Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 42. Ayet

    قُلْ مَنْ يَكْلَؤُ۬كُمْ بِالَّيْلِ وَالنَّهَارِ مِنَ الرَّحْمٰنِۜ بَلْ هُمْ عَنْ ذِكْرِ رَبِّهِمْ مُعْرِضُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul men yekleukum billeyli ve-nnehâri mine-rrahmân(i)(k) bel hum ‘an żikri rabbihim mu’ridûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “De ki: ‘Azap etmek istediğinde gece gündüz Rahmân'a karşı sizi kim koruyabilir?’ Yine de onlar Rab’lerini hatırlamaya yanaşmıyorlar.”

      De ki: Azap etmek istediğinde gece gündüz Rahmân’a karşı sizi kim koruyabilir? Yani sizi Rahmânın azabından kim koruyabilir ve muhafaza edebilir? Buna şu anlamı verenler de vardır: Rahmânın azabını sizden kim savuşturabilir? Bu beyan iki türlü açıklanabilir: Birincisi: De ki: Azap etmek istediğinde gece gündüz Rahmân’a karşı sizi kim koruyabilir? demek, eğer onlara “Sizi Rahmânın azabından kim koruyabilir?” diye sorarsan sana kendilerini Rahmân'ın azabından taptıkları tanrılar değil Rahmân m koruyacağını ve muhafaza edeceğini ikrar ederler. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Göklerin ve yerin Rabb’i kimdir diye sor”, “Söyleyin, bütünüyle varlığın yönetimi elinde olan kimdir?” vb. Bu sorulara, (bizi koruyacak olan) taptıkları tanrılar değil Allah’tır diye cevap vereceklerdir. O zaman onlara de ki: Peki o halde O na ibadeti bırakıp da kendisi dışında sizden azabı savuşturamayacak ve sizi koruyamayacak olan tanrılara nasıl oldu da taptınız? Halbuki sizi gece gündüz koruyacak olanın Rahmân ve Onun göklerin ve yerin ilâhı olduğunu biliyordunuz. O halde nasıl oldu da ilâh olmayan birisine taptınız? Bu beyan, “(ileride) bizim bundan haberimiz yoktu” dememeleri için delil getirme ve onları delil ile susturma şeklinde yorumlanır.

      İkincisi: Âyet onlara hatırlatma ve uyarı olarak da açıklanabilir. Çünkü onlar Rahmân’ı inkâr ediyor ve “Rahmân da neymiş?” diyorlardı. Bir başka âyette ise meâlen “Onlar ise Rahmân’ı inkâr ediyorlar” denilmektedir. Netice olarak De ki: Azap etmek istediğinde gece gündüz Rahmân’a karşı sizi kim koruyabilir? meâlindeki beyan, Rahmân sizi gece gündüz azabından koruyup dururken nasıl oluyor da O’nu inkâr ediyor ve kabul etmiyorsunuz demek olur.

      Yine de onlar Rab’lerini hatırlamaya yanaşmıyorlar. Bu beyan da aynı şekilde açıklanır. Yani yine de onlar Rahmân olan Rab’lerinden yüz çeviriyorlar, yani onu inkâr ediyorlar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        kul (قُلْ)

        kaf-vav-lam kökünden türeyen emir (buyruk) fiilidir; "söyle, de ki" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "sesi harflerle telaffuz etmek, içteki bir düşünceyi dışsal ve anlaşılır bir beyana dönüştürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'daki "kul" emirlerinin, elçinin kendi şahsi fikrini değil, mutlak bir ilahi direktifi muhataplara aktarmakla yükümlü bir vasıta olduğunu vurguladığını aktarır.

        Kur'an'ın edebi formlarını ve retoriğini inceleyen Angelika Neuwirth, Mekke dönemi metinlerinde sıklıkla yer alan "Kul" (De ki) formüllerinin çok sarsıcı bir "kamusal meydan okuma" (public declaration) işlevi gördüğünü analiz eder. Müşrikler peygamberin haber verdiği azapla "Ne zaman gelecek?" diye alay ederken; ilahi otorite, peygamberine "Kul" emriyle sözü devralmasını ve tartışmanın seyrini değiştirecek o ontolojik soruyu doğrudan onların yüzüne çarpmasını emreder.

        men (مَن)

        Arapçada akıl ve şuur sahibi varlıklar için kullanılan istifham (soru) edatıdır; "Kim, hangi kimse?" anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın ayetteki kullanımının salt bir bilgi talebi olmadığını, aksine muhatabı köşeye sıkıştıran, cevabı zaten belli olan ve inkarcının acziyetini yüzüne vuran bir "istifham-ı takriri" (kabule zorlayan soru) olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu soru edatının Mekke aristokrasisinin sahte güven duygusunu parçalamak için kullanılan keskin bir polemik aracı olduğuna dikkat çeker.

        yekleukum (يَكْلَؤُكُم)

        kef-lam-hemze kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman) fiil ve "-kum" (sizi) muttasıl zamirinin birleşiminden oluşur. "Sizi korur, sizi gözetir, sizi muhafaza eder" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi göz önünde tutarak korumak, ona zarar gelmesini engellemek için uyanık ve dikkatli bir şekilde gözetlemek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kilâe" kavramının, korunan nesneyi her türlü tehlikeden uzak tutan, uyumayan ve gaflete düşmeyen mutlak bir himaye/gözetim eylemi olduğunu aktarır.

        Bu fiilin ayetin bağlamındaki muazzam ironisini ve psikolojik ağırlığını analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin tutumundaki absürtlüğe dikkat çeker. Müşrikler, bir önceki ayetlerde peygamberden alaycı bir şekilde "azabı hemen getirmesini" (isti'câl) istemektedirler. Kur'an ise bu fiille onlara şu sarsıcı gerçeği hatırlatır: Sizin başınıza o felaketlerin gelmemesinin sebebi sizin gücünüz veya putlarınız değil; tam aksine, sizin inkar ettiğiniz o Yaratıcı'nın sizi her an (gözeterek) helak olmaktan "korumasıdır" (yekleukum). Sizi azaptan koruyan yegane güç, azabıyla alay ettiğiniz Allah'ın ta kendisidir.

        bil-leyli (بِاللَّيْلِ)

        Zaman zarfı işlevi gören "bi" harf-i ceri ve lam-ye-lam kökünden türeyen "leyl" (gece) isminden oluşur. İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinin "karanlığın basması, bir şeyin üzerinin örtülmesi ve yoğunlaşması" olduğunu ifade eder. İnsanın fiziksel olarak en savunmasız, en aciz ve dışarıdan gelecek tehlikelere (baskınlara, afetlere) en açık olduğu uyku/karanlık vaktini temsil eder.

        ven-nehâri (وَالنَّهَارِ)

        Bağlaç olan "vav" (ve) harfi ile nun-he-ra kökünden türeyen "nehâr" isminden oluşur; "gündüz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "genişlik, yayılma, bolca akma ve aydınlığın dağılması" olduğunu belirtir. İnsanın gücünün zirvesinde olduğu, çalıştığı, sosyalleştiği ve kendini en güvende hissettiği uyanıklık vaktidir.

