Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 3. Ayet

    لَاهِيَةً قُلُوبُهُمْۜ وَاَسَرُّوا النَّجْوٰىۗ اَلَّذ۪ينَ ظَلَمُواۗ هَلْ هٰذَٓا اِلَّا بَشَرٌ مِثْلُكُمْۚ اَفَتَأْتُونَ السِّحْرَ وَاَنْتُمْ تُبْصِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lâhiyeten kulûbuhum(k) veeserrû-nnecvâ-lleżîne zalemû hel hâżâ illâ beşerun miślukum(s) efete/tûne-ssihra veentum tubsirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Akılları başka yerde, o zâlimler, ‘Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?’ diye gizlice fısıldaşmaktalar.”

      Akılları başka yerde, (kendileri oyun ve eğlence içinde iken dinlemişlerdir) o zâlimler, “Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?” diye gizlice fısıldaşmaktalar. Aralarında fısıldaştıkları şey Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz? meâlindeki cümledir. İşte gizliden gizliye konuştukları buydu.

      Akılları başka yerde cümlesine kalpleri zikirden gafil olarak anlamı verilmiştir. O zâlimler fısıldaşmaktalar. Fısıldaştıkları şey naklettiğimiz şu sözleridir: Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz? İbn Mesûd ve Übeyy’in mushaflarında âyet “ellezine zalemû” (o zâlimler) yerine “ellezine keferû” “o kâfirler” şeklindedir. Kisâî şöyle bir açıklama yapmıştır: Bazı kırâatlere göre âyet “ve eserru’n-necve’llezine zalemû” şeklindedir. Bizim kırâatimize göre Allah Teâlâ “ve eserru’n-necvâ” demiş, sonra başlangıç cümlesiyle onlara dair bir haber vererek “ellezine zalemû” demiştir. Bu durumda ifade Mâide sûresinin 71. âyetine benzer. Orada da önce “sümme amû ve sammû” yani “Sonra görmezden ve duymazdan geldiler” denilmiş daha sonra ayrı bir cümle halinde “kesirun minhum” yani “İçlerinden birçoğu (böyle davrandılar)” ifadesi kullanılmıştır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        lâhiyeten (لَاهِيَةً)

        l-h-y (lam-he-ye) kökünden türeyen bu kelime, ism-i fâil formunda olup sözlükte "oyalayan, meşgul eden, asıl gayeden saptıran şeylere dalan" anlamlarına gelir. Kökün temel etimolojik çerçevesini çizen İbn Fâris, "l-h-y" harf diziliminin insanın asıl yönelmesi veya yapması gereken önemli bir işi bırakıp, onu unutturacak daha önemsiz ve geçici şeylerle meşgul olması durumunu ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "lehv" kavramının insanın nefsini oyalayan, aklını ve kalbini asıl hakikatten alıkoyan her türlü dünyevi arzuyu kapsadığını ifade eder. Ayetteki bağlamında bu kelime, müşriklerin kalplerinin ilahi mesaja karşı kapalı, lakayt ve derin bir ciddiyetsizlik içinde olduğunu niteler.

        Bu kavramı Kur'an'ın anlambilimsel dünyasında inceleyen Toshihiko Izutsu, "lâhiye" kelimesinin epistemolojik (bilgisel) bir körlük durumuna işaret ettiğini vurgular. Izutsu'ya göre, kalbin lehv halinde olması sadece basit bir dikkatsizlik değil; insanın varoluşsal gerçekliğe karşı kendi kendini uyuşturması, ilahi olanın ağırlığını ve ciddiyetini reddederek hayatı bir oyun ve eğlence düzlemine indirgemesidir. Kavrama felsefi bir derinlik katan Dücane Cündioğlu ise kalplerin bu durumunu "hakikatten kaçışın konforlu hali" olarak yorumlar. Cündioğlu'na göre ilahi uyarı karşısında sarsılmak istemeyen insan, kendini oyalayacak nesnelere tutunarak (lehv) ontolojik bir sağırlık inşa eder.

        kulûbuhum (قُلُوبُهُمْ)

        k-l-b (kaf-lam-be) kökünden türeyen "kalb" isminin çoğulu olan "kulûb" ile sonuna eklenen "-hum" (onların) muttasıl zamirinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi tersine çevirmek, içini dışına çıkarmak, halden hale girmek ve dönmek" olduğunu aktarır. Organ olarak kalbe bu ismin verilmesinin etimolojik nedeni, onun sabit kalmayıp sürekli düşünce, duygu ve inançlar arasında gidip gelmesi, değişken bir yapıya sahip olmasıdır. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an terminolojisinde kalbin sadece kan pompalayan fizyolojik bir organ değil; aklın, idrakin, inancın ve reddin merkez üssü olduğunu belirtir. Râgıb'a göre bu ayette kalplerin "lâhiye" (oyalantı içinde) olarak nitelenmesi, insanın bilişsel ve manevi algı merkezinin işlevini yitirdiğini gösterir.

        Bu kavramın psikolojik ve teolojik yansımalarını değerlendiren Prof. Dr. Sadık Kılıç, inkar edenlerin kalplerindeki bu değişkenlik ve istikrarsızlığın (k-l-b kökünün doğası gereği) onları hakikatte sabit kadem olmaktan alıkoyduğunu belirtir. Kılıç'a göre, hakikati reddeden kalp, kendi fıtri ekseninden koptuğu için sürekli bir tatminsizlik ve oyalantı (lehv) arayışına girerek kendi içinde savrulur.

        eserrû (أَسَرُّوا)

        s-r-r (sin-ra-ra) kökünden if'âl babında mazi bir fiil olup "gizlediler, sır olarak tuttular, fısıldaştılar" anlamına gelir. İbn Fâris, bu kökün ana anlamının "bir şeyi örtmek, saklamak ve içte tutmak" olduğunu ifade eder. İnsanın iç dünyası, sakladığı niyetler ve başkalarından gizlediği düşünceler bu kökten türeyen "sır" kelimesiyle karşılanır. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin kişinin niyetini veya sözünü başkalarından, özellikle de karşıt görüşte olduğu kişilerden saklayarak kendi aralarında kapalı bir iletişim kurmasını ifade ettiğini belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'daki kullanımlarını incelerken, müşriklerin ve münafıkların İslam'a ve Hz. Peygamber'e karşı yürüttükleri psikolojik harp ve suikast planlarının genellikle bu "eserrû" eylemi üzerinden anlatıldığına dikkat çeker. Ayetin bağlamında bu fiil, inkar edenlerin vahyin etkisini kırmak için kalabalıklar önünde açıktan tartışmak yerine, kendi aralarında gizli meclisler kurarak sinsi planlar yaptıklarını ve komplo ürettiklerini etimolojik bir kesinlikle ortaya koyar.

        en-necvâ (النَّجْوَى)

        n-c-v (nun-cim-vav) kökünden türeyen bir isimdir. İbn Fâris, kök anlamının "yüksek bir yere çıkmak, ayrılmak ve izole olmak" olduğunu söyler. Bu fiziksel ayrılış ve yükseliş (necd), zamanla anlamsal bir evrim geçirerek insanların bir topluluktan ayrılıp kenara çekilerek kendi aralarında "gizlice fısıldaşmaları, fısıltı halinde konuşmaları" manasını kazanmıştır. Râgıb el-İsfahânî, necvâ kelimesinin genellikle entrika, komplo veya başkalarının duymasından endişe edilen karanlık planlar için kullanılan özel bir fısıldaşma türü olduğunu analiz eder.

        Kelimenin dönemin sosyolojisindeki yerini inceleyen Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke'nin elit tabakasının (müşrik önderlerin) Hz. Peygamber'in tebliğine karşı "necvâ"yı kurumsal bir refleks olarak kullandıklarını belirtir. Öztürk'e göre necvâ, sadece basit bir fısıldaşma değil; vahyin toplumsal taban bulmasını engellemek amacıyla Darunnedve gibi mekanlarda veya kapalı kapılar ardında yürütülen organize bir dezenformasyon ve kulis faaliyetinin adıdır.

        zalemû (ظَلَمُوا)

        z-l-m (zı-lam-mim) kökünden türeyen mazi bir fiildir. İbn Fâris, kökün temel etimolojik karşılığının "bir şeyi olması gereken yerden başka bir yere koymak" ve "ışığın yokluğu, karanlık (zulmet)" olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, adaletin tam zıttı olan bu kavramın, sınırları aşmak, hakkı gasp etmek ve gerçeği örtmek anlamlarını barındırdığını belirtir. Ayette, gizlice fısıldaşarak komplo kuranların "zalimler" olarak nitelenmesi, onların hakikati (vahyi) var olması gereken yüce konumundan indirip, ona büyü veya beşer sözü diyerek haksızlık yapmalarını ifade eder.

        Kavramın ontolojik ve ahlaki boyutunu inceleyen Toshihiko Izutsu, "zulm" kelimesinin Kur'an'ın ahlak sistemindeki en negatif ve yıkıcı terimlerden biri olduğunu analiz eder. Izutsu'ya göre "zalemû" eylemi sadece başkasına zarar vermek değil, kişinin ilahi nizamla olan sözleşmesini bozarak kendi varoluşunu karanlığa (zulmete) mahkum etmesi, ontolojik bir intihar gerçekleştirmesidir. Gerçeğe karşı komplo kuranlar, aslında kendi fıtratlarına zulmetmektedirler.

        beşerun (بَشَرٌ)

        b-ş-r (be-şın-ra) kökünden türeyen bu isim, "insan" demektir. İbn Fâris, bu kökün sözlükte "deri, ten, bir şeyin dış yüzeyi (beşere)" anlamına geldiğini belirtir. İnsana "beşer" denilmesinin etimolojik sebebi, diğer pek çok canlının aksine derisinin yün, kıl veya tüyle kaplı olmayıp çıplak ve görünür olmasıdır. Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'da insanın biyolojik, fizyolojik ve ölümlü boyutuna vurgu yapılmak istendiğinde genellikle "beşer" kelimesinin kullanıldığını aktarır.

        Bu kelimenin ayetteki kullanımını edebi ve semantik bir yaklaşımla analiz eden Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), müşriklerin Peygamber'i tanımlarken "insan" yerine "beşer" kelimesini seçmelerinin bilinçli bir indirgeme çabası olduğunu savunur. Onlar, peygamberin manevi ve ilahi irtibatını (ruh/insan boyutunu) reddederek, meseleyi tamamen yeme, içme, pazarlarda dolaşma gibi fizyolojik sınırlara (beşer/ten boyutuna) hapsetmeye çalışmaktadırlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar ise, "Bu da sizin gibi bir beşerden başka bir şey mi?" itirazının, tarih boyunca tüm peygamberlere karşı üretilen standart bir savunma mekanizması olduğunu, inkarcıların ilahi bir elçinin sıradan bir anatomiye sahip olmasını kendi akıllarına sığdıramadıklarını belirtir.

        es-sihra (السِّحْرَ)

        s-h-r (sin-ha-ra) kökünden türeyen bir isimdir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi asıl yüzünden ve gerçekliğinden başka bir şekle sokmak, göz boyamak ve aldatmak" olduğunu belirtir. Ayrıca gecenin son, gündüzün ilk vakti olan ve karanlıkla aydınlığın birbirine girdiği, nesnelerin tam seçilemediği "seher" vakti de aynı kökten gelir. Râgıb el-İsfahânî, sihrin gerçekte var olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek ve batılı hak kılığına sokmak olduğunu ifade eder. Müşrikler, Kur'an'ın edebi mucizesi ve insanlar üzerindeki dönüştürücü gücü karşısında aciz kalınca, bu olağanüstü etkiyi kendi sınırlı zihinlerinde ancak "sihir" kavramıyla açıklayabilmişlerdir.

        Bu kelimenin Sami dil ailesindeki kökenlerine inen Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicede de büyü, büyücülük ve tılsım anlamlarında kullanıldığını tespit eder. Toshihiko Izutsu ise Cahiliye dönemi Arap toplumunun zihniyetini analiz ederken, o toplumda sihrin ve büyücülerin (sâhir) marjinal ama kabul gören bir gerçeklik olduğunu belirtir. Müşrikler, Hz. Muhammed'in getirdiği yepyeni ve sarsıcı ahlaki düzeni (vahyi) tehlikeli buldukları için, onu toplumun bildiği, alışkın olduğu ve bir noktada izole edebileceği "sihirbazlık" kategorisine indirgeyerek bertaraf etmeye, vahyin ontolojik ciddiyetini kırmaya çalışmışlardır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X