Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 44. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 44. Ayet

    بَلْ مَتَّعْنَا هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَاٰبَٓاءَهُمْ حَتّٰى طَالَ عَلَيْهِمُ الْعُمُرُۜ اَفَلَا يَرَوْنَ اَنَّا نَأْتِي الْاَرْضَ نَنْقُصُهَا مِنْ اَطْرَافِهَاۜ اَفَهُمُ الْغَالِبُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Bel metta’nâ hâulâ-i veâbâehum hattâ tâle ‘aleyhimu-l’umur(u)(k) efelâ yeravne ennâ ne/tî-l-arda nenkusuhâ min atrâfihâ(c) efehumu-lġâlibûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Oysa biz onları da atalarını da nimetlerimizden faydalandırdık. Hatta bu, ömürleri boyunca sürüp gitti. Şimdi bizim yeryüzünü etrafından nasıl eksiltip durduğumuzu görmüyorlar mı? Şu halde üstün gelen onlar mı?”

      Bundan sonra yüce Allah onları bu tavra sürükleyen faktörü beyan etmek üzere şöyle diyor: Oysa biz onları da atalarını da nimetlerimizden faydalandırdık. Hatta bu, ömürleri boyunca sürüp gitti. Allah Teâlâ onları yaptıkları ameller sebebiyle cezalandırmadı. Cenâb-ı Hakk’m onları ve atalarını nimetlerden faydalandırması ve yaptıkları amellerin karşılığı olarak cezalandırmaması sebebiyle O’nun kendilerinden razı olduğunu ve hak yolda olduklarını zannettiler. Bundan dolayı da “Allah dileseydi ne biz ortak koşardık ne de atalarımız” dediler ve Allah Teâlanm kendilerinin ve babalarının hallerinden razı olduğunu iddia ettiler.

      Öte yandan yüce Allah, onlara uzun bir zaman verse de nimetlerinden faydalandırsa da bir zamanlar sahip oldukları şeyleri eksilttiğini beyan etmektedir. Çünkü Hz. Peygamber onların bazı mülklerini ele geçirip müslümanlarm mülkü yapmıştır. Bu gerçek şimdi bizim yeryüzünü etrafından nasıl eksiltip durduğumuzu görmüyorlar mı? meâlindeki beyanda ifadesini bulmaktadır. Âyetin mânası bizim yeryüzünü etrafından eksiltip durduğumuzu bilin demektir. Bu da biz kıyâmet günü onları yeryüzünün etrafından toplayıp mahşer yerine getireceğiz, anlamına gelir. Yeryüzünün eksiltilmesinden maksat budur. Bir başkası bu beyana şöyle bir mâna vermiştir: Allah’ın resûlünün herhangi bir yere her gönderildiğinde oraya galip geldiğini görmüyorlar mı? Bu tefsiri yapan müfessir “eksiltme” fiilini “yeryüzüne parsel parsel galip gelerek eksiltme” şeklinde açıklamıştır.

      Şu halde üstün gelen onlar mı? Yani galip gelenler onlar değillerdir. Fakat onlara karşı üstün gelen Resûlullah’tır (a.s.). îbn Abbâs ise eksiltmeyi o beldenin fakihlerinin” ve sakinlerinin en hayırlılarının gitmesi şeklinde tefsir etmiştir. Katâde ise “ölümle eksiltip durduğumuzu” şeklinde açıklamıştır. İkrime de böyle söylemiş, âyeti ölümle eksiltip durduğumuzu diye yorumlamıştır. İkrime devamla, yeryüzü eksilmiş olsaydı bir kimsenin oturacağı hiçbir yer bulunmazdı, demiştir. Bu beyan hakkında buna benzer açıklamalar yapılmıştır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        bel (بَلْ)

        Arapçada kendisinden önceki sözü, durumu veya yanlış algıyı kesin bir dille iptal edip (idrâb), cümleyi asıl hakikate bağlayan geçiş edatıdır; "Bilakis, aksine, hayır öyle değil" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu edatın dildeki temel işlevinin "muhatabın zihnindeki yanlış varsayımı kesip atmak ve asıl teşhisi koymak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir önceki ayette (43. ayet) müşriklerin putlardan veya kendi güçlerinden bekledikleri o sahte koruma umudunu kökünden reddetmek için kullanıldığını aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın bu bağlacı müşriklerin "kendi kendilerine yettikleri ve korundukları" şeklindeki hezeyanlarını bıçak gibi kesen bir polemik aracı olarak kullandığını belirtir.

        metta'nâ (مَتَّعْنَا)

        mim-te-ayn (م ت ع) kökünden tef'îl babında türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiil ve faili gösteren "-nâ" (biz) zamirinden oluşur. "Biz faydalandırdık, geçindirdik, onlara nimet verdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyden geçici olarak faydalanmak, kısa süreli lezzet almak ve fâni bir menfaat sağlamak" olduğunu belirtir. Uzun yolculuğa çıkanın yanına aldığı azığa da "metâ" denir, çünkü sadece yol bitene kadar idare eder. Râgıb el-İsfahânî, "temtî" eyleminin, kişiye dünyada kalıcı olmayan, ebediyet vasfı taşımayan fiziksel ve dünyevi nimetlerin (meta') verilmesi manasını taşıdığını aktarır.

        Bu fiilin içerdiği ontolojik yanılsamayı analiz eden Toshihiko Izutsu, "metta'nâ" fiilinin dünyevi hazzın insan psikolojisinde yarattığı tehlikeli illüzyona dikkat çektiğini belirtir. Izutsu'ya göre müşrikler, Allah'ın kendilerine verdiği bu geçici nimetleri (zenginliği, sağlığı, konforu) kendi mutlak hakları ve ilahlarının bir lütfu olarak algılamışlardır. "Faydalandırma" (metta'nâ) eylemi asıl Yaratıcı'dan gelmesine rağmen, onlar bu nimetin içinde boğulup nimeti vereni (Rezzak'ı) unutmuşlardır. Nimet, şükrün aracı olmaktan çıkıp inkarın zırhına dönüşmüştür.

        hâulâi (هَٰؤُلَاءِ)

        Arapçada yakında ve göz önünde bulunan çoğul akıllı varlıkları (veya bazen nesneleri) işaret etmek için kullanılan ism-i işaret (işaret zamiri) edatıdır; "bunları, şunları" anlamına gelir. Angelika Neuwirth, Kur'an'ın retoriğinde bu işaret zamirinin kullanımındaki mesafeye dikkat çeker. İlahi hitap, müşrikleri muhatap (siz) olarak almaktan ziyade, onları üçüncü bir şahıs gibi "bunlar" (hâulâi) diyerek nesneleştirir. Bu dilbilgisel tercih, onların ilahi rahmetten uzaklığını ve sergiledikleri kibrin uluhiyet karşısındaki değersizliğini (tahkir) resmeder.

        ve âbâehum (وَآبَاءَهُمْ)

        Bağlaç olan "vav", elif-be-vav (أ ب و) kökünden türeyen "eb" (baba) isminin cemi mükesser (kuralsız çoğul) formu olan "âbâ" ve "-hum" (onların) zamirinin birleşimidir; "ve onların atalarını, babalarını" anlamına gelir. İbn Fâris, "eb" kökünün temel etimolojik karşılığının "birini besleyen, terbiye eden, varoluşuna vesile olan temel/kaynak" olduğunu belirtir.

        Bu kelimenin sosyolojik ve psikolojik bağlamını inceleyen Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşrik zihniyetini ayakta tutan en büyük dayanağın "atalar kültü" (gelenekçilik) olduğuna dikkat çeker. Müşrikler kendi şirke dayalı sistemlerini ve refahlarını atalarından miras almışlardır. Kur'an, "Biz onları ve atalarını faydalandırdık" diyerek, o çok övündükleri, inançlarını uğruna feda ettikleri o "kutsal ataların" (âbâ) bile aslında ilahi lütufla ve geçici nimetlerle hayatta kalabilen aciz, muhtaç varlıklar (mahlûkat) olduğunu ilan ederek geleneğin sahte kutsallığını yıkar.

        hattâ (حَتَّىٰ)

        Arapçada bir eylemin, sürecin veya durumun nihai sınırını, gaye noktasını ve bitiş çizgisini bildiren bir edattır (gaye harfi); "ta ki, -e kadar, nihayetinde" anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın zaman veya mekan olarak bir şeyin varabileceği en uç noktayı ifade ettiğini aktarır. Ayette, onlara verilen nimetin ve sürenin artık son raddeye geldiğini, tahammül sınırının aşıldığını bildiren dramatik bir köprü işlevi görür.

        tâle (طَالَ)

        tı-vav-lam (ط و ل) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiildir; "uzadı, uzun sürdü" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin ölçü, hacim veya zaman bakımından yayılması, genişlemesi ve kısalığın (kıser) zıttı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin hem fiziksel nesnelerin boyutsal uzaması hem de bir zaman diliminin bitmek bilmez bir şekilde genişlemesi manasında kullanıldığını ifade eder.

        aleyhimu'l-umuru (عَلَيْهِمُ الْعُمُرُ)

        "Üzerlerine, onlara" anlamına gelen "alâ" harf-i ceri ve "-hum" zamirine, ayn-mim-ra (ع م ر) kökünden türeyen ve belirlilik takısı alan "umur" (ömür/yaşam süresi) kelimesinin eklenmesiyle oluşur. İbn Fâris, "ömür" kökünün temel etimolojik anlamının "hayatın devam etmesi, bir yapının ayakta kalması, bedenin ve mekanın imar edilmesi" olduğunu belirtir. Yıkımın (harabın) tam zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, insanın ruh vasıtasıyla bedenini ayakta tuttuğu, yaşayarak varlığını "imar ettiği" o sınırlı süreye "ömür" denildiğini aktarır.

        Zamanın uzamasının insan psikolojisindeki etkisini felsefi bir boyutta değerlendiren Dücane Cündioğlu, "tâle aleyhimu'l-umur" (ömür onlara uzun geldi/üzerlerinde uzadı) tabirinin yarattığı ontolojik zehirlenmeye dikkat çeker. Cündioğlu'na göre zamanın (ömrün) sağlıklı ve kesintisiz bir şekilde akması, insanda "hiç ölmeyeceği" (ebediyet) yanılsamasını doğurur. İnsan uzun süre nimet içinde yaşadığında, bu durumun geçici (meta') bir imtihan olduğunu unutur ve hayatın hep böyle devam edeceği zannına kapılır. Prof. Dr. Sadık Kılıç ise ömrün uzamasının müşriklerde ilahi hesaba çekilmeyecekleri şeklinde körleştirici bir kibre (istiğna) ve varoluşsal bir duyarsızlığa yol açtığını belirtir. Nimetin çokluğu ve zamanın uzunluğu, idraki köreltmiştir.

        e fe lâ yerevne (أَفَلَا يَرَوْنَ)

        Soru edatı (hemze), bağlaç olan "fe", olumsuzluk edatı "lâ" ve ra-hemze-ye (ر أ ي) kökünden türeyen muzari, cemi müzekker (eril çoğul) "yerevne" fiilinin birleşimidir; "Hâlâ görmüyorlar mı? İdrak etmiyorlar mı?" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün sözlükte hem gözle bakıp fiziksel bir nesneyi algılamak (rü'yet-i basariyye) hem de akılla, fikirle ve içgörüyle bir hakikati idrak etmek (rü'yet-i kalbiyye) anlamlarına geldiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu "istifham-ı inkari" (kınayıcı soru) yapısının teolojik ağırlığına dikkat çeker. Soru formu, inkar edilen gerçeğin aslında şifreli veya gizli olmadığını; gökyüzüne, tarihe ve çevrelerindeki olaylara bakan herkesin "çıplak gözle" ve "akılla" görebileceği (yerevne) kadar apaçık ortada durduğunu vurgular. Görmeme eylemi bir görme kusuru değil, inatçı bir yüz çevirmedir.

        ennâ (أَنَّا)

        Pekiştirme, tekit ve aidiyet bildiren "enne" (şüphesiz ki) edatı ile "nâ" (Biz) azamet zamirinin idgamından (birleşmesinden) oluşur; "Şüphesiz ki Biz" anlamına gelir. Cümleyi mutlak bir ilahi kararlılıkla başlatır.

        ne'ti'l-arda (نَأْتِي الْأَرْضَ)

        elif-te-ye (أ ت ي) kökünden türeyen muzari "ne'tî" (geliyoruz, müdahale ediyoruz) fiili ile elif-ra-dad (أ ر ض) kökünden türeyen "arz" (yeryüzü) kelimesinin birleşimidir. İbn Fâris, "ityân" kökünün temel etimolojik anlamının "yönelip gelmek, ortaya çıkmak, bir şeye nüfuz ederek hedefine ulaşmak" olduğunu belirtir. İradesiz bir gidiş değil, maksatlı bir yönelimdir.

        Bu fiilin Kur'an'ın varlık tasavvurundaki yerini inceleyen Toshihiko Izutsu, "yeryüzüne geliyoruz" tabirinin antropomorfik (insan biçimci) bir mekan değiştirme eylemi olmadığını belirtir. Izutsu'ya göre "ne'tî" eylemi, Allah'ın tarihsel sürece, doğa yasalarına ve toplumsal olaylara kendi mutlak iradesiyle, yıkıcı veya dönüştürücü bir kudretle "aktif müdahalede bulunmasıdır". İlahi irade yeryüzünde durağan değildir; sürekli işleyen, gelen ve hükmeden dinamik bir güçtür.

        nenkusuhâ (نَنقُصُهَا)

        nun-kaf-sad (ن ق ص) kökünden türeyen muzari, birinci çoğul şahıs "nenkusu" fiili ve "-hâ" (onu) zamirinden oluşur; "onu eksiltiyoruz, onu daraltıyoruz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin tamlığının bozulması, hacminin veya miktarının eksilmesi, azalması" olduğunu belirtir. Ziyadenin (artmanın) tam zıttıdır. Râgıb el-İsfahânî, "noksan" kavramının bir varlığın kendi kemalinden (olgunluğundan) geriye doğru giderek çözülmeye, zayıflamaya ve aşınmaya başlaması olduğunu ifade eder.

        Bu eylemin tarihsel ve teolojik metaforunu analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yeryüzünün "eksiltilmesi" tabirinin siyasi ve coğrafi bir daralma anlamına geldiğini belirtir. Öztürk'e göre bu ifade, İslam'ın (tevhidin) Medine'de güçlenerek Mekke şirkinin etrafını sarmaya başlaması, müşriklerin hakimiyet alanlarının (topraklarının, nüfuzlarının, ekonomilerinin) ilahi bir planla her geçen gün daralması ve eksilmesi gerçeğine dayanır. Prof. Dr. Hidayet Aydar ise bu kavramı medeniyetlerin çöküş yasası (sünnetullah) olarak okur; zulme batan, ömrü uzadıkça şımaran toplumların gücü, refahı ve yeryüzündeki alanları (nenkusu) ilahi müdahaleyle yavaş yavaş eksilir ve en nihayetinde yok olur.

        min etrâfihâ (مِنْ أَطْرَافِهَا)

        "Den/dan" anlamındaki "min" edatı, tı-ra-fe (ط ر ف) kökünden türeyen "taraf" kelimesinin çoğulu "etrâf" ve "-hâ" (onun) zamirinden oluşur; "onun uçlarından, etrafından, kıyılarından" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin ucu, kenarı, sınırı ve başlangıç/bitiş noktası" olduğunu belirtir. İnsanın uzuvlarına (elleri, ayakları) dilde etraf denilmesi de merkezin dışında, uçlarda yer almalarındandır.

        Kavramın Kur'an'ın edebi retoriğindeki şiddetini değerlendiren Angelika Neuwirth, yeryüzünün "uçlarından eksiltilmesi" imgesinin muazzam bir eskatolojik (sona dair) ve kozmik tehdit barındırdığını analiz eder. Neuwirth'e göre müşrikler kendi şehirlerinde (Mekke'de) kendilerini merkezde ve güvende zannederken; ilahi azap, kuşatmayı en dış çemberden (uçlardan/etrâftan) başlatarak merkeze doğru korkunç bir kararlılıkla daralmaktadır. İnsanın kaçabileceği fiziksel sınırlar yavaş yavaş kapanmakta, sığınakları yok olmaktadır.

        e fe humu (أَفَهُمُ)

        Soru edatı (hemze), bağlaç olan "fe" ve üçüncü çoğul şahıs zamiri olan "hum" (onlar) kelimesinin birleşimidir; "O halde onlar mı?" anlamına gelir. Cümlenin sonundaki o mutlak yargıyı (galibiyeti), alay eden faillerin şahıslarına dikerek sarsıcı bir karşılaştırma sahası (meydan okuma) açar.

        el-gâlibûn (الْغَالِبُونَ)

        ğayn-lam-be (غ ل ب) kökünden türeyen ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) ve belirlilik takısı (el) alan bir kelimedir; "galip gelenler, üstün çıkanlar, yenenler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "güç yetirmek, kahretmek, bir yarışta veya savaşta karşı tarafı alt ederek mutlak üstünlük kurmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "galebe" eyleminin sadece kaba kuvvetle değil, bazen de delille, otoriteyle ve mutlak hakimiyetle başkasının iradesini kırmak ve onu yenmek manasını taşıdığını aktarır.

        Bu sıfatın ayet sonundaki ironik ve teolojik ağırlığını inceleyen Toshihiko Izutsu, müşriklerin dünyevi kibrinin bu kelimeyle nasıl yerle bir edildiğini analiz eder. Izutsu'ya göre müşrikler, atalarının uzun ömrüne, ekonomik zenginliklerine ve putlarına güvenerek kendilerini yeryüzünün asıl efendileri, yenilmezleri ("gâlibûn") sanmaktadırlar. Ancak Kur'an onlara şu sarsıcı mantıksal soruyu yöneltir: Allah'ın iradesi yeryüzünü sizin etrafınızdan her geçen gün eksiltirken, coğrafi ve ontolojik çember sizin boynunuza doğru daralırken; "Hâlâ galip gelenlerin kendileri olduğunu mu zannediyorlar?" Ayet, evrendeki yegane Galip (el-Gâlib) olan Yaratıcı karşısında, insanın geçici hakimiyetinin feci bir şekilde mağlubiyetle sonuçlanacağını etimolojik bir kesinlikle mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X