Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 41. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 41. Ayet

    وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekadi-stuhzi-e birusulin min kablike fehâka billeżîne seḣirû minhum mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kuşkusuz, senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti; ama sonunda o alay konusu ettikleri şey onlarla alay edenlerin tepelerine biniverdi.”

      Kuşkusuz, senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti. Bu ifade kavminin alay etmesine karşılık Hz. Peygambere sabır ve tahammül desteği vermektedir. Çünkü Kuşkusuz senden önceki peygamberlerle de alay edilmişti demektedir. Bunun anlamı şudur: Sen kavmi tarafından alaya alman ilk peygamber değilsin. Burada ayrıca alay edenleri daha önce peygamberlerini alaya alanların başına gelen musibetlerle korkutma da söz konusudur.

      Ama sonunda o alay konusu ettikleri şey onlarla alay edenlerin tepelerine biniverdi. Müfessirler bu beyanda geçen “hâka” fiilinin indi, gerekli oldu, vâki oldu ve vb. anlamlara geldiğini ifade etmişlerdir. Bazı dil âlimleri de şöyle demişlerdir: Fiilin kökü olan “hayk” insanın işlediği kötü fiil nedeniyle kendisini çepeçevre kuşatan musibet demektir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Halbuki kötülük tuzakları, kuranların ayağına dolaşır” Bazıları da “hâka” fiilinin, üzerlerine döndü ve onları kuşattı mânasında olduğunu belirtmişlerdir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve lekadi (وَلَقَدِ)

        Bağlaç olan "vav", tekit (pekiştirme) bildiren "le" harfi ve tahkik (mutlak kesinlik) edatı olan "kad" kelimesinin birleşiminden oluşur. Sonundaki esre (lekadi) harekesi, kendinden sonraki kelimeye geçiş (vasıl) yapabilmek içindir. "Andolsun ki, şüphesiz ki, gerçek şu ki" anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, "kad" edatının mazi (geçmiş zaman) bir fiilin başına geldiğinde o eylemin şüphe götürmez bir şekilde vuku bulduğunu, tarihsel bir gerçekliğe (tahkik) dönüştüğünü belirtir.

        Bu üçlü tekit yapısının ayetin başındaki psikolojik işlevini analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke'nin o boğucu atmosferinde müşriklerin alaylarına maruz kalan Hz. Muhammed'e (sav) yönelik bu hitabın sarsılmaz bir teselli kurgusu olduğuna dikkat çeker. "Ve lekadi" (Andolsun ki) girişi, peygamberin hissettiği o anlık acıyı ve yalnızlık duygusunu, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen evrensel bir yasaya (sünnetullah) bağlayarak muazzam bir ontolojik zemin inşa eder.

        ustuhzi'e (اسْتُهْزِئَ)

        he-ze-e (ه ز أ) kökünden istif'âl babında türeyen mazi (geçmiş zaman), meçhul (edilgen) bir fiildir; "alay edildi, küçümsendi, eğlence konusu yapıldı" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birini hafife almak, onun onuruyla oynamak ve onu maskara etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "huzuv" eyleminin, son derece ciddi ve ağırbaşlı (vakur) bir hakikati veya kişiyi, sırf inkar ve kibir sebebiyle "ciddiyetsiz bir saçmalık" mertebesine indirmeye çalışmak olduğunu aktarır.

        Bu fiilin meçhul (edilgen) formda kullanılmasını ontolojik bir zeminde değerlendiren Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu dilbilgisel tercihiyle alaycıların (faillerin) şahıslarını kasıtlı olarak sildiğine ve önemsizleştirdiğine (tahkir) dikkat çeker. Önemli olan o şuursuz kalabalıkların kim olduğu değil, tarihin her döneminde hakikate karşı kusulan o zehirli "alay eyleminin" (ustuhzi'e) bizatihi kendisidir. Bu meçhul yapı, eylemin iğrençliğini faillerin önüne geçirir.

        bi rusulin (بِرُسُلٍ)

        Birliktelik ve yönelme bildiren "bi" harf-i ceri ile ra-sin-lam (ر س ل) kökünden türeyen "resûl" (elçi) isminin cemi mükesser (kuralsız çoğul) formu olan "rusul" kelimesinden oluşur. İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyi salıvermek, peş peşe akmasına izin vermek ve bir görevle yönlendirmek" olduğunu ifade eder.

        Kelimenin Sami dillerindeki köken haritasını inceleyen Arthur Jeffery, sözcüğün Aramice ve Süryanicede elçi/haberci anlamında kullanılan ortak bir dini terim olduğunu tespit eder. Bu kelimenin nekre (belirsiz) ve çoğul formda gelmesini tarihsel bir perspektifle okuyan Angelika Neuwirth, "birçok elçilerle, nice peygamberlerle" manasını veren bu belirsizliğin (tenkîr), alay edilme trajedisinin sadece bir iki peygambere has istisnai bir durum olmadığını; insanlığın hakikatle her karşılaşmasında gösterdiği o kronik, sayısız ve hastalıklı reddediş refleksini sergilediğini belirtir.

        min kablike (مِّن قَبْلِكَ)

        Ayrılma ve başlangıç bildiren "min" edatı, kaf-be-lam (ق ب ل) kökünden türeyen "kabl" zaman zarfı ve "-ke" (senden) muttasıl zamirinden oluşur; "senden önce" anlamına gelir. İbn Fâris, "kabl" kelimesinin zamanın geçmiş yönüne, yaşanıp bitmiş bir ana işaret ettiğini belirtir.

        Bu zaman zarfının peygamberin iç dünyasındaki yansımasını felsefi bir boyutta değerlendiren Dücane Cündioğlu, "min kablike" tabirinin varoluşsal bir yoldaşlık (ünsiyet) kurduğunu analiz eder. Cündioğlu'na göre, alay edilmek insan egosunu derinden yaralayan izole edici bir eylemdir; ancak Kur'an "senden önce de" diyerek, Hz. Muhammed'in şahsında tecelli eden o bireysel acıyı, tarih boyunca aynı soylu yükü taşımış olan büyük peygamberlerin ortak kaderiyle bütünleştirir ve yaranın yakıcılığını (huznü) bu tarihsel ortaklıkla dindirir.

        fe hâka (فَحَاقَ)

        Bağlaç ve sonuç (ta'kib) bildiren "fe" harfi ile ha-vav-kaf (ح و ق) veya ha-ye-kaf (ح ي ق) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiildir. "Kuşattı, çepeçevre sardı, içine alıp mahvetti, başına geçti" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin başka bir şeyi etrafından sarması, kötülüğün sahibini bulması ve bir niyetin ters tepip asıl sahibini vurması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hâka" eyleminin sadece kötü, yıkıcı ve azap verici olayların kuşatması için kullanılan son derece spesifik ve şiddetli bir kelime olduğunu aktarır.

        Bu fiilin içerdiği ilahi adalet mekanizmasını (Kelam) inceleyen Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin muazzam bir ontolojik bumerang etkisi yarattığına dikkat çeker. Kılıç'a göre "hâka" fiili, alaycıların peygamberlere karşı ürettikleri o zehirli psikolojik atmosferin, havada kaybolup gitmediğini; aksine yoğunlaşarak eskatolojik (ahirete dair) bir azaba dönüştüğünü ve fiziki/ruhani olarak bizzat kendi boğazlarına sarıldığını anlatır. Alay edenler kendi kelimelerinin ve eylemlerinin içine hapsolarak (kuşatılarak) boğulmuşlardır.

        billezîne (بِالَّذِينَ)

        İrtibat bildiren "bi" harf-i ceri ve ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "ellezîne" (o kimseler ki, onlar ki) edatından oluşur. Kendinden önceki "hâka" (kuşattı) fiilinin, azabın nesnelerine (alay eden faillere) tutunmasını sağlayan dilbilgisel bir kancadır; "o kimseleri (kuşattı) ki..." anlamına gelir.

        sehırû (سَخِرُوا)

        sin-hı-ra (س خ ر) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir; "alay ettiler, küçümsediler, hor gördüler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün etimolojik olarak "birini tahkir etmek, onu zorla ve bedelsiz olarak bir işte çalıştırmak (teshir) ve maskara yapmak" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dildeki "huzuv" (ayetin başındaki ustuhzi'e) ile "sühriyye" (sehırû) arasındaki ince anlamsal farka dikkat çeker: Huzuv genellikle dille yapılan bir şaklabanlık veya fikirsel bir küçümsemeyken; sühriyye daha çok eylemsel bir hor görme, birini alt edip ezerek onun o zayıf haliyle eğlenme ve onu bir alet gibi kullanma kibridir.

        Bu kelime tercihini edebi bir tenevvü (çeşitlilik) sanatı olarak analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin başındaki "ustuhzi'e" fiili ile buradaki "sehırû" fiilinin birbirini nasıl tamamladığını vurgular. Müşrikler peygamberleri ve inananları sadece sözlü argümanlarla dillerine dolamamışlar; aynı zamanda sınıfsal bir üstünlük taslayarak onlara eziyet etmiş, onları sosyal hayatta hor görmüş (sehırû) ve ezmişlerdir. Bu çift katmanlı tahkir, kuşatıcı azabın (hâka) şiddetini meşrulaştıran ana unsurdur.

        minhum (مِنْهُم)

        Ayrılma ve tahsis bildiren "min" (içlerinden, -den/dan) edatı ile üçüncü çoğul şahıs "-hum" (onlar) zamirinin birleşimidir. O alay eden kalabalıkların "kendi içlerinden" olanlara, yani doğrudan o eylemi gerçekleştiren çekirdek kadroya ve faillere işaret eder.

        mâ (مَّا)

        Arapçada ism-i mevsul (ilgi zamiri) olarak kullanılan "şey" anlamındaki edattır. Ayetin akışında, alaycıların üzerine geri dönüp onları kuşatan o yıkıcı gücün bizzat "kendi eğlendikleri o şey" (mâ) olduğunu belirterek, suçu cezanın ana maddesi haline getirir.

        kânû (كَانُوا)

        kef-vav-nun (ك و ن) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) nakıs bir fiildir; "idiler, oldular" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin varlık sahasına çıkması, bir hal üzere bulunması" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kâne" fiilinin kendinden sonra gelen muzari bir fiille (yestehzi'ûn) kullanıldığında, geçmişte başlamış ve uzun süre kesintisiz devam etmiş köklü bir "süreklilik ve alışkanlık" (hikâye-i istimrâriyye) bildirdiğini aktarır.

        bihî (بِهِ)

        Birliktelik/hedef bildiren "bi" harf-i ceri ve "-hî" (Onunla, onun hakkında) muttasıl zamirinden oluşur. Buradaki zamir, müşriklerin alay ettikleri o ilahi mesaja, inen azap tehdidine veya peygamberin şahsına (getirdiği hakikate) döner.

        yestehzi'ûn (يَسْتَهْزِئُونَ)

        Ayetin başında geçen "ustuhzi'e" fiiliyle aynı olan he-ze-e (ه ز أ) kökünden istif'âl babında türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir. "Sürekli alay ediyorlar, alay edip duruyorlar" anlamına gelir. İstif'âl babı, bu eylemin bir refleks değil, bilinçli bir çaba, inat ve talep içerdiğini gösterir.

        Bu kapanış fiilinin zaman kipi üzerinden müşriklerin psikolojisini ve ilahi adaletin matematiğini analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin "kânû ... yestehzi'ûn" (sürekli alay edip duruyorlardı) şeklinde gelmesinin, alaycılığın o kavimlerin adeta ontolojik bir karakteri, bir "mesleği" haline geldiğini gösterdiğini belirtir. Onlar hakikati bir yaşam tarzı olarak eğlenceye almışlardır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin başı ile sonu arasındaki bu muazzam dilbilimsel dengeyi kelam ilmindeki "el-cezâü min cinsi'l-amel" (ceza, işlenen amelin tam kendi cinsindendir) kuralıyla açıklar. Onları kuşatıp boğan ve helak eden o korkunç azap (fe hâka), dışarıdan gelen yabancı bir felaket değil; bizzat onların yıllarca dillerinden düşürmedikleri, hafife aldıkları ve uğrunda mesai harcadıkları o "alay ettikleri şeyin" (mâ kânû bihî yestehzi'ûn) tecessüm etmiş (somutlaşmış) halidir. İnsan kendi alayıyla (kibriyle) yutulmuştur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X