanlığı" (istimrâr) ifade ettiğine dikkat çeker. Müşrikler, "biz sadece bir hata yaptık" dememekte; "biz varoluşsal olarak, sürekli bir şekilde, geçmişten beri bu sapkınlık hali üzere idik" diyerek kendi fıtratlarındaki o kronik bozulmayı (kunnâ) bizzat itiraf etmektedirler.

        zâlimîn (ظَالِمِينَ)

        zı-lam-mim (ظ ل م) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve ayetteki konumu gereği mansub/mecrur formda gelen bir kelimedir. "Zulmedenler, zalimler, haksızlık yapanlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyi asıl ait olduğu ve olması gereken yerden çıkarıp, olmaması gereken bambaşka bir yere koymak" ve "karanlık (zulmet)" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, hakkın ve adaletin tam zıttı olan bu kavramın; haddi aşmak, ilahi sınırları ihlal etmek ve hakikati karanlığa gömmek manalarına geldiğini aktarır.

        Bu kavramın Kur'an'ın varlık felsefesindeki yerini ve itirafın ontolojik boyutunu detaylıca analiz eden Toshihiko Izutsu, "zalim" kelimesinin salt sosyal bir adaletsizlik veya ahlaki bir kabahat (hırsızlık, cinayet vb.) olarak algılanmaması gerektiğini vurgular. Izutsu'ya göre, varlık hiyerarşisinde uluhiyet ve ibadet edilme hakkı mutlak olarak Allah'a aittir. Müşrikler, bu mutlak hakkı asıl yerinden (Allah'tan) alıp, tamamen haksız bir şekilde putlara, atalarına veya kendi hevalarına "verdikleri/koydukları" (zulüm kökünün etimolojik manası) için en büyük varoluşsal "yer değiştirmeyi" (şirki) yapmışlardır. Azabın nefhası yüzlerine çarptığında dillerinden dökülen "kunnâ zâlimîn" feryadı, basit bir özür dileme değil; tüm ömürleri boyunca tevhidi nizamı nasıl bozduklarına, evrenin hakikatini (hakkı) nasıl karanlığa (zulmete) gömdüklerine dair tam bir ontolojik aydınlanma ve çaresiz bir kabulleniştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X