اَمْ لَهُمْ اٰلِهَةٌ تَمْنَعُهُمْ مِنْ دُونِنَاۜ لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَ اَنْفُسِهِمْ وَلَا هُمْ مِنَّا يُصْحَبُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
“Yoksa kendilerini bize karşı savunacak birtakım ilâhları mı var? Onlar ne kendilerini koruyabilirler ne de tarafımızdan destek görürler.”
Yoksa kendilerini bize karşı savunacak birtakım ilâhları mı var? Yani onların azabımızı engelleyecek bizden başka bir ilâhları yoktur. Bu cümle aslında olumsuzluk mânasmdadır. Yani zâhiri itibariyle soru ise de aslında onların bizden başka üâhları yoktur anlammadır.
Allah Teâlâ daha sonra onlara hangi açıdan delü getirdiğini beyan etmektedir. Söz konusu delil de onların kendilerini korumaktan acizlikleridir. Çünkü yüce Allah devamla Onlar ne kendilerini koruyabilirler demektedir. Yani o ilâhlar, bir kötülük yapılmak istenildiğinde kendilerine (büe) yardım edemezler. Ne de tarafımızdan destek görürler, yani yardım görürler. Âyetin yorumu şöyledir: Allah’ı bir yana bırakıp da onlara nasıl taptınız, şefaatlerini umarak ve vesile olacaklarını bekleyerek nasıl oldu da onları ilâh edindiniz! Çünkü “Sadece bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz”, “Bunlar Allah katında bizim aracılarımız” vb. şeyler söylediniz. Bunlara bir kötülük yapıldığında kendilerine yardım edemediklerine ve kendilerinden kötülüğü defedecek bir koruyucuya sahip olmadıklarına göre nasıl oldu da Allah’tan başka ilâhlar edindiniz? Kendi nefsinden kötülüğü uzaklaştırma ve kendi kendine yardım etmekte aciz olan kimse başkasının başına gelen kötülüğü savuşturmakta ve ona yardım etmekte evleviyetle aciz olur.
Yorumu Yorumla
-
em (أَمْ)
Arapçada bir önceki cümlede yer alan soru veya duruma alternatif bir soru veya karşıt bir iddia üretmek için kullanılan "yoksa, öyle değil de böyle mi" anlamlarına gelen bir edattır. İbn Fâris, bu edatın "munkatı" (kopuk) formunda kullanıldığında, kendinden önceki iddiayı hükümden düşürerek "bilakis, aksine" manası kazandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın istifham-ı inkari (reddedici ve kınayıcı soru) işlevi gördüğünü aktarır. Bir önceki ayette müşrikleri Allah'ın azabından kimsenin koruyamayacağı sorulmuşken, bu ayetin başında "em" edatının kullanılması, müşriklerin uluhiyet tasavvurlarındaki mantıksal çöküşü yüzlerine vuran retorik bir geçiştir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın bu bağlacı Mekke toplumunun zihinsel çelişkilerini deşifre etmek için etkili bir polemik aracı olarak kullandığını; "Sizi Rahman'a karşı kim koruyacak? Yoksa sizin O'ndan başka ilahlarınız mı var?" şeklindeki bu sıçramanın şirkin temelsizliğini ironik bir dille vurguladığını analiz eder.
lehum (لَهُمْ)
Mülkiyet, tahsis ve aidiyet bildiren "li" (için, ait) harf-i ceri ile üçüncü çoğul şahıs "hum" (onlar) zamirinin birleşimidir; "onlar için (mi var), onlara ait" anlamına gelir. Angelika Neuwirth, bu aidiyet ekinin Mekke dönemi metinlerinde müşriklerin putlar üzerindeki sözde "sahiplik" (mülkiyet) iddialarını sorgulamak için özenle seçildiğini belirtir. İnkarcılar sahte ilahları kendilerine ait, kendi kontrollerinde olan koruyucular (lehum) olarak kurgularken; ilahi irade bu aidiyetin ontolojik olarak içinin boş olduğunu bu gramatikal vurguyla deşifre eder.