        Bu iki zaman zarfının (leyl ve nehâr) bir arada kullanımını varlık felsefesi üzerinden değerlendiren Dücane Cündioğlu, zamanın bu iki temel kutbunun Kur'an'da "merizm" (bütünü uç parçalarıyla ifade etme) sanatı oluşturduğunu belirtir. Cündioğlu'na göre ayet, insanın hem en zayıf olduğu anı (geceyi) hem de en güçlü olduğunu zannettiği anı (gündüzü) kapsayarak; insanın yirmi dört saat boyunca, zamanın her saniyesinde ilahi korumaya (kilâe) muhtaç olan kırılgan ve mutlak bağımlı (muhtaç) bir varlık olduğunu etimolojik olarak mühürler.

        miner-rahmâni (مِنَ الرَّحْمَٰنِ)

        Arapçada "karşı, -den/dan" anlamlarına gelen "min" harf-i ceri ile ra-ha-mim kökünden türeyen, belirlilik takısı (el) almış mübalağa (aşırılık) formundaki "Rahman" isminden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "incelik, acıma, şefkat göstermek ve korumak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rahman isminin, inanan-inanmayan ayrımı yapmaksızın evrendeki tüm varlıkları kuşatan mutlak, sınırsız ve özünde var olan bir merhamet kaynağı olduğunu aktarır.

        Sözcüğün kökenbilimini inceleyen Arthur Jeffery, kelimenin Güney Arabistan yazıtlarında ve Süryanicede (Rahmânâ) kadim monoteistik tanrı tasavvurunun merkezi ismi olduğunu tespit eder. Ancak bu ismin ayetteki "min" (karşı/den) edatıyla kullanımındaki olağanüstü anlambilimsel şoku analiz eden Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eşsiz teolojik retoriğine dikkat çeker. Cümlenin dizilişi şöyledir: "Sizi Rahman'a karşı kim koruyabilir?" Izutsu'ya göre "Rahman" (Mutlak Merhametli) ismi genellikle şefkat ve bağışlama bağlamında kullanılırken; burada doğrudan bir "tehdit, azap ve gazap" kaynağı olarak (O'na karşı kim koruyabilir şeklinde) konumlandırılmıştır. Bu sarsıcı tezat müşriklere şunu öğretir: Allah'ın merhameti (Rahman oluşu) O'nun bir zaafı veya cezalandırma acziyeti değildir. Eğer o sonsuz merhamet sahibi (Rahman) bile sizin kibriniz yüzünden size azap etmeyi dilerse, evrende o azabı durdurabilecek, sizi "O'ndan koruyacak" hiçbir güç yoktur.

        bel (بَلْ)

        Arapçada "idrâb" (önceki sözden veya sorudan dönme, onu geçersiz kılma) edatıdır. "Bilakis, aksine, hayır öyle değil" anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın muhatabın yüzüne çarpılan sorunun ardından, onların içinde bulundukları asıl hastalıklı psikolojik durumu (teşhisi) açıklamak için sarsıcı bir geçiş köprüsü kurduğunu belirtir. Müşriklerin bu soruya (Sizi kim koruyacak?) verebilecekleri rasyonel hiçbir cevap yoktur; "bilakis" asıl mesele onların felsefi bir körlük içinde olmalarıdır.

        hum (هُمْ)

        Arapçada üçüncü çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamiridir ve "onlar" anlamına gelir. Ayetin akışında, cümlenin öznesi olarak başa geçirilmesi (tahsis), tüm dikkati putlardan veya azabın kendisinden alıp, doğrudan bu inkarı üreten müşriklerin kendi şahıslarına ve bozuk karakterlerine odaklar.

        an (عَن)

        Arapçada ayrılma, uzaklaşma, geçiş ve bir şeyi terk etme bildiren bir harf-i cerdir. İbn Fâris, "an" edatının dildeki temel işlevinin "mücaveze" (bir şeyi aşıp geçme, ondan fersah fersah uzaklaşma ve ontolojik bir ayrılık) olduğunu belirtir. Müşriklerin hakikatten ve ilahi uyarıdan tesadüfen değil, araya koydukları bu "uzaklaşma" edatının ifade ettiği bilinçli bir kopuşla savrulduklarını dilbilgisel olarak sabitler.

        zikri (ذِكْرِ)

        zel-kef-ra kökünden türeyen bir isim/mastardır. "Anma, hatırlama, öğüt, kitap" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi zihinde canlı tutmak, unutkanlığın zıttı ve dille ifade etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zikir kavramının insanın fıtratında kodlanmış olan ancak kibre yenilip üstü örtülen ilahi hakikatin, vahiy yoluyla yeniden hatırlatılması eylemi olduğunu aktarır.

        Bu kavramın teolojik ağırlığını inceleyen Toshihiko Izutsu, ayetteki "zikr" kelimesinin hem Kur'an'ı (vahyi) hem de genel anlamda Allah'ı "hatırlama" eylemini kapsadığını analiz eder. Izutsu'ya göre Kur'an, müşriklere yepyeni ve yabancı bir icat sunmaz; onlara kendi yaratılışlarını, evrenin nizamını ve varoluşsal sorumluluklarını "hatırlatan" (zikr) kozmik bir uyarıcıdır. Onların kaçtığı şey, bu sarsıcı hatırlatmanın (yüzleşmenin) ta kendisidir.

        rabbihim (رَبِّهِم)

        ra-be-be kökünden türeyen "rabb" ismi ve "-him" (onların) zamirinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyi ıslah etmek, koruyup gözetmek ve onu yavaş yavaş, kademe kademe hedefine ulaştırmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Rabb kavramının "bir nesneyi ilk varoluşundan alıp, kendi fıtratına uygun olan en mükemmel duruma (kemale) doğru terbiye eden mutlak otorite" anlamına geldiğini aktarır.

        Kelimenin kökenini inceleyen Arthur Jeffery, Süryani ve İbrani havzasında (Rabbi) ortak bir otorite ve besleyicilik sıfatı olduğunu tespit eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ayette Allah isminin değil de "Rabb" isminin seçilmesindeki anlamsal inceliğe dikkat çeker. "Rabb", onları yediren, içiren, yaşatan ve azaptan koruyan (yekleukum) o şefkatli "terbiyecidir". Müşriklerin yüz çevirdikleri şey, kendilerini ezen bir tiran değil, tam aksine kendilerini an an varlıkta tutan, onlara nimet veren ve merhamet eden kendi öz "Rabblerinin" zikridir (hatırlatmasıdır). Bu durum, nankörlüğün (küfrün) ontolojik boyutunu derinleştirir.

        mu'rıdûn (مُّعْرِضُونَ)

        ayn-ra-dad kökünden if'âl babında türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) bir kelimedir. "Yüz çevirenler, sırt dönenler" anlamına gelir. İbn Fâris, "a-r-d" kökünün etimolojik olarak "bir şeyin eni, genişliği veya yan tarafı" manasına geldiğini söyler. Buradan hareketle "i'râz" eyleminin, kişinin mecazi olarak hakikate yanını dönmesi, yüzünü çevirmesi ve ondan uzaklaşması anlamını kazandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramın kendisine sunulan veya açıkça idrak edilen bir gerçeğe ilgi göstermemek, ona aktif ve bilinçli bir şekilde sırt dönmek olduğunu aktarır.

        Bu kelimenin psikolojik derinliğini ve ayet içindeki nedenselliğini analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, i'râz eyleminin sıradan bir ilgisizlik (cehalet) değil, korkuya dayalı bir "savunma mekanizması" olduğunu vurgular. Müşrikler, Rahman'ın azabından onları kimsenin koruyamayacağını (yekleukum sorusunu) içten içe bilmektedirler. Bu dehşetli gerçeklikle, o kozmik uyarıcıyla (zikr) yüzleşmek onların dünyevi konforlarını ve kabilevi kibirlerini yıkacağı için, o gerçeğe bakmamayı, ısrarla başka yöne çevrilmeyi (mu'rıdûn) tercih ederler. Ayet, inkarın entelektüel bir temele değil, varoluşsal bir "kaçış ve yüz çevirme" hastalığına dayandığını etimolojik bir kesinlikle mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X