Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 38. Ayet

    وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyekûlûne metâ hâżâ-lva’du in kuntum sâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "‘Eğer doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek?’ diye soruyorlar.”

      Onlar bir de bizim azap göreceğimiz konusunda eğer doğru söylüyorsanız, bu tehdit ne zaman gerçekleşecek? diye soruyorlar. Âyetin kıyâmeti yalanlamaları ve inkâr etmeleri sebebiyle onlar hakkında olması da mümkündür. Bunun üzerine kendilerine “size âyetlerimi vuku bulmadan önce göstereceğim, onun gerçekleşmesi ve kesinleşmesini benden acele istemeyin” demiş olmaktadır. Delili de bundan sonraki âyettir (Enbiya, 39​).

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve yekûlûne (وَيَقُولُونَ)

        Bağlaç olan "vav" ile k-v-l (kaf-vav-lam) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiilin birleşimidir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "sesi harflerle ve hecelerle telaffuz etmek, içteki bir düşünceyi dışsal bir kelama dönüştürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin sadece sese dayalı fizyolojik bir konuşma olmadığını, bir inancın ve algının dille beyan edilerek sosyolojik bir iddiaya dönüştürülmesi olduğunu aktarır.

        Bu fiilin zaman kipi üzerinden Mekke toplumunun psikolojisini analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin mazi (dediler) değil de muzari (diyorlar/derler) formunda gelmesinin son derece kritik olduğunu belirtir. Müşriklerin azabı alaya alan bu sorusu, tarihte bir kez sorulup kapanmış bir merak değil; peygambere karşı her fırsatta tekrarlanan, sistematik ve bitmek bilmeyen kesintisiz bir psikolojik savaş argümanıdır.

        metâ (مَتَى)

        Arapçada zamanı sorgulamak için kullanılan istifham (soru) edatıdır; "ne zaman?" anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın muğlak olan veya henüz gerçekleşmemiş bir eylemin vuku bulacağı anı (zaman dilimini) tespit etmek amacıyla kullanıldığını aktarır.

        Bu soru edatının ayetteki teolojik ve felsefi arka planını inceleyen Dücane Cündioğlu, müşriklerin bu edatı kullanmalarındaki ontolojik kibre dikkat çeker. Cündioğlu'na göre, aşkın (transandantal) ve ilahi olan bir planı (azabı/kıyameti) "metâ" sorusuyla zamanın içine, yani beşeri takvime hapsetmeye çalışmak, metafiziksel bir hakikati fiziksel ve sıradan bir randevuya indirgemektir. İnkarcılar, gerçeği aramak için değil, ilahi iradeyi kendi sınırlı zaman algılarıyla sıkıştırmak ve alaya almak için bu soruyu sormaktadırlar.

        hâzâ (هَٰذَا)

        Arapçada yakında olan, göz önünde bulunan veya zihinde hazır olan eril nesneleri/kavramları işaret etmek için kullanılan ism-i işaret (işaret zamiri) edatıdır; "bu, şu" anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın konuşanın yakınındaki somut bir nesneye işaret edebileceği gibi, tartışılmakta olan soyut bir kavrama da işaret edebileceğini aktarır.

        Bu zamirin Kur'an'ın polemik dilindeki retorik işlevini analiz eden Angelika Neuwirth, müşriklerin "hâzâ" kelimesini kullanarak muazzam bir "mesafe koyma ve nesneleştirme" sanatı (ironi) yaptıklarını belirtir. Neuwirth'e göre müşrikler, peygamberin haber verdiği o dehşet verici eskatolojik tehdidi (azabı), sanki ortada duran zararsız, sıradan ve gülünç bir objeymiş gibi "bu" (hâzâ) diyerek işaret etmekte; ilahi tehdidi dilde küçümseyerek kendi korkularını bastırmaya çalışmaktadırlar.

        el-va'du (الْوَعْدُ)

        v-ayn-dal (vav-ayn-dal) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan bir mastar/isimdir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birine, gelecekte gerçekleşmek üzere iyilik veya kötülük yapacağına dair söz vermek, taahhütte bulunmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin hem müjde (hayır) hem de tehdit (şer/azap) için kullanılabilecek genel bir kavram olduğunu; sadece tehdit ve azap için kullanılacaksa dilde genellikle "va'îd" formunun tercih edildiğini aktarır. Ancak ayetteki bağlamıyla bu "va'd", peygamberin müşriklere haber verdiği kesin ilahi azabı ve kıyamet gününü ifade etmektedir.

        Kavramın Kur'an'ın anlam dünyasındaki (semantik) merkeziliğini inceleyen Toshihiko Izutsu, "va'd" kelimesinin eskatolojik (ahirete dair) inanç sisteminin kilit taşı olduğunu analiz eder. Müşriklerin "Bu vaat ne zaman?" diye sormaları, masum bir tarih öğrenme çabası değil; insanın eylemlerinin ahlaki bir sonucu olacağı ve evrensel bir ilahi adaletin tecelli edeceği fikrinin (va'd sisteminin) kökünden reddedilmesidir. Va'd kavramı çöktüğünde, ahlaki sorumluluk da çöker; müşriklerin asıl yıkmak istediği şey bu ontolojik sorumluluktur.

        in (إِنْ)

        Arapçada şart ve koşul bildiren bir edattır; "eğer, şayet, ...-se/sa" anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın kendisinden sonra gelen cümlenin hükmünü bir şarta bağladığını ve çoğunlukla muhatabın iddiasına yönelik bir şüphe veya imkansızlık durumunu kurgulamak için kullanıldığını belirtir. Ayette, müşriklerin peygamberin doğruluğuna duydukları mutlak inançsızlığın (şüphenin) dilbilgisel taşıyıcısıdır.

        kuntum (كُنتُمْ)

        k-v-n (kef-vav-nun) kökünden türeyen mazi nakıs fiil olan "kâne" ve ona bitişen "-tum" (siz) zamirinden oluşur; "siz iseniz, eğer siz ... iseniz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin varlık sahasına çıkması, bir hal üzere bulunması" olduğunu belirtir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilmi bağlamında bu fiilin, tartışmanın odağını ilahi azaptan (va'd) doğrudan peygamberin ve inananların şahsiyetine (kuntum - siz iseniz) kaydırdığını belirtir. Müşrikler, inancın ontolojik geçerliliğini, inananların (ve elçinin) kişisel iddiasına bağlayarak tartışmayı polemik zeminine çekmektedirler.

        sâdikîn (صَادِقِينَ)

        s-dal-kaf (sad-dal-kaf) kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) bir kelimedir. "Doğru söyleyenler, dürüst olanlar, sözü özüne uyanlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "sözün, haber verilen gerçekliğe (vakıaya) birebir uygun olması, yalanın (kizb) zıttı ve bir şeyde sağlamlık/güç bulunması" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" kavramının sadece dildeki bir doğruluk olmadığını; niyetin, sözün ve eylemin birbiriyle mutlak bir uyum içinde olması gerektiğini aktarır.

        Bu kavramın ayetteki felsefi ve psikolojik bağlamını analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin "eğer doğru söyleyenlerseniz" (in kuntum sâdikîn) diyerek ortaya koydukları doğruluk kriterindeki (epistemolojik) sapmaya dikkat çeker. Kılıç'a göre müşrikler, "sıdk"ın (hakikatin) ispatını ahlaki bir tutarlılıkta, aklî bir burhanda veya evrensel düzende aramamaktadırlar. Onların çarpık mantığına göre peygamberin "doğru" (sâdık) kabul edilebilmesinin tek şartı, o yıkıcı azabı (va'd) derhal, o an gözlerinin önüne getirmesidir. Hakikati mucizevi bir şiddete indirgeyen bu talep, inkarın en koyu ve en mantıksız formudur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X