Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 9. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 9. Ayet

    ثُمَّ صَدَقْنَاهُمُ الْوَعْدَ فَاَنْجَيْنَاهُمْ وَمَنْ نَشَٓاءُ وَاَهْلَكْنَا الْمُسْرِف۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Śumme sadaknâhumu-lva’de feenceynâhum vemen neşâu veehleknâ-lmusrifîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Böylece, hem onları hem de dilediğimiz kimseleri kurtuluşa erdirdik; haddi aşanları ise helâk ettik.”

      Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik. Cenâb-ı Hak burada peygamberlere söz verdiğini haber vermektedir. Ancak peygamberlerine verdiği bu sözün ne olduğunu açıklamamaktadır. Fakat beyanın son kısmmda onlara verdiği sözün helâk etmek ve azaba mâruz bırakmak olduğunu açıklıyor. Çünkü devamında şöyle diyor: Böylece, hem onları hem de dilediğimiz kimseleri kurtuluşa erdirdik; haddi aşanları ise helâk ettik. Dilediğimiz kimseleri kurtuluşa erdirdik, ve haddi aşanları ise helâk ettik cümlesi, yapılan vâdin helâk vâdi olduğunu göstermektedir. Netice olarak bizim görüşümüz şudur; Allah Teâlâ geçmiş peygamberlere, kendilerini yalancılıkla suçlayanları helâk edeceği vâdinde bulunmuştu. Yapılan bu vâd, zamanından geri kalmış olsa da onlara verildiği gibi gerçekleşmiştir. Muhammed’in size vâdettiği azap da böyle olacaktır. Gelmesi gecikse de başınıza gelecektir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        sadaknâhum (صَدَقْنَاهُمُ)

        s-d-k (sad-dal-kaf) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiildir. Sonuna "-hum" (onlara) muttasıl zamiri eklenmiştir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyin özündeki sağlamlık, güç ve hakikat" olduğunu, yalanın ve eğriliğin tam zıttı bir ontolojik duruşu ifade ettiğini belirtir. Bu bağlamda sözün eylemle, vaadin de sonuçla birebir örtüşmesi durumuna "sıdk" denilir. Râgıb el-İsfahânî, sadakat kavramının sadece dildeki doğruluk olmadığını; niyetin, sözün ve nihai gerçekleşmenin tam bir uyum içinde olması gerektiğini aktarır. Ayetteki kullanımıyla Allah'ın peygamberlerine verdiği kurtuluş ve yardım sözünü harfiyen yerine getirmesini, vaad edilen sonucun fiiliyata dökülmesini ifade eder.

        Kur'an'ın ahlak ve varlık sistemini inceleyen Toshihiko Izutsu, "sıdk" kavramının ontolojik bir karşılığı olduğunu vurgular. Izutsu'ya göre Allah'ın "sadık" olması, evrene koyduğu yasalara (sünnetullah) ve elçileriyle yaptığı kozmik sözleşmeye olan mutlak bağlılığını gösterir. Kavramı felsefi bir boyutta analiz eden Dücane Cündioğlu ise bu fiilin, ilahi iradedeki soyut bir vaadin, varlık sahnesinde somut, tarihsel ve reddedilemez bir gerçekliğe (hakikate) dönüşme, "vücut bulma" sürecini etimolojik bir kesinlikle belgelediğini aktarır.

        el-va'de (الْوَعْدَ)

        v-a-d (vav-ayn-dal) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan bir isimdir. İbn Fâris, bu kökün "gelecekte gerçekleşmek üzere bir konuda sözleşmek, tahahhütte bulunmak" anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "va'd" kelimesinin mutlak anlamda kullanıldığında genellikle iyilik ve mükafat (kurtuluş) sözü için; "vaîd" kelimesinin ise ceza ve azap sözü için kullanıldığını aktarır. Ayetteki "va'd", peygamberlere ve onlara tabi olanlara yönelik ilahi kurtuluş garantisini temsil eder.

        Bu kelimeyi Mekke döneminin sosyo-teolojik tartışmaları üzerinden değerlendiren Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin Hz. Peygamber'e karşı en çok kullandıkları alaycı argümanlardan birinin "Bu vaat ne zaman gerçekleşecek?" sorusu olduğuna dikkat çeker. Öztürk'ün analizine göre Kur'an, bu ayette tarihsel bir perspektif sunarak, ilahi vaadin (el-va'd) geçmişte helak edilen tüm toplumlarda istisnasız bir şekilde ve mutlak bir zamanlamayla tecelli ettiğini hatırlatır. Bu kelime, inkarcıların şüphelerine karşı ilahi determinizmin değişmez bir sembolü olarak konumlandırılır.

        enceynâhum (أَنجَيْنَاهُمْ)

        n-c-v (nun-cim-vav) kökünden if'âl babında türeyen mazi bir fiildir. "Biz kurtardık" anlamındaki "-nâ" zamiri ve "onları" anlamındaki "-hum" zamiriyle birleşmiştir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyden sıyrılmak, ayrılmak, izole olmak ve yüksek/güvenli bir yere (necd) ulaşmak" olduğunu belirtir. Kurtuluş anlamına gelen "necat" kelimesi, kişinin felaketin ve yıkımın merkezinden çekilip alınarak güvenli bir alana ayrılmasını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin insanı dar, sıkıntılı ve ölümcül bir durumdan (helakten) çıkarıp, geniş ve emniyetli bir varoluş alanına transfer etmesi olduğunu aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, necat kavramının dini terminolojideki kullanımını incelerken, bu fiilin ilahi adaletin bir yansıması olduğunu vurgular. Helak (yıkım) süreci başladığında, ilahi irade, peygamberleri ve inananları o coğrafyanın kaderinden ayırır. Kurtarma eylemi, tesadüfi bir hayatta kalma durumu değil, Allah'ın vaadine sadakatinin (sadaknâhum) doğrudan bir operasyonudur.

        neşâu (نَشَاءُ)

        ş-y-e (şın-ye-hemze) kökünden türeyen, mütekellim (birinci tekil/çoğul şahıs) sîgasında muzari (şimdiki/geniş zaman) bir fiildir ve "dileriz, isteriz" anlamına gelir. İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyin varlığa gelmesi, bir nesnenin ortaya çıkması ve irade edilmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "meşiet" (dileme) kavramının, Allah için kullanıldığında O'nun mutlak iradesinin, hikmetinin ve var etme gücünün birleşimi olduğunu; eylemin başlangıç noktasını oluşturduğunu ifade eder. İlahi irade, kimi kurtaracağını rastgele değil, kendi adalet ve hikmet yasalarına göre belirler.

        Bu fiilin Kur'an'daki ontolojik sistem içindeki yerini inceleyen Prof. Dr. Sadık Kılıç, ilahi dilemenin (meşiet) despotik veya kaotik bir tercih olmadığını analiz eder. Kılıç'a göre "kimi dilersek" (men neşâu) ifadesi, Allah'ın evrene koyduğu ahlaki yasalara (sünnetullah) işaret eder. Allah, imanı, erdemi ve hakikati tercih edenleri kurtarmayı diler. Bu fiil, ilahi otoritenin mutlaklığını vurgularken, insanın ahlaki duruşunu da (kurtuluşa layık olma halini) bu ilahi yasanın bir parçası kılar.

        ehleknâ (وَأَهْلَكْنَا)

        h-l-k (he-lam-kef) kökünden if'âl babında türeyen mazi bir fiildir ve başındaki bağlaç (vav) ile birlikte "ve biz helak ettik/yok ettik" anlamına gelir. İbn Fâris, kökün sözlük anlamının "bir nesnenin çökmesi, bozulması, işlevini ve varlığını yitirmesi" olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, eylemin bağlamına göre fiziksel bir yok oluşu veya sosyolojik bir silinişi ifade ettiğini belirtir. İf'âl babındaki yapı, bu yıkımın kendiliğinden değil, dışsal ve mutlak bir gücün (Allah'ın) fail olduğu bir cezalandırma eylemi olduğunu gösterir.

        Kur'an'ın tarihsel çöküş yasalarını inceleyen Toshihiko Izutsu, helak eyleminin Allah'ın ani ve nedensiz bir öfkesi olmadığını, tam tersine toplumların kendi ahlaki yozlaşmalarının ontolojik bir zorunluluğu olduğunu analiz eder. Izutsu'ya göre hakikati sistematik olarak reddeden, peygamberleri yalanlayan ve ilahi sınırları aşan toplumlar, evrenin manevi dengesini bozarlar; "ehleknâ" fiili, bu bozulan dengenin ilahi adalet mekanizması aracılığıyla yeniden tesis edilmesi ve çürüyen organizmanın (toplumun) varlık sahnesinden kazınmasıdır.

        el-musrifîn (الْمُسْرِفِينَ)

        s-r-f (sin-ra-fe) kökünden if'âl babında türeyen ism-i fâil formunun çoğuludur. "Haddi aşanlar, israf edenler, sınırları ihlal edenler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik karşılığının "herhangi bir eylemde, sözde veya tutumda ölçüyü kaçırmak, haddi aşmak ve dengeyi bozmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, israf kavramının sadece maddi ve ekonomik bir savurganlık olmadığını; insanın inançta, ahlakta ve davranışta ilahi sınırların (hududullah) dışına çıkması, kendi varoluşsal potansiyelini küfür ve isyanla heba etmesi olduğunu vurgular.

        Kavramın Kur'an'daki terminolojik ağını analiz eden Toshihiko Izutsu, "israf" eylemini "tuğyan" (azgınlık) ve "istikbar" (kibir) kavramlarıyla akraba olarak değerlendirir. İsraf eden kişi (musrif), yaratıcısı karşısındaki ontolojik sınırlarını unutup, kendini mutlak ve bağımsız bir otorite olarak görmeye başlayan kişidir. Bu kelimenin Mekke dönemindeki sosyolojik yansımalarını değerlendiren Prof. Dr. Hidayet Aydar ise, "el-musrifîn" tanımlamasının genellikle gücü, serveti ve statüyü elinde bulunduran, bu güç zehirlenmesiyle hakikati tanımayan ve peygamberlere karşı organize bir zulüm üreten şımarık elit tabakayı (mele' ve mütrefîn) işaret ettiğine dikkat çeker. Helak edilenler, varoluşun sınırlarını pervasızca ihlal eden bu musriflerdir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X