لَوْ يَعْلَمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا ح۪ينَ لَا يَكُفُّونَ عَنْ وُجُوهِهِمُ النَّارَ وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 39. Ayet
Daralt
X
-
“İnkâr edenler, yüzlerinden ve strtlartndan ateşi savamayacaklan, kendilerine yardım da edilmeyeceği zamanı bilselerdi (böyle acele etmezlerdi)/”
İnkâr edenler, kıyâmetin kopmasıyla başlanna gelecek şeyleri bilselerdi ve yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacaklarını bilselerdi kıyâmetin gelmesi için böyle acele etmezlerdi. Öte yandan “înkâr edenler, yüzlerinden ve sırtlarından ateşi savamayacaklan”, kendilerine yardım da edilmeyeceği zamanı bilselerdi (böyle acele etmezlerdi). Çünkü ateş onları öyle bir saracak ki onu kendilerinden savuşturamayacakları gibi dünyada iken yardımcı ve taraftar edindikleri kimseler de onu çeviremeyecekler. Bunun anlamı şu İlâhî beyanlarda belirtilen mâna gibidir: “Onların üstünde kat kat ateş olacak, altlarında da (böyle) katlar bulunacak”, “Kıyâmet gününde o şiddetli azaba karşı kendini (çaresizlikten) yüzüyle korumaya çalışan kişi mi (daha kötü durumda, yoksa cennette bulunan mümin mi)?”
Yorumu Yorumla
-
lev (لَوْ)
Arapçada gerçekleşmemiş ve genellikle gerçekleşmesi imkansız olan varsayımsal durumları ifade eden bir şart edatıdır; "eğer, şayet, keşke" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu edatın "imtina' li-imtina" (bir şeyin yokluğu sebebiyle diğerinin de imkansız hale gelmesi) durumunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lev" edatının geçmişe veya ontolojik olarak erişilemez durumlara yönelik tasavvurlarda kullanıldığını aktarır.
Bu edatın ayetteki retorik ve teolojik işlevini analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, cümlenin "Eğer o inkar edenler bilselerdi..." şeklinde eksik (cevabı gizlenmiş) bırakıldığına dikkat çeker. Öztürk'e göre Kur'an, müşriklerin bir önceki ayette "Bu azap ne zaman?" diye alaycı bir şekilde sordukları soruyu bu edatla karşılar. Şartın cevabının söylenmemesi, muhatabın zihninde korkunç bir belirsizlik ve trajedi hissi uyandırır: "Eğer başlarına gelecek o anı bilselerdi, asla o azabın acele gelmesini istemezlerdi ve böyle alay etmezlerdi."
ya'lemu (يَعْلَمُ)
ayn-lam-mim kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), üçüncü tekil şahıs bir fiildir. "Bilir, bilse" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin izini sürmek, onu diğerlerinden ayıran alameti ve hakikati kesin olarak kavramak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramını, eşyanın veya durumun mahiyetini şüpheye yer bırakmayacak bir netlikle (yakîn ile) idrak etmek olarak tanımlar.
Kavramın bu ayetteki epistemolojik trajedisini inceleyen Toshihiko Izutsu, müşriklerin sahip olmadığı bu "bilginin" (ya'lemu) sıradan bir enformasyon eksikliği olmadığını analiz eder. Izutsu'ya göre inkarcılar, eylemlerinin kozmik ve eskatolojik (ahirete dair) sonuçlarını idrak etme yeteneğinden yoksundurlar. Eğer bu ontolojik "ilme" sahip olsalardı, sahip oldukları sahte kibir anında çökerdi. Dücane Cündioğlu ise buradaki bilme eyleminin, aklın değil, insanın kendi sonuyla yüzleştiği varoluşsal bir idrak olduğunu vurgular.
ellezîne keferû (الَّذِينَ كَفَرُوا)
İlgi zamiri "ellezîne" (o kimseler ki) ile kef-fe-ra kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) çoğul bir fiilin birleşiminden oluşur. "İnkar edenler, gerçeğin üzerini örtenler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyi örtmek, gizlemek ve asıl halini saklamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küfr"ün dini terminolojide hakikati inatla örtbas etmek ve ilahi nimetlere nankörlük yapmak olduğunu aktarır.