âlihetun (آلِهَةٌ)
elif-lam-he kökünden türeyen "ilah" kelimesinin cemi mükesser (kuralsız çoğul) ve nekre (belirsiz) formudur; "ilahlar, tanrılar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün sözlükte "insanın bir şeye karşı derin bir hayret duyması, aklın onun karşısında aciz kalıp korku ve umutla kulluk etmesi" anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ilah kavramının insanın nefsinde yücelttiği ve mutlak itaatle bağlandığı her türlü nesne veya otorite için (hak veya batıl fark etmeksizin) kullanılabildiğini aktarır.
Kelimenin Sami dillerindeki serüvenini inceleyen Arthur Jeffery, Arapçadaki "ilah" kelimesinin İbranicedeki "elohim" ve Süryanicedeki "alaha" ile aynı kökten beslendiğini tespit eder. Bu kelimenin teolojik yansımasını analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin çoğul ve belirsiz (âlihetun) formda gelmesinin, tevhidi merkezin parçalanarak birbirine rakip, değersiz ve çok sayıda sahte otoritelerin üretilmesini temsil ettiğini belirtir. Müşrik zihni, mutlak tekliği idrak edemediği için evreni fonksiyonel "tanrıcıklar" panteonuna bölmüştür.
temne'uhum (تَمْنَعُهُم)
mim-nun-ayn kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), müennes (dişil) fiil ve "-hum" (onları) zamirinden oluşur. "Onları korur, onlara siper olur, (azabı) engeller" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin arasına girmek, himaye etmek ve dışarıdan gelen bir eyleme set çekerek onu durdurmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "men'" eyleminin bir zararı veya saldırıyı güç kullanarak uzaklaştırma ve koruma sağlama işlevi olduğunu aktarır.
Bu eylemin pagan teolojisindeki (şirk) yerini analiz eden Toshihiko Izutsu, müşriklerin uluhiyet kurgusunun temelinde "koruyucu/şefaatçi tanrı" beklentisi yattığını belirtir. Onların kurgusunda bu sahte ilahlar, mutlak Yaratıcı'nın (Allah'ın) iradesini esnetebilecek, O'nun azabını engelleyebilecek (temne'uhum) otonom bir güce sahiptir. Ayet, bu fiili bir soru cümlesi içinde kullanarak, bu sözde himaye gücünün ontolojik imkansızlığını ilan eder.
min dûninâ (مِّن دُونِنَا)
"Den/dan" anlamındaki "min" harf-i ceri, dal-vav-nun kökünden türeyen "dûn" ismi ve "-nâ" (bizim) muttasıl zamirinin birleşiminden oluşur. "Bizim astımızdan, Bizden başka, Bizi bırakıp da" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin aşağısında olmak, ona göre daha alçak bir konumda bulunmak ve eksiklik" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin Allah'a nispetle kullanıldığında, O'nun dışındaki her şeyin ontolojik olarak değersizliğini, aşağılığını ve yaratılmışlık acziyetini ifade ettiğini aktarır.
Kavramı felsefi bir boyutta değerlendiren Dücane Cündioğlu, "min dûninâ" tabirinin varlık hiyerarşisindeki mutlak uçurumu gösterdiğini analiz eder. Müşrikler, yüce ve aşkın olanı (Allah'ı) karşılarına alarak, varlık mertebesinde tamamen aşağıda (dûn) olan, kendi ürettikleri aciz nesnelerden koruma ummaktadırlar. İlahi azabı (Bizden gelen azabı) engellemeye kalkan gücün, ontolojik olarak o azabı verenden daha "aşağıda" (dûn) bir konumda bulunması teolojik bir absürtlük ve mantıksal bir imkansızlıktır.
lâ yestetî'ûne (لَا يَسْتَطِيعُونَ)
Olumsuzluk edatı "lâ" ve tı-vav-ayn kökünden istif'âl babında türeyen muzari, cemi müzekker (eril çoğul) bir fiilin birleşimidir. "Güç yetiremezler, yapamazlar, muktedir olamazlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "itaat etmek, boyun eğmek ve bir işe fıtraten yatkınlık/kapasite göstermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "istitaat" kavramının, insanın veya bir varlığın eylemi gerçekleştirebilmesi için gerekli olan fizyolojik güce, iradeye ve dışsal imkanlara aynı anda sahip olması durumu olduğunu ifade eder.
Bu kelimenin ayetteki teolojik ağırlığını analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin ilahlarının (putlar, cinler veya melekler) kendi varlıklarını savunma konusunda bile mutlak bir "iktidarsızlık" (istitaat eksikliği) içinde olduklarına dikkat çeker. Kendilerini savunamayanların, başkalarını savunması mantıken ve ontolojik olarak imkansızdır.
nasra (نَصْرَ)
nun-sad-ra kökünden türeyen bir isim/mastardır. "Yardım etmek, kurtarmak, zafere ulaştırmak" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birine arka çıkmak, ona destek vermek ve onu düşmanından veya düştüğü zor durumdan çekip kurtarmak" olduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmi bağlamında "nusret" kavramının sadece soyut bir acıma değil, eskatolojik (ahiret ve ilahi azap) bağlamda mutlak bir dışsal müdahale ve koruyucu güç (şefaat/ittifak) olduğunu aktarır. Putların "nasr" kapasitesinin sıfırlanması, şirk sistemindeki o sahte müttefiklik ve himaye beklentisinin çöküşüdür.
enfusihim (أَنفُسِهِمْ)
nun-fe-sin kökünden türeyen "nefs" kelimesinin çoğulu (enfus) ve "-him" (onların) zamirinden oluşur. "Kendi nefislerine, bizzat kendi canlarına" anlamına gelir. İbn Fâris, nefis kelimesinin "bir şeyin özü, zatı ve canı" manalarına geldiğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin ayette yarattığı ironik trajediye dikkat çeker. Müşriklerin ilahlaştırdığı varlıklar, bırakın kendilerine tapan o kibirli kalabalıkları kurtarmayı; mutlak ilahi irade (azap) karşısında "kendi öz benliklerini" (enfusihim) bile koruyamayacak kadar zavallıdırlar.
ve lâ hum (وَلَا هُمْ)
Bağlaç (vav), olumsuzluk edatı (lâ) ve üçüncü çoğul şahıs munfasıl zamiri "hum" (onlar) kelimesinin birleşimidir; "Ve onlar da, onlara da" anlamına gelir. Cümlenin akışında, dikkati sahte ilahların acziyetinden alıp, bu sefer bizzat o müşriklerin veya ilahların ilahi irade karşısındaki konumlarına çeviren bir gramatikal geçiştir.
minnâ (مِنَّا)
"Den/dan, karşı" anlamlarına gelen "min" harf-i ceri ile "nâ" (biz) zamirinin idgamından (birleşmesinden) oluşur. "Bizden, Bize karşı, Bizim tarafımızdan" anlamına gelir. Ayetin merkezindeki mutlak otoritenin ve azabın kaynağının sadece Allah (Biz) olduğunu, bu otoriteye karşı hiçbir yanal desteğin işe yaramayacağını bildiren dilbilgisel bir merkezdir.
yushabûn (يُصْحَبُونَ)
sad-ha-be kökünden if'âl babında türeyen muzari, meçhul (edilgen), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir. "Sahip çıkılırlar, dostluk görürler, korunup kollanırlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin diğeriyle yan yana bulunması, yapışması ve yakın yoldaşlık/dostluk kurması" olduğunu belirtir. Sahabe (dostlar) kelimesi de aynı köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "suhbet" eyleminin dini ve sosyal bağlamda; kişinin himayesine girdiği, güvendiği ve sığındığı bir otorite tarafından "koruyucu bir birliktelikle" sarılıp muhafaza edilmesi manasını taşıdığını aktarır.
Bu fiilin Cahiliye dönemi Arap sosyolojisindeki yerini ve ayetteki teolojik tasfiyesini analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "civar/suhbet" (koruma, himaye ve dostluk) kurumuna yaptığı atfa dikkat çeker. Cahiliye toplumunda bir kişi tehlikeye düştüğünde güçlü bir kabilenin veya liderin "suhbetine" (himayesine) girer ve kimse ona dokunamazdı. Müşrikler ahirette de putların veya meleklerin kendilerini böyle "himaye edeceğini" (yushabûn) zannetmekteydiler. Ayet, eylemi olumsuz (lâ yushabûn) ve meçhul formda kullanarak; mutlak ilahi adaletin tecelli ettiği o anda, yeryüzündeki tüm kabilevi dostlukların, şefaat kurumlarının ve pagan himaye sistemlerinin tamamen çökeceğini; Allah'a karşı kimseye "yoldaşlık/koruyuculuk" (sahip çıkma) yapılmayacağını sarsılmaz bir kesinlikle ilan eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla