Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 29. Ayet

    وَمَنْ يَقُلْ مِنْهُمْ اِنّ۪ٓي اِلٰهٌ مِنْ دُونِه۪ فَذٰلِكَ نَجْز۪يهِ جَهَنَّمَۜ كَذٰلِكَ نَجْزِي الظَّالِم۪ينَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen yekul minhum innî ilâhun min dûnihi feżâlike neczîhi cehennem(e)(c) keżâlike neczî-zzâlimîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlardan biri, ‘Tanrı O değil, benim!’ diyecek olsa (ki demez), biz onu da cehennemle cezalandırırız. Zâlimleri böyle cezalandırırız.”

      Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim!” diyecek olsa (ki demez). Bu beyan, bir öncesiyle bağlantılı değil ve ondan ayrı gibidir. Çünkü öncesinde onların “Rahmân evlat edindi” meâlindeki sözleri yer almaktaydı. Yukarıdaki âyetin öncesi ile bağlantısı olsaydı yüce Allah meâlen şöyle derdi: Onlardan biri ben Tanrının oğluyum diyecek olsa. Çünkü onlar “Rahmân evlat edindi” demişler, “Tanrı ilâh edindi” dememişlerdir. Eğer bu beyan öncesiyle bağlantılı ve ona cevap olsaydı, onlardan biri ben Tanrının oğluyum diyecek olsa diye bir cevap verüirdi. Fakat öyle anlaşılıyor ki onlar çeşitli fırkalara ayrılmışlardı. İçlerinden bazıları “Rahmân evlat edindi” derken, bazıları Allah’ı bırakıp meleklere tapmışlar ve onları ilâh edinmişlerdi. İşte bu beyan bunlara cevap olarak gelmiş ve yüce Allah şöyle buyurmuştur: Onlardan biri, ‘Tanrı O değil, benim!’ diyecek olsa, biz onu da cehennemle cezalandırırız.

      Eğer bize denilirse ki: “Şüphesiz siz ve Allah’tan başka taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz” meâlindeki beyana göre Allah’tan başka îsâ’ya (a.s.) ve meleklere tapıldığma göre onlar âyetin zâhirine göre cehenneme yakıt olacaklardır.

      Buna şu cevap verilir: Âyetin tevili şöyledir: “Şüphe yok ki siz ve Allah’tan başka emirlerine ve ‘bana tapınız’ beyanına binaen taptığınız tanrılar cehennem yakıtısınız, hepiniz oraya gideceksiniz”. Bu tevilin delili şu İlâhî beyandır: “Onlardan biri, ‘Tanrı O değil, benim!’ diyecek olsa (ki demez), biz onu da cehennemle cezalandırırız. Zâlimleri böyle cezalandırırız”. “ez-Zâlimîn” burada kâfir olan müşrikler demektir.

      Hasan-ı Basrî Onlardan biri, ‘Tanrı O değil, benim!’ diyecek olsa meâlindeki beyanı şöyle açıklamıştır: Onların bu sözü -yüce Allah’ın kendilerini anlattığı üzere- Tanrı edindiklerine itaat etme ve emrine karşı gelmeme tarzındaki tavırları dolayısıyla söylemiş olmaları ihtimal dâhilinde değildir. Allah Teâlâ bu beyanı, insanlar böyle bir sözü söyleyen kimsenin değeri ne kadar büyük ve mertebesi ne denli yüce olursa olsun yüce Allah’ın onu âyette belirtilen ceza ile cezalandıracağını ve bunu hak etmiş olduğunu insanların bilmeleri için söylemiştir. Fakat bize göre meleklerin mâsiyet işlemeleri mümkündür ve ihtimal dâhilindedir. Delili de şu İlâhi beyandır: “Onlardan biri, ‘Tanrı O değil, benim!’ diyecek olsa”. Çünkü yüce Allah melekleri, “Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren” “O’nun huzurunda bulunanlar, O’na ibadet etmekte ne büyüklenirler ne de yorulurlar” meâlindeki beyanlarda övmüştür. Bütün bunlar meleklerin yaptıklarını özgür tercihleri ile yaptıklarını ve bunu yaratılışları gereği yapmadıklarını göstermektedir. Bazı müfessirler biz onu da cehennemle cezalandırırız. Zâlimleri böyle cezalandırırız meâlindeki beyanda kastedilenin îblis olduğunu söylemişlerdir. İblis meleklerden biriydi. “Tanrı O değil, benim. Bana kulluk edin” diyen odur. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        men (مَنْ)

        Arapçada "kim, o kimseler ki" anlamlarına gelen, genellikle akıl ve şuur sahibi varlıklar (melekler, cinler, insanlar) için kullanılan ism-i şart (koşul zamiri) edatıdır. Râgıb el-İsfahânî, "men" edatının burada bir varsayım (faraziyye) cümlesi kurduğunu belirtir. Önceki ayetlerde meleklerin mutlak itaatinden bahsedildikten sonra, bu edatla başlayan cümle, ontolojik olarak imkansız olsa bile, şayet meleklerden biri ilahlık taslarsa karşılaşacağı sonucu bildiren bir hukuki ve teolojik yasa (sünnetullah) beyanıdır.

        yekul (يَقُلْ)

        kaf-vav-lam kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), şart edatı (men) nedeniyle meczum (cezimli) olmuş üçüncü tekil şahıs bir fiildir. "Derse, söylerse, iddia ederse" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "sesi harflerle telaffuz etmek ve içteki bir niyeti dışsal bir beyana dönüştürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eyleminin bu bağlamda sıradan bir konuşma olmadığını, bir doktrin ilan etmek ve bir otorite "iddiasında bulunmak" olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin seçilmesinin, şirkin temelde "dilsel bir isyan" ve haddi aşan bir beyan (iddia) olduğuna dikkat çektiğini vurgular.

        minhum (مِنْهُمْ)

        Ayrılma ve tahsis bildiren "min" (-den/dan, içlerinden) harf-i ceri ile üçüncü çoğul şahıs "-hum" (onlar) zamirinin birleşiminden oluşur. "Onların içinden, onlardan" anlamına gelir. Zamir, doğrudan bir önceki ayetlerde zikredilen şerefli ve itaatkar varlıklara, yani meleklere işaret etmektedir. İlahi adalet sisteminde hiçbir varlığın, uluhiyete yakınlıkları ne kadar ileri düzeyde olursa olsun, isyan durumunda bir imtiyaza (ayrıcalığa) sahip olamayacağını dilbilgisel bir aidiyet üzerinden sabitler.

        innî (إِنِّي)

        Cümleye vurgu, pekiştirme ve kesinlik katan "inne" (şüphesiz ki, muhakkak ki) edatı ile "ben" anlamına gelen birinci tekil şahıs "-yâ" muttasıl zamirinin idgam edilmiş (birleşmiş) halidir. "Şüphesiz ben" anlamına gelir. Kavramı felsefi ve psikolojik bir boyutta değerlendiren Dücane Cündioğlu, "innî" ibaresindeki tekitli (pekiştirmeli) "Ben" vurgusunun, ontolojik bir isyanın, kibrin (istikbarın) ve egosantrizmin zirvesini temsil ettiğini analiz eder. Kulun (meleğin veya insanın) Allah karşısında "mutlak Benlik" iddiasında bulunması, uluhiyet sınırlarını ihlal eden en büyük hadsizliktir.

        ilâhun (إِلَهٌ)

        elif-lam-he kökünden türeyen ve nekre (belirsiz) formda gelen bir isimdir. "İlah, tanrı, kendisine ibadet edilen varlık" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün sözlükte "insanın bir varlık karşısında dehşete düşmesi, aklen aciz kalması ve korku/umutla ona sığınıp boyun eğmesi" manalarını taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, insanın nefsinde yücelttiği ve mutlak itaatle bağlandığı her şeyin "ilah" kavramıyla karşılandığını aktarır.

        Kelimenin Sami dillerindeki köken haritasını çıkaran Arthur Jeffery, Arapçadaki "ilah" kelimesinin İbranicedeki "elohim" ve Süryani/Aramicedeki "alaha" ile aynı kadim Sami havuzundan geldiğini ve bölgedeki ortak tanrısal terminolojiyi oluşturduğunu tespit eder. Bu kelimenin ayetteki teolojik işlevini analiz eden Toshihiko Izutsu, bir kulun (melek dahi olsa) "ben bir ilahım" (innî ilâhun) diyerek ortaya çıkmasının, tevhidi nizamı doğrudan hedef alan bir otorite gaspı olduğunu belirtir. İlahlık, paylaşılamaz ve devredilemez bir ontolojik makamdır.

        min dûnihî (مِن دُونِهِ)

        "Den/dan" anlamındaki "min" harf-i ceri, dal-vav-nun kökünden türeyen "dûn" ismi ve "-hî" (O'nun) zamirinin birleşiminden oluşur. "O'nun astından, O'ndan başkasından, O'nun berisinden" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyin aşağısında olmak, ona göre daha alçak bir konumda bulunmak ve değer eksikliği" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kelimesinin Allah'a nispetle kullanıldığında, O'nun dışındaki her şeyin ontolojik düşüklüğünü ve yaratılmışlık acziyetini ifade ettiğini aktarır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu tabirin, şirkin sadece Yaratıcı'yı inkar etmek değil, Yaratıcı'nın astı (dûn) olan ve yaratılmışlık özelliklerinden kurtulamayan aciz nesnelere veya varlıklara bağımsız bir irade (hükümranlık) atfetmek olduğunu teolojik bir netlikle ortaya koyduğunu belirtir.

        fezâlike (فَذَلِكَ)

        Bağlaç ve sonuç bildiren "fe" harfi ile işaret zamiri olan "zâlike" (işte şu, o) kelimesinin birleşimidir; "İşte onu, durum böyle olursa onu" anlamına gelir. Râgıb el-İsfahânî, "fe" bağlacının şart (men yekul) ile ceza/sonuç (neczîhi) arasında sarsılmaz bir illiyet (nedensellik) bağı kurduğunu; "zâlike" işaret zamirinin ise ilahlık iddiasında bulunan o varlığı muhatabın zihninde somutlaştırıp işaretleyerek adeta ilahi mahkemenin sanık sandalyesine oturttuğunu aktarır.

        neczîhi (نَجْزِيهِ)

        cim-ze-ye kökünden türeyen, mütekellim (birinci çoğul şahıs) sîgasında muzari (şimdiki/geniş zaman) bir fiil ve "-hi" (onu) zamirinden oluşur. "Onu cezalandırırız, ona karşılığını veririz" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin bedelini tam olarak ödemek, bir eyleme kendi cinsinden tam denk düşen bir karşılık vermek ve ödeşmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cezâ" kavramının hem iyi amellerin mükafatı hem de kötü amellerin bedeli için kullanıldığını; ilahi cezanın keyfi bir intikam değil, kişinin kendi işlediği fiilin ontolojik ağırlığına birebir denk düşen mutlak bir adalet (karşılık) işlemi olduğunu ifade eder.

        Bu fiilin ayetteki otoriter vurgusunu inceleyen Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin "neczî" (biz cezalandırırız/karşılık veririz) şeklinde birinci çoğul şahıs (azamet çoğulu) formuyla gelmesine dikkat çeker. Kılıç'a göre, uluhiyet iddiasında bulunan bir varlığa karşı "Biz" öznesiyle verilen bu mutlak ceza hükmü, gerçek ve tek hükümranın kim olduğunu, evrendeki yegane yaptırım gücünün (otoritenin) sadece Allah'a ait olduğunu en kesin dille ilan eder.

        cehenneme (جَهَنَّمَ)

        Ahiretteki azap yurdunun (ateşin) özel ismidir. Etimolojik kökeni dilbilimciler arasında ihtilaflıdır. El-Cevâlîkî ve Celaleddin el-Suyuti gibi filologlar, bu kelimenin saf Arapça olmadığını, Farsça ("cihnâm") veya İbranice kökenli olup Arapçalaştırılmış (muarreb) bir isim olduğunu savunurlar; kök anlamının "dibi görünmeyen, son derece derin kuyu" manasına geldiğini aktarırlar. Arapça asıllı (cim-he-nun-mim kökünden) olduğunu savunan Râgıb el-İsfahânî ise, kelimenin "görünümü çirkin, asık suratlı ve karanlık" anlamına gelen "cehm" kelimesiyle akraba olduğunu belirtir.

        Sözcüğün kadim dillerdeki kökenini detaylıca analiz eden Arthur Jeffery, kelimenin kesin olarak İbranicedeki "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi) tamlamasından Aramice ve Süryanice (Gêhannâ) yoluyla Arapçaya geçtiğini kanıtlar. Tarihsel olarak Kudüs'te çocukların ateşe atılarak kurban edildiği, sonrasında çöplük ve ateş yakma yerine dönüşen bu lanetli vadi, Geç Antik Çağ'ın eskatolojik (ahiret) terminolojisinde mutlak azap ve ateş yerinin evrensel ismine dönüşmüştür. Ayette, uluhiyet iddiasında bulunan meleklerin bile istisna edilmeden atılacağı en derin yıkım merkezi olarak zikredilir.

        kezâlike (كَذَلِكَ)

        Benzetme edatı olan "kef" (gibi) ile işaret zamiri "zâlike" (şu/o) kelimesinin birleşimidir; "İşte böyle, bunun gibi, tıpkı bunun gibi" anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın özel bir tekil durumdan (bir meleğin ilahlık iddiası) evrensel bir yasaya (tüm zalimlerin cezalandırılmasına) geçiş yapmak için kullanılan retorik bir köprü olduğunu belirtir. Bu kelime, ilahi adalette çifte standart olmadığını, ceza mekanizmasının statülere veya kişilere değil, eylemlere ve sıfatlara (zulme) yönelik işlediğini dilbilgisel olarak sabitler.

        neczî (نَجْزِي)

        Ayetin önceki kısmında geçen "neczîhi" fiiliyle aynı olan cim-ze-ye kökünden muzari bir fiildir; "biz cezalandırırız, tam karşılığını veririz" anlamına gelir. Eylemin ayet içinde ikinci kez tekrarlanması (tekerrür), ilahi adalet sisteminin (sünnetullah'ın) şaşmazlığını, kesinliğini ve evrenselliğini vurgulayan edebi bir pekiştirme sanatıdır.

        ez-zâlimîn (الظَّالِمِينَ)

        zı-lam-mim kökünden türeyen, ism-i fâil (özne) formunda, cemi müzekker (eril çoğul) bir kelimedir. Belirlilik takısı (el) ile "o zalimler, o zulmedenler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyi olması gereken asıl yerinden çıkarıp, olmaması gereken başka bir yere koymak" ve "karanlık (zulmet)" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, hakkın ve adaletin tam zıttı olan bu kavramın; haddi aşmak, hakikati örtmek ve mülk sahibinin sınırlarını ihlal etmek manalarına geldiğini aktarır.

        Bu kavramın ayetteki teolojik ve ontolojik ağırlığını analiz eden Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "zulüm" terimini salt sosyal bir adaletsizlik olarak değil, evrensel tevhidi nizamın bozulması olarak kullandığına dikkat çeker. Izutsu'ya göre "şirk" (ilahlık iddia etmek veya ilahlar edinmek), varlık hiyerarşisinde sadece Yaratıcı'ya ait olan makamı (hakkı) sahte varlıklara verdiği (yanlış yere koyduğu) için "en büyük zulüm"dür (ontolojik yer değiştirme). Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin "zalimler" kelimesiyle bitmesinin kusursuz bir teolojik kategori oluşturduğunu belirtir. Aydar'a göre; kim olursa olsun, hangi makamda bulunursa bulunsun, Allah'ın mutlak otoritesinden pay kapmaya çalışan herkes (melek, peygamber veya insan), ilahi adalet terazisinde şerefli statüsünü kaybedip doğrudan "zalimler" sınıfına düşer ve cehennemle ödeşir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X