Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 5. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 5. Ayet

    بَلْ قَالُٓوا اَضْغَاثُ اَحْلَامٍ بَلِ افْتَرٰيهُ بَلْ هُوَ شَاعِرٌۚ فَلْيَأْتِنَا بِاٰيَةٍ كَمَٓا اُرْسِلَ الْاَوَّلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Bel kâlû adġâśu ahlâmin beli-fterâhu bel huve şâ’irun felye/tinâ bi-âyetin kemâ ursile-l-evvelûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Hayır dediler, ‘Bunlar karma karışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur. O olsa olsa şairdir. Böyle değilse bize, öncekilere gönderilenin benzeri bir mûcize getirsin.”

      Sonra Cenâb-ı Hak onların sefihliklerini, sözlerindeki ve ifadelerindeki düşünce kıtlıklarını ve çelişkiye düşmekten kurtulamadıklarını haber vererek diyor ki: Hayır dediler, bunlar karma karışık düşlerdir; hayır, onu kendisi uydurmuştur. O olsa olsa şairdir. Hz. Peygamber’in şair ve büyücü olduğunu söylemeleri, söylediklerini kendisinin uydurduğunu ve karma karışık düşler olduğunu iddia etmeleri sözde çelişkileridir. Çünkü sihir başka, söz uydurma daha başkadır. Sihir, karma karışık düşlere de benzemez. Hz. Peygambere yamamaya çalıştıkları bu nitelemelerden her biri diğeri ile çelişmekte ve onu çürütmektedir. Bu da yakıştırdıkları bu nitelikleri bir bilgiye ve marifete dayanarak değil, ancak inatla karşı çıkma ve kibirden söylediklerini gösterir. Zira sözleri ve ifadeleri birbiriyle çelişmektedir. Çünkü sihir, zaman içinde devam edip gitmez ve kalıcılığı yoktur. Ama onlar, büyünün, zamanın sonuna kadar devam ettiği bilgisini taşıyorlarsa [çelişkiye düştüler demek olur]. Resûl-i Ekrem’in söylediklerinin karma karışık düşler ve söz uydurma olduğu tarzında söyledikleri de böyledir.

      Öte yandan Hz. Peygamber’in onlara getirdiği şeyler eğer sihir ise bu onun doğru söylediğine ve peygamber olduğuna bir alâmet olur. Çünkü hiçbir kimse birinden öğrenmeden sihir yapamaz. Resûl-i Ekrem’in kendi aralarmda yetiştiğini gördüklerine, kavmi içinde sihir öğreneceği hiçbir kimse de bulunmadığı ve hiçbir sihirbaza sihir öğrenmek için gidip gelmediğine ve buna rağmen onların düşüncesinde sihir yaptığına göre bu onun söz konusu sihiri yüce Allah’tan öğrendiğini gösterir. Peki onlara parlak, apaçık deliller ve beşerin gücünü ve kudretini aşan ve kimsenin gösteremeyeceği mûcizeler getirdiğine göre durum nice olur, varın siz hesap edin! Fakat onlar büyüklendiler ve bütün bunları inatlarından dolayı reddettiler. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.

      Ebû Avsece “adğâsu ahlâm” kelimeleri hakkında şu açıklamayı yapar: Kelimenin tekili olan “ed-dığsu” tevil edilmeye değmez karma karışık rüya demektir. (Ahlâm kelimesine gelecek olursak;) “Ahlâm” “hulm” kelimesinin çoğuludur. “Haleme, yahlumu, hulmen, hâlimun” diye kullanılır. Mânası rüyada bir şey gördü demektir. “İhtelem e, yahtelimu” “halume, yahlumu” kullanımı gibi ohnaz. “Halume, yahlumu” kökünden bir de “hilmen” mastarı var ki yumuşak huylu olmak ve sabretmek demektir. Aynı kökten türeyen “halim” yumuşak huylu ve sabırlı demektir. Bu kökten gelen bir de “hallemtühû” fiüi vardır ki onu )Timuşak huylu yaptım demektir. Arapça’da “el-iftirâ” yalan anlamına gelir. Bir şaire şair denilmesi, başkalarının hissedemediği sözcükleri duymasından ve hissetmesinden dolayıdır.

      Böyle değilse bize, öncekilere gönderilenin benzeri bir mûcize getirsin. Resûl-i Ekrem’den mûcize isteyenler, gerçek bir bügi ile biliyorlardı ki Hz. Peygamber onlara öyle mûcize âyetler ve kanıtlar getirmiştir ki üzerinde düşünseler ve inatla karşı çıkmasalar bunlar, onun doğru söylediğine ve peygamber olduğuna işaret eder. Onlar Resûl-i Ekrem’in doğru söylediğini biliyorlardı. Fakat öncekilere gönderilenin benzeri bir mûcize getirsin diyerek inat ve karşı çıkma anında inen bir mûcize talep ettüer. Söz konusu mûcize, geçmiş milletlerin mûcizelere ve delillere karşı geldikleri zaman inen mûcizeydi. Mûcizelere ve deliUere inatla karşı gelme anında karşılaştıkları şey, helâk edilip köklerinin kazınmasıydı. Çünkü Allah Teâlâ’nın geçmiş ümmetler hakkındaki âdeti ve hükmü mûcizelere ve hüccetlere inatla karşı geldikleri zaman helâk edilmeleri ve köklerinin kazınmasıydı. Cenâb-ı Hakk’ın Muhammed ümmeti hakkındaki âdeti ve hükmü ise peygamberliği onlarla sona erdirmek ve Muhammed’in (a.s.) şeriatını kıyâmet gününe kadar baki kılmaktır. Hak Teâlâ’nın geçmiş ümmetler hakkındaki âdeti ise şeriatlarını yürürlükten kaldırmak ve hükümlerini değiştirmektir. Sözünü ettiğimiz âdet yürürlükte olduğuna göre onlarm helâk edilme vakti kıyâmet olarak belirlenmiştir. Yüce Allah’m “ama asıl vadeleri kıyâmet günüdür” meâllindeki beyanı da bunu ifade etmektedir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        adğâsu (أَضْغَاثُ)

        d-ğ-s (dad-ğayn-se) kökünden türeyen ve "adğâs" şeklinde çoğul formunda gelen bir isimdir. İbn Fâris, bu kökün temel etimolojik anlamının "birbirine karışmış, içi içe geçmiş, birbirinden ayırt edilmesi zor olan ot veya bitki demeti" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiziksel nesneler için kullanılan bu "karışıklık" anlamının, insan zihnindeki anlamsız, tutarsız ve yorumlanması imkansız karmaşık rüyalar için (adğâsu ahlâm) metaforik olarak kullanıldığını aktarır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'ani bağlamda, vahyin berraklığına karşı müşriklerin ürettiği bir kafa karışıklığı iddiası olarak tanımlandığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Mekkeli müşriklerin vahyi epistemolojik (bilgisel) bir değersizleştirmeye tabi tutmak için bu kelimeyi seçtiklerini analiz eder. Onlara göre Kur'an, ilahi bir kaynaktan gelen net bir mesaj değil, zihni bulanık birinin zihinsel karmaşasının (adğâs) ürünüdür.

        ahlâmin (أَحْلَامٍ)

        h-l-m (ha-lam-mim) kökünden türeyen "hulm" kelimesinin çoğuludur ve "rüyalar, düşler" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün uyku sırasındaki zihinsel görüler anlamına geldiğini belirtirken, aynı zamanda aklın olgunluğunu ve sükuneti ifade eden "hilm" kelimesiyle de aynı kökü paylaştığına dikkat çeker. Râgıb el-İsfahânî, "hulm" kelimesinin genellikle şeytani veya nefsi telkinlerle oluşan, asılsız ve karmaşık hayaller (karabasan/düş) için kullanıldığını, hakiki ve sadık rüyalardan (rü'yâ) etimolojik ve anlamsal olarak ayrıldığını açıklar. Kavramı psikolojik ve felsefi bir bağlamda ele alan Dücane Cündioğlu, müşriklerin Hz. Peygamber'in bildirdiği sarsıcı gerçekleri "rüya" kategorisine indirgeyerek ontolojik bir kaçış sergilediklerini belirtir. Cündioğlu'na göre bu tavır, ilahi hitabın uyanıklık gerektiren sorumluluğundan kaçıp, onu kişinin iç dünyasındaki psişik bir yansımaya hapsetme çabasıdır.

        ifterâhu (افْتَرَاهُ)

        f-r-y (fe-ra-ye) kökünden iftiâl babında türeyen mazi bir fiil ve ona bitişen "-hu" (onu) zamirinden oluşur. İbn Fâris, kök anlamının "deriyi kesmek, biçmek ve ondan yeni bir şey icat etmek/dikmek" olduğunu ifade eder. Buradan hareketle kelime, dilde "olmayan bir şeyi uydurmak, yalan kurgulamak ve iftira atmak" manasını kazanmıştır. Râgıb el-İsfahânî, iftira eyleminin sıradan bir yalan olmadığını, kasıtlı, planlı ve gerçeği örtmeye yönelik organize bir kurgu olduğunu aktarır. Ayetin bağlamındaki bu fiili Mekke'nin sosyo-kültürel ortamı üzerinden okuyan Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin vahye karşı kullandıkları polemik diline dikkat çeker. Öztürk'e göre müşrikler, Kur'an'ın kaynağını ilahi alandan beşeri alana çekebilmek için aşamalı bir retorik geliştirmiş; önce "karmaşık rüyalar" demiş, bu tutmayınca işi daha ileri götürerek Peygamber'in bu metni bizzat oturup kurguladığını (iftira) iddia etmişlerdir.

        şâirun (شَاعِرٌ)

        ş-a-r (şın-ayn-ra) kökünden türeyen ism-i fâil (özne) formunda bir kelimedir ve "şair" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi ince bir sezgiyle, kıllanarak (şuur) bilmek ve derinden hissetmek" anlamının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dildeki kelimeleri ölçülü ve kafiyeli bir biçimde dizen kişilere, bu işin ince bir zeka ve derin bir kavrayış gerektirmesinden dolayı "şair" denildiğini ifade eder. Kelimenin Cahiliye dönemi Arap toplumundaki epistemolojik karşılığını analiz eden Toshihiko Izutsu, şairin o dönemde sadece sanat icra eden biri değil, cinlerle irtibat kurarak gizli bilgilere ulaştığına inanılan, kabilenin sözcüsü ve ruhani bir figür olduğunu aktarır. Angelika Neuwirth ise Kur'an'ın bu müşrik argümanıyla nasıl yüzleştiğini edebi bir düzlemde inceler. Neuwirth'e göre müşrikler, Kur'an'ın olağanüstü edebi estetiği ve ritmik yapısı karşısında büyülenmiş, ancak onun ilahi otoritesini kabul etmemek için bu metni kendi kültürel havuzlarındaki en üst form olan "şiir", Peygamber'i de ilhamını cinlerden alan bir "şair" kategorisine sıkıştırmaya çalışmışlardır.

        felye'tinâ (فَلْيَأْتِنَا)

        Bağlaç olan "fe", emir "lam"ı, e-t-y (elif-te-ye) kökünden muzari fiil ve "-nâ" (bize) zamirinin birleşmesinden oluşur. "O halde bize getirsin" anlamına gelir. İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyin doğal bir akışla, kolaylıkla gelmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin emir/istek kipiyle kullanılmasının, karşı tarafa yöneltilen kesin bir talebi ve meydan okumayı içerdiğini ifade eder. Ayette müşrikler, sözde şüphelerini gidermek için kendi belirledikleri koşullara uygun somut bir kanıtın kendilerine arz edilmesini istemektedirler. Bu eylem, onların hakikate tabi olma niyetinden ziyade, hakikati kendi beklentilerine göre şekillendirme kibrini yansıtır.

        âyetin (بِآيَةٍ)

        e-y-y (elif-ye-ye) kökünden türeyen ve başındaki "bi" harf-i ceri ile kullanılan bir isimdir. İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyi diğerinden ayıran, ona açık bir belirginlik katan işaret ve alamet" olduğunu söyler. Râgıb el-İsfahânî, ayet kelimesinin duyularla algılanan somut mucizelerden, aklın kavrayacağı soyut delillere kadar geniş bir yelpazeyi kapsadığını belirtir. Kelimenin kökeni üzerine çalışan Arthur Jeffery, bu kelimenin Süryanice ve Aramicede de işaret, mucize ve harf anlamlarına gelen "atha" sözcüğüyle ortak kökten geldiğini ve vahiy kültürünün temel yapıtaşlarından biri olduğunu aktarır. Kavramı Kur'an'ın ontolojik sistemi içinde değerlendiren Toshihiko Izutsu, ayetin "semiyolojik (göstergebilimsel)" bir doğası olduğunu vurgular. Izutsu'ya göre müşrikler, tıpkı önceki kavimlerin helakine neden olan somut ve yıkıcı bir kozmik mucize (ayet) talep etmekte, Kur'an'ın bizatihi kendisinin en büyük ayet (işaret) olduğunu idrak edememektedirler.

        ursile (أُرْسِلَ)

        r-s-l (ra-sin-lam) kökünden if'âl babında meçhul (edilgen) mazi bir fiildir ve "gönderildi" anlamına gelir. İbn Fâris, kökün etimolojik olarak "bir şeyi serbest bırakmak, salıvermek ve peş peşe akmasına izin vermek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, risalet kavramının, bir mesajın veya elçinin belli bir amaç ve yönelimle muhatabına ulaştırılması süreci olduğunu ifade eder. Fiilin meçhul (edilgen) kalıpta kullanılması, eylemin (gönderme işinin) failinin mutlak ve tartışılmaz bir otorite (Allah) olduğuna zımni bir göndermedir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, risalet kurumunun ilahi olanla beşeri olan arasındaki ontolojik köprüyü ifade ettiğini, müşriklerin bu köprünün işleyiş biçimine (neden somut mucizelerle desteklenmediğine) itiraz ettiklerini analiz eder.

        el-evvelûn (الْأَوَّلُونَ)

        e-v-l (elif-vav-lam) kökünden türeyen ve belirlilik takısı (el) alan çoğul bir isimdir. "Öncekiler, geçmiş toplumlar" anlamına gelir. İbn Fâris, kökün anlamının "bir şeyin başlangıcı, ilk hali ve kendisinden sonrakilere öncülük eden kısmı" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, zaman ve sıra bakımından önde olan toplumları tanımlamak için kullanıldığını aktarır. Müşriklerin argümanlarındaki zaman ve tarih algısını inceleyen Toshihiko Izutsu, Cahiliye toplumunun katı bir gelenekçiliğe (atalar kültüne) sahip olduğunu belirtir. Ayette "öncekiler" referansının kullanılması, müşriklerin hakikati değerlendirirken evrensel ve ahlaki bir doğrudan ziyade, geçmişten devraldıkları formlara, eski kavimlerin tecrübelerine (ve helak hikayelerindeki somut mucizelere) saplanıp kaldıklarını, yenilik ve değişim karşısında tarihsel bir savunma hattı kurduklarını gösterir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X