Bu ifadenin ayetteki bağlamını değerlendiren Toshihiko Izutsu, küfrün pasif bir bilgisizlik olmadığını, aksine aktif bir eylem olduğunu belirtir. Kendilerine sunulan hakikatin (tevhidin ve uyarının) üzerini örtenler (keferû), ironik bir şekilde kendi başlarına gelecek olan o korkunç azabın vaktini de kendi kendilerinden gizlemiş, kendi idraklerini körleştirmişlerdir.
hîne (حِينَ)
ha-ye-nun kökünden türeyen bir zaman zarfıdır; "zaman, an, vakit" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün sözlükte belirli veya belirsiz bir zaman dilimini, bir eylemin vuku bulduğu o kesiti ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hîn" kelimesinin genellikle dehşetli veya önemli bir olayın patlak verdiği o spesifik ve dondurulmuş anı (kıyamet veya azap anını) nitelemek için kullanıldığını aktarır.
Kur'an'ın sinematografik (görsel) zaman algısını analiz eden Angelika Neuwirth, bu kelimenin ayette sarsıcı bir "zamanı dondurma" (freeze-frame) işlevi gördüğüne dikkat çeker. Neuwirth'e göre müşrikler "Ne zaman?" diye sorarken zamanı soyut ve uzak bir kavram olarak görürler; ancak Kur'an "o anı/hîne" diyerek onları aniden, ateşin yüzlerine vurduğu o somut, dehşet verici ve kaçınılmaz saniyenin tam içine fırlatır.
lâ yekuffûne (لَا يَكُفُّونَ)
Olumsuzluk edatı "lâ" ile kef-fe-fe kökünden türeyen muzari, cemi müzekker (eril çoğul) bir fiilin birleşimidir. "Engel olamazlar, savuşturamazlar, geri çeviremezler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi toparlamak, geri çekmek, bir saldırıyı veya yönelimi durdurarak ona mani olmak" olduğunu belirtir. Dilde insanın "avuç içine" de (el ayasına) dışarıdan gelen bir şeyi tuttuğu, ittiği ve engellediği için "keff" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "kef" eyleminin, kişinin kendisine yönelen bir tehlikeyi elleriyle veya gücüyle kendinden uzaklaştırma refleksi olduğunu ifade eder.
Bu fiilin içerdiği fiziksel ve psikolojik acziyeti analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin olumsuz (lâ yekuffûne) formda gelmesinin muazzam bir çaresizlik tablosu çizdiğini belirtir. Kılıç'a göre, dünyada iken hakikati engellemeye (kef etmeye), peygamberin sesini bastırmaya çalışan o güçlü ve mağrur müşrikler, ilahi azap anında en ilkel biyolojik savunma refleksini bile gösteremeyecek, alevleri kendi yüzlerinden uzaklaştırmak için ellerini bile kaldıramayacak kadar mutlak bir felce ve acziyete mahkum olacaklardır.
an vucûhihimu (عَنْ وُجُوهِهِمُ)
Ayrılma ve uzaklaşma bildiren "an" harf-i ceri, vav-cim-he kökünden türeyen "vech" (yüz) isminin çoğulu (vucûh) ve "-him" (onların) zamirinin birleşmesinden oluşur. "Onların yüzlerinden" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin karşıya bakan tarafı, ön cephesi ve bir varlığın en belirgin/şerefli kısmı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, yüzün (vech), insanın kimliğini, onurunu ve şahsiyetini temsil eden en temel organ olduğunu aktarır.
Bu kelimenin ayetteki sosyolojik ve psikolojik şiddetini değerlendiren Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ateşin doğrudan "yüzlere" saldırmasındaki ince ironiye dikkat çeker. Dünyada iken kibirlenen, hakikate yüz çeviren (mu'rıdûn) ve yoksul müminlere yüksekten bakan o aristokrat müşriklerin en çok korudukları, gurur duydukları kimlik merkezleri "yüzleridir". İlahi azap, onların bu dünyevi vakarını, şımarıklığını ve egosunu tam o "yüzlerinden" vurarak, ontolojik bir aşağılama ve kimliksizleştirme (tahkir) operasyonu gerçekleştirir.
en-nâre (النَّارَ)
nun-vav-ra kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan bir isimdir. "Ateş" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "ısı, yakıcılık, alev ve aynı zamanda ışık" olduğunu belirtir. Nur (ışık/aydınlık) kelimesi de aynı köktendir. Râgıb el-İsfahânî, nâr kavramının sadece fiziksel bir alevi değil, Kur'an terminolojisinde ilahi adaletin tecelli ettiği o mutlak, yok edici eskatolojik azabı temsil ettiğini aktarır.
Kelimenin Sami dillerindeki köklerini inceleyen Arthur Jeffery, sözcüğün Aramice ve Süryanicedeki "nûra" kelimesiyle aynı kadim havzadan beslendiğini tespit eder. Bu kelimenin teolojik ağırlığını analiz eden Dücane Cündioğlu, ateşin (nâr) burada sıradan bir kimyasal reaksiyon olmadığını; inkarcıların iç dünyalarındaki kinin, inkarın ve kibrin ahiret boyutunda somutlaşarak kendi üzerlerine saldıran ontolojik bir gerçekliğe dönüştüğünü vurgular. Nâr, onların dünyada içlerinde taşıdıkları cehennemin dışa vurumudur.
ve lâ an zuhûrihim (وَلَا عَنْ ظُهُورِهِمْ)
Bağlaç (vav), olumsuzluk edatı (lâ), ayrılma edatı (an), zı-he-ra kökünden türeyen "zahr" (sırt/arka) isminin çoğulu (zuhûr) ve "-him" (onların) zamirinin birleşimidir; "Ve sırtlarından da (savuşturamazlar)" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin arka kısmı, görünmeyen tarafı ve aynı zamanda destek/dayanak noktası" manalarına geldiğini belirtir. Vechin (yüzün/önün) tam zıttıdır.
Bu ifadenin ayetteki mekansal kuşatıcılığını analiz eden Prof. Dr. Hidayet Aydar, "yüzler" ve "sırtlar" eşleşmesinin (merizm sanatının) muazzam bir üç boyutlu dehşet sahnesi yarattığını belirtir. Aydar'a göre ateşin hem önden hem de arkadan gelmesi, azabın sadece bir yönden saldıran lineer bir tehlike olmadığını; kaçışın, saklanmanın veya geri adım atmanın imkansız olduğu "mutlak bir mekansal kuşatılmışlığı" (ihata) temsil eder. İnsan, sığınacağı hiçbir kör nokta bulamaz.
ve lâ hum (وَلَا هُمْ)
Bağlaç olan "vav", olumsuzluk edatı "lâ" ve üçüncü çoğul şahıs munfasıl zamiri "hum" (onlar) kelimesinin birleşimidir. Cümlenin akışı içinde eylemin nesnesi olmaktan çıkıp, eylemsizliğin ve çaresizliğin bizzat "öznesi" konumuna düşen inkarcıların o statik durumunu vurgulayan gramatikal bir sabitleyicidir.
yunsarûn (يُنْصَرُونَ)
nun-sad-ra kökünden türeyen muzari (şimdiki/gelecek zaman), meçhul (edilgen), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir. "Yardım olunmazlar, onlara yardım edilmez, kurtarılmazlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birine arka çıkmak, ona destek vermek, onu düşmanından veya düştüğü zor durumdan çekip kurtarmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nusret" kavramının sadece soyut bir acıma değil, aktif bir müdahale ile dışarıdan gelen kurtarıcı bir güç (şefaat veya ittifak) olduğunu aktarır.
Bu eylemin meçhul ve olumsuz formdaki teolojik şiddetini analiz eden Toshihiko Izutsu, ayetin bu son kelimesinin Cahiliye döneminin kabilevi dayanışma (asabiyet) sistemini ve müşriklerin inandığı panteon (şefaatçi putlar) kurgusunu tek hamlede yıktığını vurgular. Dünyada iken zenginliklerine, aşiretlerine ve taptıkları sahte ilahlara güvenenler; eskatolojik gerçeklik (azap) anında, güvendikleri hiçbir otoritenin onlara "nusret" edemeyeceğini, hiçbir şefaatçinin o ateşi durduramayacağını mutlak bir yalnızlık içinde idrak edeceklerdir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin uluhiyet karşısında hiçbir ikincil gücün (ne meleklerin ne de putların) kurtarıcı bir irade sergileyemeyeceğini belirten kesin bir tevhid beyanı olduğunu kaydeder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla