مَا يَأْت۪يهِمْ مِنْ ذِكْرٍ مِنْ رَبِّهِمْ مُحْدَثٍ اِلَّا اسْتَمَعُوهُ وَهُمْ يَلْعَبُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Enbiyâ Sûresi, 2. Ayet
Daralt
X
-
“Ne zaman Rab’lerinden kendilerine yeni bir ihtar gelse, onlar bunu, kendileri oyun ve eğlence içinde iken dinlemişlerdir”
Ne zaman Rab’lerinden kendilerine yeni bir ihtar gelse. “Min zikrin”, yani Rab’lerinden yapacakları ve sakınacakları şeylere dair yeni bir ihtar gelse ya da Rab’lerinden tehdit edildikleri ve korkutuldukları şeylere dair bir ihtar gelse veya Rab’lerinden lehlerine ve aleyhlerine dair bir öğüt gelse. Bazıları “muhdesin” kelimesine muhkem mânası vermişlerdir. Allah Teâlâ’nın önünden ve arkasından asılsız bir şeyin ona yaklaşamaması için muhkem kıldığı öğüt ve hatırlatma mânasını kastetmişlerdir Yüce Allah insanları, benzerini getirmekten aciz kılmak suretiyle onu muhkem kılmıştır. Bazdan yeni anlamındaki muhdes kelimesini şöyle açıklamıştır: Çünkü Allah Teâlâ bu Kur anı parça parça indirmiştir. Onun indirilişini her zaman diliminde ihtiyaca göre düzenlemiştir. Parça parça inmesi karşısında kâfirler de onu tekrar tekrar yalanlayıp durmuşlardır. Cenâb-ı Hak da belirttiği gibi bunu reddetmiş ve onların (mânevi) kirlerine kir katmıştır” Kur an, sözünü ettiğimiz bu açıdan yenidir. Çünkü “gelme” ile nitelenmiş olan her şey yenidir.
Onlar bunu, kendileri oyun ve eğlence içinde iken dinlemişlerdir. Oyun ve eğlence içinde dinlemeleri onların Kur’ân’ı alay ederek dinlediklerinin göstergesidir.
Yorumu Yorumla
-
ye'tîhim (يَأْتِيهِمْ)
e-t-y (elif-te-ye) kökünden muzari sîgasında türeyen ve sonuna "onlara" anlamındaki muttasıl zamirin eklendiği bu kelime, gelmek ve ulaşmak anlamlarını taşır. İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin zorlamasız, kendi doğal akışı içerisinde ve kolaylıkla gelmesi" manasının yattığını belirtir. Buna göre eylem, dışarıdan gelen bir zorlama ile değil, varış noktasına doğru doğal bir yönelimle gerçekleşir. Râgıb el-İsfahânî ise bu gelişin hem fiziksel nesneler hem de zaman ve soyut kavramlar için kullanılabileceğini vurgular. Ayetin bağlamında vahyin (zikrin) insanlara ulaşmasını ifade eder. Kelimenin muzari (şimdiki/geniş zaman) formunda "ye'tî" şeklinde kullanılmasına dikkat çeken Râgıb el-İsfahânî, ilahi uyarının bir kere olup biten bir eylem olmadığını, her an tazelenerek ve süreklilik arz ederek muhataplarına ulaşmaya devam ettiğini analiz eder.
zikrin (ذِكْرٍ)
z-k-r (zel-kef-ra) kökünden türeyen bu isim, hatırlamak, anmak, uyarı ve öğüt anlamlarına gelir. İbn Fâris, kök anlamı olarak bir şeyi zihinde canlı tutmayı ve dille ifade etmeyi işaret eder; kelimenin "nisyan"ın (unutmanın) tam zıttı bir ontolojik duruşu simgelediğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî bu kavramı iki boyutta inceler: Kalpte muhafaza etmek (bilişsel) ve dille telaffuz etmek (eylemsel). Bu ayetteki bağlamında zikir, insanın varoluşsal hafızasında yer alan ancak üzeri örtülmüş olan ilahi ahdi, fıtri gerçeği ona yeniden hatırlatan vahiydir.
Kavramı Kur'an'ın kendi kendini tanımlama biçimi üzerinden okuyan Toshihiko Izutsu, "zikir" kelimesinin Kur'an'ın temel anahtar terimlerinden biri olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre vahiy, muhatabına tamamen yabancı ve yeni bir bilgi sunmaktan ziyade, insanoğlunun derinliklerinde zaten var olan bir gerçeği (hakikati) yüzeye çıkaran kozmik bir hatırlatmadır. Meseleyi felsefi bir zeminde analiz eden Dücane Cündioğlu ise zikri, önceki ayette bahsedilen "gaflet" (ontolojik uyku/unutuş) haline karşı yapılan dışsal ve ilahi bir müdahale, insanı sarsarak uyandırmayı amaçlayan varoluşsal bir çağrı olarak yorumlar.
rabbihim (رَبِّهِمْ)
r-b-b (ra-be-be) kökünden türeyen ve sonuna muttasıl zamir eklenen bu sözcük, terbiye eden, sahip, efendi ve besleyip büyüten anlamlarını taşır. İbn Fâris, kökün etimolojik temelinin "bir şeyi ıslah etmek, ona özen göstermek ve onu nihai hedefine ulaşana kadar kademe kademe yetiştirmek" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Rabb kavramının "bir şeyi ilk ve ham halinden alıp, ona uygun olan en mükemmel duruma (kemale) doğru adım adım götüren varlık" anlamına geldiğini belirterek kavramın pedagojik ve evrimsel boyutuna dikkat çeker.
Kelimenin kökeni ve kültürel arka planı üzerine yoğunlaşan Arthur Jeffery, "Rabb" kelimesinin Sami dillerindeki (özellikle Süryanice ve İbranice) karşılıklarına iner. Bölge dillerinde "rabbi" kelimesinin efendi, ulu kişi, öğretmen veya rütbe sahibi anlamlarında yaygın olarak kullanıldığını, ancak Kur'an'ın bu kelimeyi mutlak yaratıcı, malik ve terbiye edici anlamıyla teolojik bir zirveye taşıyarak dönüştürdüğünü savunur. Bu analizi sosyolojik bir perspektifle derinleştiren Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Cahiliye Arap toplumundaki hiyerarşik karşılığına (ev sahibi, köle efendisi vb.) dikkat çeker. Öztürk'e göre Kur'an, muhataplarının zihninde mülkiyet ve otorite üzerinden şekillenen bu tanıdık kavramı alıp, onu insan ile yaratıcısı arasındaki şefkat, terbiye ve varoluşsal bağımlılık ilişkisine dönüştürerek yeniden inşa etmiştir.
muhdesin (مُحْدَثٍ)
h-d-s (ha-dal-se) kökünden if'âl babında türeyen ism-i mef'ul formunda bir kelimedir ve "yeni olan, sonradan meydana getirilen, taze" anlamlarına gelir. İbn Fâris, kökün etimolojik olarak "bir şeyin önceden yok iken sonradan var olması, yeni bir durumun ortaya çıkması" anlamını taşıdığını ve kıdemin (öncesizliğin/eskiliğin) zıttı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette vahyi niteleyen "muhdes" sıfatının, ilahi mesajın donuk ve geçmişte kalmış bir metin olmadığını, muhatapların yeni gelişen durumlarına ve ihtiyaçlarına göre taze, güncel ve parça parça indirilişini ifade ettiğini aktarır.
Bu kelimenin Kur'an'ın nüzul süreciyle olan ilişkisini inceleyen Prof. Dr. Sadık Kılıç, vahyin dinamizmine vurgu yapar. Kılıç'a göre "muhdes" kavramı, ilahi hitabın statik bir yapıda olmadığını, aksine toplumun eylemlerine, sorularına ve krizlerine anında müdahale eden, onların durumuna göre şekil alan canlı ve interaktif bir süreç olduğunu gösterir. Vahiy, her inişinde muhatabı için yepyeni bir uyarı niteliği taşır.
istemâ'ûhu (اسْتَمَعُوهُ)
s-m-a (sin-mim-ayn) kökünden iftiâl babında türeyen mazi bir fiildir ve "onu dinlediler" anlamına gelir. İbn Fâris, kökün en temel anlamının "sesi kulakla algılamak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, sülasi mücerred form olan "semi'a" (duydu, işitti) ile iftiâl babındaki "isteme'a" (dinledi) fiilleri arasındaki morfolojik ve anlamsal farkı inceler. İstiâl babı, eyleme bir çaba ve yönelim katar. Dolayısıyla istima, sadece pasif bir işitme değil, kulak kabartmak, bilinçli ve odaklanarak dinlemek demektir.
Ancak Râgıb el-İsfahânî ve Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin ayetteki bağlamının ironik bir durum yarattığına dikkat çeker. Müşrikler ilahi hitabı anlamak veya ondan öğüt almak maksadıyla değil, açık aramak, alay etmek veya meraklarını gidermek için dikkat kesilerek dinlemektedirler. İstima eylemi, onların mesajı fiziksel ve bilişsel olarak algıladıklarını kanıtlar, ancak ayetin devamındaki eylemleri, bu dinlemenin ahlaki bir kabule dönüşmediğini gösterir.
yel'abûn (يَلْعَبُونَ)
l-a-b (lam-ayn-be) kökünden türeyen muzari bir fiildir ve "oynuyorlar, eğleniyorlar" anlamına gelir. İbn Fâris, kök anlamının "faydasız, boş ve hiçbir ciddi gayesi olmayan işlerle meşgul olmak" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "la'b" kavramını insanın kendi hevasıyla, hiçbir ahlaki, akli veya uhrevi fayda gözetmeksizin, sadece anlık hazlar veya vakit geçirmek için yaptığı eylemler bütünü olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, müşriklerin ilahi vahyi ontolojik bir ciddiyet zemininde değil, alay edilecek bir oyun ve eğlence aracı olarak algılamalarını ifade eder.
Kavramın Cahiliye dönemi Arap zihnindeki epistemolojik karşılığını analiz eden Toshihiko Izutsu, "la'b" eyleminin sadece fiziksel bir oyun olmadığını, uhrevi ve yüce olanı dünyevi bir alay konusuna indirgeme, hakikati sığlaştırma çabasını yansıttığını belirtir. İnsanın hakikat karşısındaki tutumunu psikolojik bir boyutta ele alan Dücane Cündioğlu ise oyunu (la'b) ciddiyetin ve hakikatin tam karşısına konumlandırır. Cündioğlu'na göre müşriklerin vahiy karşısında sergilediği bu "oynama" tavrı, aslında kendi varoluşsal trajedileriyle yüzleşmekten kaçmak için inşa ettikleri psikolojik bir savunma mekanizmasıdır. En hayati meseleleri bile ciddiyetsizleştirerek gerçeğin sarsıcı etkisinden korunmaya çalışmaktadırlar.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla