Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 21. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 21. Ayet

    اَمِ اتَّخَذُٓوا اٰلِهَةً مِنَ الْاَرْضِ هُمْ يُنْشِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Emi-tteḣażû âliheten mine-l-ardi hum yunşirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Yoksa onlar, yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler de ölüleri bunlar mı diriltecek?”

      Yoksa onlar, yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler de. “Em ittehazu” kelimeleri, zâhirî anlamıyla insanlar açısmdan soru mânası ifade ederken, Allah Teâlâ açısmdan ise soru değil gereklilik demektir. Buna göre yüce Allah, onlar yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler demiş gibi olmaktadır. Aynı şekilde Allah Teâlanın söylediği ve zâhirî anlamıyla soru kalıbında olan bütün ifadeler de böyledir. Çünkü Allah olmuş olanı da olacakları da bilir. Hiçbir şey O na gizli kalmaz. Ama insanlar, birbirlerine soru sorabilirler. Çünkü bazıları diğer bazılarının durumlarını bilmezler. Bazıları diğerlerinden bu konuda bilgi talep edip anlamak isteyebilirler. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

      Ölüleri bunlar mı diriltecek? “Yünşirûne” fiilinin iki anlama gelmesi muhtemel olabilir. Birincisi “yaratıyorlar” anlammadır. Yani onlar yaratma gücü olmayan birtakım tanrılar edindiler. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Allah’ın yarattığı gibi yaratan ortaklar mı buldular?”. O zaman yaratamayan tanrıları nasıl ilâh edinirler? İlâh, ancak yaratması ve mahlûkat üzerindeki eserleri ile bilinir. Bunlarda yaratma gücü olmadığına göre onları nasıl olur da tanrı edinirler? İkincisi: “Hum yünşirûne” diriltirler ve hayat verirler demektir. Kelime dirilme ve hayat verme anlamında olursa yüce Allah sanki şöyle demiş olur: Diriltmeye ve hayat vermeye kudreti olamayanları nasıl olur da tanrı edinirler? Yaratıkları öldükten sonra diriltme ve hayat verme gayesi olmaksızın onları yaratmak, hikmet dışı görünür. Çünkü dünya hayatında herhangi bir binayı hedeflediği bir akıbet için değil de yıkılsın diye yapan kimse fiilinde hikmet sahibi olmaz ve yaptığı bu bina anlamsız olur. “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?” meâhndeki beyan da böyledir. Yüce Allah bu örnek beyanda da yaratıkların huzuruna getirilme amacı dışında yaratdmalarmı boş yere yaratılma olarak göstermektedir. Netice olarak bu beyan iki şekilde açıklanır. Birincisi: Yoksa onlar, yeryüzünden birtakım tanrılar edindiler de ölüleri bunlar mı diriltecek? Yani onlar yeryüzünden ölüleri diriltecek birtakım tanrılar edindiler. Veya şöyle yorumlanır: Onlar yeryüzünden diriltmeye veya dönüşe kadir birtakım tanrılar edinmediler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        emi (أَمِ)

        Arapçada bir önceki cümlede yer alan soru veya duruma alternatif bir soru veya karşıt bir iddia üretmek için kullanılan "em" edatının, geçiş (vasıl) harekesi almış halidir; "yoksa, öyle değil de böyle mi" anlamlarına gelir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın "muttasıl" (bitişik) ve "munkatı" (kopuk) olmak üzere iki farklı kullanımı olduğunu belirtir. Ayetteki "em" edatı, kendinden önceki ayetlerle anlamsal bir zıtlık ve kopuş ifade eden "munkatı" formundadır ve "bel" (bilakis) anlamı taşıyarak bir istifham-ı inkari (reddedici/kınayıcı soru) işlevi görür.

        Bu edatın Mekke dönemindeki tartışma ortamındaki retorik işlevini analiz eden Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın bu bağlacı müşriklerin zihinsel tutarsızlıklarını yüzlerine vurmak için alaycı bir geçiş aracı olarak kullandığına dikkat çeker. "Göklerde ve yerde bir olan Allah'ın mutlak otoritesi varken, yoksa onlar..." şeklindeki bu dilbilgisel sıçrama, inkarcıların uluhiyet tasavvurunun ne kadar absürt bir temele dayandığını vurgulayan sarsıcı bir polemik girişidir.

        ittehazû (اتَّخَذُوا)

        e-h-z (elif-hı-zel) kökünden iftiâl babında türeyen mazi (geçmiş zaman), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir. "Edindiler, seçtiler, kendilerine tuttular" anlamına gelir. İbn Fâris, "ahz" kökünün temel etimolojik anlamının "bir şeyi avuçlamak, kavramak, dışarıdan alıp kendine mal etmek" olduğunu belirtir. İftiâl babı (ittihaz), bu eyleme bilinçli bir yönelim, yapay bir çaba ve kasıt katar. Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" eyleminin, bir nesneye aslında sahip olmadığı bir vasfı veya statüyü dışarıdan zoraki bir şekilde yüklemek olduğunu aktarır; tıpkı bir putu "ilah" edinmek veya Allah'a "çocuk" isnat etmek gibi.

        Bu kavramın putperest psikolojisindeki yerini inceleyen Toshihiko Izutsu, eylemin felsefi derinliğine dikkat çeker. Izutsu'ya göre "ittehazû" fiili, şirkin ontolojik bir icat (fabrication) olduğunu kanıtlar. Müşrikler, ilahların var olduğuna dair evrensel bir gerçekliği keşfetmiş değillerdir; kendi elleriyle yonttukları, kendi zihinlerinde tasarladıkları nesneleri veya kavramları, yapay bir kararla (ittihaz) evrenin yönetim basamağına yerleştirmişlerdir. Şirk, insanın kendi eliyle ürettiğine tapma trajedisidir.

        âliheten (آلِهَةً)

        e-l-h (elif-lam-he) kökünden türeyen "ilah" kelimesinin çoğuludur; "ilahlar, tanrılar, tapınılan varlıklar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün sözlükte "insanın bir şeye karşı derin bir hayret duyması, ona sığınması, aklın onun karşısında aciz kalıp kulluk etmesi" anlamlarına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ilah kavramının sadece gökleri yaratan mutlak otorite için değil, insanın kalbini bağladığı, korku ve umutla yöneldiği her türlü nesne, kavram veya otorite için (hak veya batıl fark etmeksizin) kullanılabildiğini aktarır.

        Kelimenin Sami dillerindeki serüvenini inceleyen Arthur Jeffery, Arapçadaki "ilah" kelimesinin İbranicedeki "elohim" ve Süryanicedeki "alaha" ile aynı kökten geldiğini ve kadim Ortadoğu inanç sistemlerinin ortak tanrısal terminolojisini oluşturduğunu tespit eder. Bu kelimenin Mekke müşriklerinin zihnindeki karşılığını analiz eden Dücane Cündioğlu ise, müşriklerin "âlihe" (ilahlar) tasavvurunun, evreni yoktan var eden mutlak bir yaratıcı gücü değil, yeryüzündeki ticari, sosyal ve kabilevi işleri yürüten, şefaat (aracılık) eden fonksiyonel "tanrıcıklar" panteonunu ifade ettiğini vurgular. Ayette kelimenin çoğul ve nekre (belirsiz) formda gelmesi, bu sahte otoritelerin çokluğuna ve değersizliğine işaret eder.

        mine'l-ardı (مِّنَ الْأَرْضِ)

        Ayrılma, kaynak ve aidiyet bildiren "min" (-den/dan) harf-i ceri ile e-r-d (elif-ra-dad) kökünden türeyen "arz" (yeryüzü/toprak) isminden oluşur. "Yeryüzünden, topraktan" anlamına gelir. İbn Fâris, arz kökünün semânın (göğün) tam zıttı olarak "aşağıda olan, taban, ayak basılan yer ve zemin" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın üzerinde yürüdüğü ve fizyolojik olarak da maddesinden (toprağından) var edildiği bu mekanın, yaratılmışlığın ve maddeselliğin sembolü olduğunu aktarır.

        Bu ifadenin ayetteki kullanımını muazzam bir edebi zıtlık ve teolojik aşağılama (tahkir) sanatı olarak analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "mine'l-ardı" vurgusuna dikkat çeker. Gökleri ve yeri yaratan mutlak, aşkın ve yüce bir Yaratıcı (Allah) varken; müşriklerin kendilerine ilah olarak seçtikleri varlıklar (putlar), ayak bastıkları aşağı tabakadan (arzdan), bayağı taş ve topraktan ibarettir. Uluhiyet yüksekliği ve aşkınlığı gerektirirken, onların ilahları yerçekimine ve toprağın acziyetine mahkumdur. Prof. Dr. Hidayet Aydar da bu tabirin, şirkin zihinsel sığlığını ortaya koyduğunu belirtir; insan, kendisinden daha yüce olana değil, kendi ayaklarının altındaki maddeye boyun eğecek kadar mantıksal bir sefalete düşmüştür.

        hum (هُمْ)

        Arapçada üçüncü çoğul şahıs munfasıl (ayrık) zamiridir ve "onlar" anlamına gelir. Ayetin dizilişinde doğrudan kendinden sonra gelen fiili (yunşirûn) vurgulamak ve bir tahsis (özgüleme) yapmak amacıyla mübteda (özne) olarak müstakil bir şekilde yer almıştır.

        Kur'an retoriğinde bu tür zamir kullanımlarını inceleyen Angelika Neuwirth, bu zamirin salt bir gramer öğesi değil, meydan okumanın (tahaddi) ironik bir aracı olduğunu belirtir. Neuwirth'e göre ayet, "Acaba o (yerden edindikleri) putlar mı..." diyerek tüm dikkati ve projektörleri bu aciz heykellerin (veya putlaştırılan insanların) üzerine çevirir. Zamirin bu kullanımı, muhataba yöneltilen istifham-ı inkarinin (reddedici sorunun) şiddetini artırır ve sahte ilahların eylemsizliğini zihinlerde kristalleştirir.

        yunşirûn (يُنشِرُونَ)

        n-ş-r (nun-şın-ra) kökünden if'âl babında türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman), cemi müzekker (eril çoğul) bir fiildir. "Diriltirler, ölüye can verirler, yeniden hayat verip yayarlar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "dürülmüş, toplanmış veya saklanmış bir şeyi açmak, yaymak ve dağıtmak" olduğunu belirtir. Rüzgarın esip bulutları gökyüzüne dağıtması veya tohumun yarılıp toprağa yayılması bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "inşar" eyleminin dini terminolojideki karşılığının, ölümle büzülmüş, çürümüş ve toprağa karışmış olan cesedin (ölünün) ilahi bir kudretle yeniden toplanıp, canlandırılarak varlık sahnesine "yayılması/açılması" (diriliş) olduğunu aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "ba's" (uyandırmak) kavramıyla olan anlamsal ilişkisini incelerken, inşar eyleminin doğrudan mutlak uluhiyete ait, hiçbir yaratılmışın müdahil olamayacağı bir hayat verme operasyonu (ihya) olduğunu vurgular. Bu fiilin ayetteki teolojik işlevini analiz eden Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın müşriklere karşı kurduğu ontolojik argümanın kilit noktasının "inşar" olduğunu belirtir. Kılıç'a göre uluhiyetin en temel, en tartışılmaz ve taklit edilemez vasfı "yoktan var etmek ve ölüye can vermek"tir. Ayet, müşriklere şu sarsıcı mantıksal çelişkiyi sunar: Madem yerden bir takım nesneleri ilah edindiniz, bu sahte ilahlar bir ölüyü diriltme (inşar) gücüne sahipler mi? Hayat verme gücü olmayan bir varlığın, ilahlık makamını işgal etmesi mantıken ve ontolojik olarak imkansızdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X