Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 32. Ayet

    وَجَعَلْنَا السَّمَٓاءَ سَقْفاً مَحْفُوظاًۚ وَهُمْ عَنْ اٰيَاتِهَا مُعْرِضُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vece’alnâ-ssemâe sakfen mahfûzâ(an)(s) vehum ‘an âyâtihâ mu’ridûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Gökyüzünü korunmuş bir tavan yaptık. Onlar ise, gökyüzünün işaretlerine sırt çevirmektedirler.”

      Âyette geçen “sakfen mahfûzan” tabiri, üzerlerine düşmekten korunmuş bir tavan anlammadır. Bazıları ise bu tabire şeytandan korunmuş bir tavan anlamı vermişlerdir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Şeytanlar daha önce meleklerin sözlerini dinlerlerken artık dinleyemesinler diye gökyüzünü şeytanlardan korunmuş bir tavan yaptık. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve ce'alnâ (وَجَعَلْنَا)

        cim-ayn-lam (ج ع ل) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiil ve ona bitişen "-nâ" (biz) fail zamirinden oluşur; "biz kıldık, biz yaptık, biz yerleştirdik" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi yoktan yaratmak (halk) değil, zaten var olan bir şeye yeni bir düzen, biçim veya işlev kazandırmak, onu belirli bir hale dönüştürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" eyleminin Kur'an'da genellikle maddenin tabiatına müdahale ederek ontolojik bir atama (tayin) ve mimari bir görevlendirme yapmak anlamında kullanıldığını aktarır.

        Bu fiilin ayetteki teolojik ve kozmolojik işlevini analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, failin azamet çoğulu olan "Biz" (ce'alnâ) şeklinde gelmesinin, gökyüzünün işleyişindeki o kusursuz nizamın kendi başına buyruk olmadığını, doğrudan ilahi iradenin bilinçli bir tasarımına ve mühendisliğine dayandığını kanıtladığını belirtir. Gökyüzü tesadüfi bir boşluk değil, kastî bir "yapım/inşâ" sürecinin ürünüdür.

        es-semâe (السَّمَاءَ)

        sin-mim-vav (س م و) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan bir isimdir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "yükseklik, yücelik ve bir şeyin üstünde olma durumu" olduğunu ifade eder. İnsanın başının üstünde yer alan ve onu kuşatan uzay/gökyüzü boşluğuna dilde bu kökten türeyen semâ denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, semâ kelimesinin sadece fiziksel atmosferi değil, aynı zamanda ilahi emrin ve nizamın yansıdığı aşkın boyutları da simgelediğini aktarır.

        Sözcüğün kökenbilimini inceleyen Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "šmayyā" (gökler) kelimesiyle aynı kadim Sami havuzundan beslendiğini ve Ortadoğu'nun monoteistik hafızasında mutlak yüksekliği tanımladığını tespit eder. Bu kelimenin Mekke dönemi kozmolojisindeki işlevini değerlendiren Angelika Neuwirth, Kur'an'ın "semâ" imgesini kullanarak, müşriklerin inandığı birbirinden bağımsız, kaotik ve farklı tanrıların yönettiği pagan uzay tasavvurunu yıktığını belirtir.

        sakfan (سَقْفًا)

        sin-kaf-fe (س ق ف) kökünden türeyen bir isimdir. "Tavan, çatı, üst örtü" anlamına gelir. İbn Fâris, kök anlamının "bir yapının üstünü örtmek, sınırları belirlenmiş ve yükseltilmiş bir tavan inşa etmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sakf" kelimesinin, alttakileri dış etkenlerden koruyan, sınırları çizilmiş ve özenle örülmüş üst örtü olduğunu aktarır.

        Bu kelimenin felsefi bağlamını analiz eden Dücane Cündioğlu, gökyüzünün (uzayın) sınırsız, ürkütücü ve kaotik bir boşluk (hiçlik) olarak değil; insanın kendini güvende hissedeceği "evrensel bir evin" çatısı (sakf) olarak tasvir edilmesindeki ontolojik sıcaklığa ve güvenliğe dikkat çeker. Cündioğlu'na göre evren, insan için inşa edilmiş kozmik bir evdir ve bu kelime, evrendeki o "yuva" hissini etimolojik olarak sabitler.

        mahfûzan (مَّحْفُوظًا)

        ha-fe-zı (ح ف ظ) kökünden türeyen, ism-i mef'ul (edilgen) formunda bir kelimedir. "Korunmuş, gözetilmiş, muhafaza edilmiş" anlamına gelir. İbn Fâris, temel etimolojik karşılığının "bir şeyi kaybolmaktan, bozulmaktan veya dışarıdan gelecek bir zarardan korumak, gözetmek ve sağlam tutmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin edilgen formda (mahfuz) gelmesinin, gökyüzünün kendi kendine korunan (otonom) bir yapı olmadığını, onu dışarıdan her an dengede tutan, çökmekten veya delinmekten koruyan aktif bir "Hafîz" (koruyucu/Allah) iradesinin varlığına delalet ettiğini ifade eder.

        Bu sıfatın günümüz astrofiziği ve atmosfer bilimi bağlamındaki teolojik yansımasını inceleyen Prof. Dr. Hidayet Aydar, gökyüzünün (atmosferin ve manyetik alanın) yeryüzünü göktaşlarından, ölümcül kozmik ışınlardan ve uzayın dondurucu soğuğundan koruyan "muazzam bir zırh" (mahfuz bir çatı) olmasının, bu ayetin ontolojik ve bilimsel derinliğini gösterdiğini analiz eder. Gökyüzü sadece seyredilecek bir boşluk değil, yaşamı mümkün kılan aktif bir kalkan olarak tasarımlanmıştır.

        ve hum (وَهُمْ)

        Bağlaç olan "vav" ile üçüncü çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamiri "hum" (onlar) kelimesinin birleşimidir; "ve onlar, oysa onlar, buna rağmen onlar" anlamlarına gelir.

        Bu zamir geçişinin retorik işlevini inceleyen Angelika Neuwirth, cümlenin başındaki o muazzam ve kusursuz kozmik tasarımdan (korunmuş çatıdan) aniden insanın o nankör, küçük ve inkarcı dünyasına (ve hum) yapılan bu ani sıçramanın (shift of focus), ilahi nimet ile beşeri körlük arasındaki trajik tezatı vurguladığını belirtir. Odak, aniden makrokozmostan insan psikolojisine kayar.

        an (عَنْ)

        Arapçada ayrılma, uzaklaşma ve geçiş bildiren bir harf-i cerdir. İbn Fâris, "an" edatının dildeki temel işlevinin "mücaveze" (bir şeyi aşıp geçme, ondan fersah fersah uzaklaşma ve yüz çevirme) olduğunu belirtir. Ayetin bağlamında, inkarcıların gökyüzündeki ayetlere karşı sergiledikleri aktif kayıtsızlığı ve ontolojik kopuşu dilbilgisel olarak sabitler.

        âyâtihâ (آيَاتِهَا)

        hemze-ye-ye (أ ي ي) kökünden türeyen "âyet" kelimesinin çoğulu (âyât) ve "-hâ" (onun) zamirinden oluşur. "Onun ayetleri, onun işaretleri" anlamına gelir. İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyin varlığına, niteliğine veya hedefine işaret eden kesin ve açık alamet, gösterge" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, âyet kavramının Kur'an'da hem vahiy yoluyla inen metinsel sözleri hem de evrenin her köşesine yerleştirilmiş kozmolojik kanıtları kapsadığını aktarır. Buradaki zamir (-hâ), doğrudan gökyüzüne (semâ) döner.

        Bu kavramın Kur'an'ın varlık felsefesindeki merkeziliğini inceleyen Toshihiko Izutsu, evrenin (gökyüzünün, yıldızların, güneşin ve gezegenlerin) dilsiz ve kör bir madde olmadığını analiz eder. Izutsu'ya göre, gökyüzünün her bir zerresi Yaratıcı'nın varlığını, kudretini ve tasarımını haykıran sembolik birer "gösterge" (âyet) işlevi görür. Semâ, sadece fiziksel bir tavan değil, okunmayı ve idrak edilmeyi bekleyen devasa bir ayetler kitabıdır.

        mu'rıdûn (مُعْرِضُونَ)

        ayn-ra-dad (ع ر ض) kökünden if'âl babında türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) bir kelimedir. "Yüz çevirenler, sırt dönenler" anlamına gelir. İbn Fâris, "a-r-d" kökünün etimolojik olarak "bir şeyin eni, genişliği veya yan tarafı" manasına geldiğini söyler. Buradan hareketle "i'râz" eyleminin, kişinin mecazi olarak hakikate yanını dönmesi, yüzünü çevirmesi ve ondan uzaklaşması anlamını kazandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kendisine sunulan veya açıkça görünen bir gerçeğe ilgi göstermemek, ona sırt dönerek aktif ve bilinçli bir reddediş sergilemek olduğunu aktarır.

        Bu kelimenin psikolojik ve teolojik ağırlığını inceleyen Prof. Dr. Sadık Kılıç, i'râz eyleminin sadece pasif bir ilgisizlik veya salt bir görme kusuru (cehalet) olmadığını vurgular. Müşrikler her gün başlarının üzerindeki o muazzam koruyucu tavanı (gökyüzünü) görmekte, güneşten, aydan ve o korunmuşluğun getirdiği güvenlikten faydalanmaktadırlar; ancak bu kozmik nimetlerin arkasındaki ilahi mesajı (âyetleri) okumamak ve uluhiyetin getirdiği ahlaki sorumluluğu yüklenmemek için bile isteye, psikolojik bir savunma mekanizmasıyla hakikate sırtlarını dönmektedirler (mu'ridûn). Nimetin fizikselliğinden sonuna kadar yararlanırken, o nimetin metafiziksel anlamını kasten inkar etmek, i'râz hastalığının ontolojik özüdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X