وَمَا جَعَلْنَاهُمْ جَسَداً لَا يَأْكُلُونَ الطَّعَامَ وَمَا كَانُوا خَالِد۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 8. Ayet
Daralt
X
-
"Onları yiyip içmez bir beden kılmadık, ölümsüz de değillerdir.”
Onları yiyip içmez bir beden kılmadık, ölümsüz de değillerdir. Bazıları bu âyeti şöyle açıklamışlardır: Biz onları, ruhları olmayan, yiyip içmeyen bir beden yapmadık, fakat ruhları olan, yiyen, içen ve sokaklarda yürüyen bedenler yaptık. Biz onları yemeyen içmeyen bir beden yapmadık meâlindeki beyanı şöyle açıklamak da mümkündür; Onları melekler ve cinler gibi yiyip içmez bir beden değil, bir beşer kıldık.
Sonuç itibariyle kâfirler peygamberleri bazı itirazlar ileri sürerek tenkit ediyorlardı. Bazan “Allah, peygamber olarak bir beşeri mi gönderdi?” bazan da “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? vb. ifadeler kullanmışlardır. Risâletin bir beşere verileceği kanaatini taşımıyorlar ve bir peygamberin onlara gönderilenler gibi bir beşer cinsinden olduğunu düşünmüyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu beyanıyla cevap vererek onları susturmuştur: “Senden önce de ancak kendilerine vahyettiğimiz kimseleri peygamber olarak gönderdik” Çünkü atalarının tasdik ve iman ettiği geçmiş peygamberler birer beşer idiler. Kâfirler peygamberleri bazan da şöyle diyerek tenkit ediyorlardı; “Bu nasıl peygamber! Yemek yiyor, çarşılarda dolaşıyor”. Çünkü diğer insanlar gibi yemek yiyor, su içiyor, evleniyor ve çarşı ve pazarlarda dolaşıyorlardı. Bunun üzerine Allah Teâlâ da onları daha önce geçen peygamberlerin, yemek yediklerini, su içtiklerini, yeryüzünde yürüdüklerini ve ihtiyaçlarını giderdiklerini haber vermiş ve susturmuştur. Çünkü Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onları yiyip içmez bir beden kılmadık, onlar dünyada ölümsüz de değillerdir. Bir başka beyanda da şöyle buyurmuştur: Andolsun senden önce de peygamberler göndermiş, onlara da eş ve çocuklar vermiştik. Buna göre size gönderilen peygamber de daha önce gönderilen diğer peygamberler gibi yiyen, içen ve evlenen kimselerdendir. O diğer peygamberler gibi bir peygamberdir, bir beşerdir ve o Allah’ın elçisidir. Bu İlâhî beyana bu yoruma göre anlam verilir.
Bu âyet-i kerîme Bâtınıyye mezhebini, görüşlerini ve fikirlerini reddetmektedir. Çünkü Bâtmîler şöyle derler; Peygamberlik, yiyen, içen, ölen ve yok olan bedensel maddî bir cevherde olmaz. O, ancak yemeyen, içmeyen, ölmeyen ve yok olmayan saf cevherde olur. Allah Teâlâ Onları yiyip içmez bir beden kılmadık, ölümsüz de değillerdir meâlindeki beyanla peygamberleri yemek yemeyen ve ölümsüz olmayan kimselere değil, yiyen içen ve ölümlü olan kimselerden seçtiğini haber vermektedir.
Yorumu Yorumla
-
ce'alnâhum (جَعَلْنَاهُمْ)
c-a-l (cim-ayn-lam) kökünden türeyen mazi (geçmiş zaman) bir fiil, fiili yapanı bildiren "-nâ" (biz) zamiri ve failden etkilenen nesneyi bildiren "-hum" (onları) zamirinin birleşmesinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "bir şeyi yoktan var etmek (halk) değil, var olan bir şeyi belirli bir duruma sokmak, ona bir işlev yüklemek veya onu dönüştürmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" fiilinin Kur'an'da eşyanın tabiatına müdahale ve ontolojik bir atama (tayin) anlamında kullanıldığını aktarır. Ayetin bağlamında bu fiil, Allah'ın peygamberleri gönderirken onlara ilahi bir mahiyet değil, bilinçli ve kasıtlı olarak insani/biyolojik bir form tayin ettiğini vurgular. Peygamberlerin beşer olması tesadüfi bir durum değil, ilahi iradenin doğrudan bir "ca'l" (varoluşsal tasarım) eylemidir.
ceseden (جَسَدًا)
c-s-d (cim-sin-dal) kökünden türeyen bir isimdir. İbn Fâris, bu kökün sözlükte "hacmi olan, elle tutulup gözle görülebilen maddi kütle" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Arapçada bedeni tanımlamak için cism, beden ve cesed gibi farklı kelimeler bulunduğunu; ancak "cesed" kelimesinin ruhani veya melekuti hiçbir boyutu olmayan, tamamen fizyolojik ihtiyaçlara (yeme, içme, boşaltım vb.) bağımlı olan yoğun et ve kemik yığınını ifade etmek için kullanıldığını aktarır.
Bu kelimenin ayetteki kullanımını edebi ve retorik bir yaklaşımla analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın müşriklerin zihnindeki "melek peygamber" mitini yıkmak için özellikle bu vurucu kelimeyi seçtiğini belirtir. Müşrikler ilahi bir elçinin ruhani bir varlık olmasını beklerken, Kur'an peygamberleri ontolojik olarak en alt maddi tabakaya, salt "cesed" olmaya indirgeyerek onların tanrısal beklentilerini sarsar. Prof. Dr. Hidayet Aydar da bu kullanımın, peygamberlerin insanüstü varlıklar olmadıklarını, doğa kanunlarına ve biyolojik sınırlılıklara tıpkı sıradan insanlar gibi tabi olduklarını etimolojik bir kesinlikle ilan ettiğini vurgular.
ye'kulûne (يَأْكُلُونَ)
e-k-l (elif-kef-lam) kökünden türeyen muzari (şimdiki/geniş zaman) çoğul bir fiildir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi çiğneyip yutmak, bir maddenin hacmini eksiltip tüketmek" olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, eylemin biyolojik bir zorunluluğu işaret ettiğini belirterek, bu fiilin ayette peygamberlerin mutlak muhtaçlık (iftikar) durumunu kanıtlamak için kullanıldığını açıklar. Yemeyen, içmeyen ve kendi kendine yeten tek varlık (Samed) Allah'tır; dolayısıyla yemek yeme eylemi, uluhiyetin tam zıttıdır.
Ayetin bu kısmını Mekke döneminin polemik dili üzerinden okuyan Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin Hz. Muhammed'e yönelttikleri "Bu ne biçim peygamber, yemek yiyor ve çarşılarda dolaşıyor!" şeklindeki alaycı eleştirilerine dikkat çeker. Öztürk'e göre Kur'an, müşriklerin bir eksiklik ve zafiyet olarak gördüğü "yemek yeme" biyolojik gerçekliğini reddetmez veya örtbas etmez; aksine bunu peygamberlerin ontolojik doğasının temel bir parçası olarak sahiplenir ve bir zafiyet değil, yaratılışın evrensel bir yasası olarak sunar.
et-ta'âme (الطَّعَامَ)
t-a-m (tı-ayn-mim) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan bu isim, "yiyecek, gıda, besin" anlamına gelir. İbn Fâris, kök anlamının "tadılan, açlığı gidermek için bedene alınan her türlü madde" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ta'âm" kelimesinin önceki kelime olan "cesed"in bir gereksinimi olarak zikredildiğine dikkat çeker. Ceset varsa, onun hayatta kalmasını sağlayacak dışsal bir yakıta (ta'âm) ihtiyaç vardır.
Bu kavramın felsefi boyutunu inceleyen Dücane Cündioğlu, "ta'âm" kelimesinin insanın yeryüzüne (arza) olan ontolojik bağımlılığını simgelediğini analiz eder. Cündioğlu'na göre peygamber, göklerden (semâ) vahiy alsa da, bedeni yeryüzünün toprağında yetişen gıdaya muhtaçtır. Bu durum, elçinin mesajının ilahi ve aşkın, ancak bizatihi kendisinin toprağa bağlı ve dünyevi olduğu gerçeğini en çıplak haliyle ortaya koyar.
hâlidîn (خَالِدِينَ)
h-l-d (hı-lam-dal) kökünden türeyen ism-i fâil formunda çoğul bir isimdir. Ayetteki "mâ kânû" (değillerdi) olumsuzluk edatı ve fiiliyle birlikte kullanılarak "ölümsüz/kalıcı değillerdi" anlamını verir. İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinin "bir şeyin bulunduğu hal üzere uzun süre kalması, bozulup çürümemesi ve kalıcılık" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "hulûd" kavramının zamanın yıpratıcı etkisinden muaf olmayı tanımladığını aktarır. Ayette bu sıfatın peygamberler için reddedilmesi, onların zamanın fiziksel yıkımına tabi olduklarını ve hücresel yaşlanma/ölüm yasasının dışına çıkamadıklarını tesciller.
Kavramın Cahiliye zihniyetindeki karşılığını değerlendiren Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap şiirinde "hulûd" (ölümsüzlük) fikrinin, insanın peşinde koştuğu ancak asla ulaşamayacağını bildiği en büyük varoluşsal arzu ve trajedi olarak işlendiğini belirtir. Izutsu'ya göre Kur'an, peygamberleri bu evrensel trajedinin dışında tutmaz. Kur'an'ın edebi ve retorik yapısını inceleyen Angelika Neuwirth ise, ayetin sonundaki bu vurucu ifadenin (hâlidîn olmamalarının) yapısal bir dekonstrüksiyon (yapıbozum) eylemi olduğunu analiz eder. Neuwirth'e göre ayet, peygamberden tüm tanrısal ve insanüstü özellikleri sistematik olarak soyup alır (onlar cesettir, yemek yerler ve ölümlüdürler). Böylece sahnede mucizevi veya kutsal olan tek bir şey kalır; o da peygamberin şahsı değil, getirdiği mesajın (vahyin) kendisidir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla