Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Enbiyâ Sûresi, 1. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Enbiyâ Sûresi, 1. Ayet

    اِقْتَرَبَ لِلنَّاسِ حِسَابُهُمْ وَهُمْ ف۪ي غَفْلَةٍ مُعْرِضُونَۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İkterabe linnâsi hisâbuhum vehum fî ġafletin mu’ridûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı; halbuki onlar gaflet içinde haktan yüz çevirmektedirler.”

      İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı. Hasan-ı Basrî âyetin metninde geçen “hisâb” kelimesinin hesaba çekilme anlamında olduğunu söylemiştir. Halbuki onlar gaflet içinde haktan yüz çevirmektedirler. Bu beyanm zahirinden anlaşılan onun müşrikler hakkında indiğidir. Çünkü bu âyet Mekkede inmiştir ve (o zamanlar) Mekke halkının çoğunluğu müşrikti. Fakat müşriklerin nitelendikleri bu hesaba çekilmekten gaflet içinde olma ve yüz çevirme eyleminde müslümanlarm da payları ve nasipleri vardır. Müslümanlar bazan hesaba çekilmekten gaflet içinde olabilirler. Ne var ki kâfirlerin gafleti yalanlama gafletidir, yüz çevirmeleri de hesaba çekilmeyi ve kendilerine inen âyetleri yalanlamalarıdır. Müslümanların gafleti ise böyle değüdir. Onlar hesaba çekilmeye iman etmişler, Allah Teâlâ’nın âyetlerini tasdik edip tanımışlardır. Fakat kendilerine verilen şehvetler sebebiyle gafil olmuşlardır. Şehvetlerine yenilmişler ve bu onları gafil kılmıştır. Müslümanlar bu açıdan kâfirler gibidirler. Ama hesaba çekilmeye iman ve âyetleri tasdik bakımından da onlar gibi değildirler.

      Öte yandan Allah hesaba çekilme ve kıyâmeti, yaklaşmak, yakın olmak ve gelmekle niteledi, tıpkı şu üâhi beyanlarda olduğu gibi: “Kıyâmet yaklaştı”; “Allah’ın emri geldi”. İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı vb. beyanlarda anlatılan kıyâmetin olması, Allah katında gelmiş gibidir. Çünkü Allah Teâlâ bütün vakitleri bilmektedir. Dolayısıyla bilinenlerin geneli içinde olan bütün vakitler yakındır, gelmiş gibidir. Buna karşılık insanlar onların uzun bir süre sonra geleceğini düşünürler. Çünkü onlar bu vakitleri, kendi ecelleri, ömürleri ile mukayese etmektedirler. Onların ömürlerini aşan süre, kendilerine göre yakın değü uzaktır. Sözü edilen kıyâmet ve hesaba çekilme, onların ömürlerinin bitmesinden sonra gerçekleşecektir.

      Katâde bu beyan hakkında şunları söylemiştir: Belirtildiğine göre İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı ve Allah’ın emri yerine gelecektir. Artık onun bir an önce gelmesini isteyip durmayın mealindeki beyanlar nâzil olunca sapıklardan bazıları şunları söyledi: Bu adam kıyâmetin yaklaştığını iddia ediyor. Bunun üzerine yaptıklarından bir süre vazgeçtiler Sonra da eski yaptıklarına geri döndüler. “Allah’ın emri yerine gelecektir” beyanı hakkında da aynı şeyleri söylediler. (Bir süre) yaptıklarından uzak durdular. Sonra vâdedilen bu süre gecikince eski durumlarına geri döndüler. Çünkü onlar “kıyâmetin yaklaşması” ve “Allah’ın emrinin gelmesi” tabirini yakın bir süre ve uzun olmayan bir müddet şeklinde anladılar. Takdir ettikleri bu süre geçince kafalarına göre bu haberin yalan olduğunu zannettiler ve onu yalanladılar. Çünkü verilen süreyi kendi ecelleri ve kendi bildikleri yakın olma kavramı ile mukayese ettiler.

      Halbuki onlar gaflet içinde haktan yüz çevirmektedirler. Bu hareketlerinin sebebi, onların Allah Teâla'nın âyetleri olduğunu anladıktan sonra sözünü ettiğimiz yalanlama ve yüz çevirme gafletinde bulunmalarıdır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ikterabe (اقْتَرَبَ)

        k-r-b (kef-ra-be) kökünden iftiâl babında türeyen bu fiil, "yaklaşmak, yakın olmak" anlamlarına gelir. Kökün temel etimolojik yapısı üzerinde duran İbn Fâris, bu kelimenin aslının "bir şeyin diğerine bitişmesi, aradaki mesafenin azalması ve sınırların birbirine değecek kadar daralması" olduğunu belirtir. Ona göre bu yakınlık hem fiziksel hem de soyut düzeyde gerçekleşebilir. Râgıb el-İsfahânî ise kurb (yakınlık) kavramını daha detaylı bir şekilde sınıflandırarak mekân, zaman, nesep, menzile ve itibar bakımından yakınlık olarak ayırır. Bu ayetin bağlamında kelimeyi zaman boyutuyla ele alan Râgıb el-İsfahânî, kıyametin veya hesap vaktinin insanlara zaman çizelgesi üzerinde geri dönülemez bir biçimde yaklaşmakta olduğunu ifade eder. Diyanet İslam Ansiklopedisi de kurbiyet maddesi altında bu kelimenin, zamanın daralması ve vaat edilen vaktin (hesap gününün) ontolojik olarak kaçınılmaz bir şekilde eşiğe gelmesini anlattığını aktarır. Kelimenin "karube" yerine iftiâl babında "ikterabe" şeklinde kullanılması, yaklaşma eylemindeki şiddeti, kesinliği ve hızlanmayı vurgulayan morfolojik bir tercihtir.

        linnâsi (لِلنَّاسِ)

        Başındaki "li" aidiyet/tahsis harf-i ceri ile "en-nâs" (insanlar) kelimesinden oluşan bu sözcüğün etimolojik kökeni, dilbilimciler arasında farklı tartışmalara konu olmuştur. İbn Fâris, kelimenin kökünün "ü-n-s" (ünsiyet) olduğunu savunur. Bu yaklaşıma göre insan, doğası gereği hemcinslerine yakınlık duyan, onlarla bir arada yaşamaya ve sosyalleşmeye alışkın olan bir varlıktır. Ancak İbn Fâris, bazı dilbilimcilerin kelimenin "n-v-s" (hareket etmek, salınmak) kökünden geldiğini ve insanın fiziksel hareketliliğine atıf yaptığını iddia ettiklerini de aktarır. Râgıb el-İsfahânî kelimenin aslının "ünâs" olduğunu, zamanla başındaki hemzenin düşmesiyle (tahfif) "nâs" halini aldığını belirtir. Ayrıca Râgıb el-İsfahânî, kelimenin n-s-y (unutmak / nisyan) kökünden türemiş olabileceği görüşüne de yer vererek, insanın fıtratındaki ahdi unutma eğilimine etimolojik bir gönderme yapar.

        Batılı araştırmacılardan Arthur Jeffery, Arapça "nâs" veya "insan" kelimesinin tamamen izole bir gelişim göstermediğini, Sami dil ailesinde ortak bir sözcük havuzuna ait olduğunu belirtir. Aramice "enaş" ve İbranice "enoş" kelimeleriyle aynı kökenden gelen bu sözcüğün, bölgedeki ortak dilsel hafızanın bir parçası olduğunu savunur. Kavramın Kur'an'daki anlamsal çerçevesini inceleyen Toshihiko Izutsu ise "nâs" kelimesinin genellikle özel bir ahlaki yücelik veya dini mertebe ifade etmediğini, daha ziyade sıradan halk kitlelerini, inanan-inanmayan ayrımı yapılmaksızın nötr bir biyolojik ve toplumsal insanlık durumunu tanımlamak için kullanıldığını analiz eder. Bu bağlamda ayetteki kullanım, hesabın istisnasız tüm insanlık havuzunu kapsadığını gösterir.

        hisâbuhum (حِسَابُهُمْ)

        h-s-b (ha-sin-be) kökünden türeyen "hisâb" kelimesi ve sonuna eklenen "-hum" (onların) muttasıl zamirinden oluşur. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "saymak, hesaplamak, bir şeyin miktarını bilmek ve niceliksel bir sonuca varmak" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin etimolojik olarak saymak ve birikmek anlamlarından yola çıkarak, dini bağlamda amellerin ilahi bir kayıt altında tutulması, tek tek sayılması ve ahiret gününde bu amellerin karşılığının adaletle verilmesi sürecini ifade ettiğini belirtir. Ona göre buradaki hesap, sadece matematiksel bir işlem değil, ahlaki bir yüzleşmedir.

        Kelimenin kökeni ve kültürel arka planı üzerine yoğunlaşan Arthur Jeffery, "hesap" kavramının Aramice/Süryanice "huşbana" kelimesinden türediğini ve erken dönemdeki ticari ilişkiler ağı üzerinden Arapçaya geçtiğini iddia eder. Jeffery'ye göre ticari bir terim olan bu kelime, Kur'an tarafından eskatolojik (ahiret ve yargı) bir bağlama taşınarak dönüştürülmüştür. Bu analizi Kur'an'ın ilk muhataplarının sosyolojisi üzerinden okuyan Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke toplumunun ticaretle uğraşan bir toplum olduğuna dikkat çeker. Öztürk'e göre Allah, ahiretteki soyut yargılama sürecini, muhataplarının günlük hayatta çok iyi bildiği ve zihinsel olarak aşina olduğu ticari terminoloji (hesap, mizan, tartı, kar, zarar) üzerinden somutlaştırarak anlatmış, böylece verilmek istenen mesajın etkisini ve anlaşılırlığını en üst düzeye çıkarmıştır.

        gafletin (غَفْلَةٍ)

        g-f-l (ğayn-fe-lam) kökünden türeyen bu kelime, sözlükte dalgınlık, dikkatsizlik ve bir şeyi unutmak anlamlarına gelir. İbn Fâris, kökün etimolojik temelinin "bir şeyi örtmek, gizlemek, bir nesnenin veya gerçeğin üstünü kapatarak ona karşı dikkatsiz kalmak" olduğunu vurgular. Râgıb el-İsfahânî, gafleti insanın idrak eksikliği olarak tanımlar ve bunun, kişinin nefsini uyarıcı şeylerden uzak tutması, bilmesi gereken bir gerçeği umursamazlık veya dikkatsizlik sonucu göz ardı etmesi hali olduğunu analiz eder. Ona göre bu durum sıradan bir unutkanlık değil, iradi bir terk veya zihinsel bir boş vermişliktir.

        Kelimenin Kur'ani bağlamdaki anlambilimsel derinliğini inceleyen Toshihiko Izutsu, gafleti sadece bir bilgisizlik hali olarak değil, insanın Allah'ın varlıktaki ayetlerine karşı sergilediği bilişsel bir körlük ve varoluşsal bir uyuşukluk olarak tanımlar. Izutsu'ya göre gafil insan, gerçeği bilmeyen değil, gerçeği bilmeye karşı kayıtsız kalan, manevi algıları kapanmış insandır. Benzer şekilde kavramı felsefi ve ontolojik bir düzlemde ele alan Dücane Cündioğlu, gafleti "ontolojik bir unutuş" hali olarak yorumlar. İnsanın hakikate karşı gözlerini kapaması, dünyevi meşgalelere ve illüzyonlara dalıp varlığın asıl kaynağını unutması, uyanıklık halini yitirerek bir tür manevi uyku durumuna geçmesi olarak analiz eder.

        mu'ridûn (مُعْرِضُونَ)

        a-r-d (ayn-ra-dad) kökünden if'âl babında türeyen ism-i fâil formunda bir kelimedir ve "yüz çevirenler" anlamına gelir. İbn Fâris, "a-r-d" kökünün etimolojik olarak "bir şeyin eni, genişliği veya bir şeyin yan tarafı" anlamına geldiğini söyler. Buradan hareketle "i'râz" eyleminin, mecazi bir geçişle kişinin bir şeye yanını dönmesi, yüzünü başka tarafa çevirmesi ve ondan uzaklaşması anlamını kazandığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin yüz çevirmek, ilgilenmemek ve arka dönmek anlamlarına geldiğini, söz konusu ayet bağlamında insanın, kendisine sunulan ilahi mesaja ve hakikate sırtını dönmesi şeklinde gerçekleşen eylemsel bir reddedilişi ifade ettiğini açıklar.

        Bu kavramın teolojik ve psikolojik boyutunu değerlendiren Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'daki "i'râz" kavramının basit ve pasif bir ilgisizlikten ibaret olmadığını vurgular. Kılıç'a göre bu durum, insanın hakikatin uyarıcı çağrısına karşı kendi iç dünyasında geliştirdiği aktif bir psikolojik savunma, bilinçli bir reddetme ve kaçış mekanizmasıdır. Diyanet İslam Ansiklopedisi de i'râz kelimesini dini terminoloji çerçevesinde analiz ederek, bu eylemin Hakk'ın tebliğine karşı bilerek kulak tıkamak, tebliğ edilen gerçekleri görmezden gelerek o gerçeklere inatla sırt çevirmek şeklinde tanımlandığını aktarır. Bu kelime, bir önceki "gaflet" halinin davranışsal ve tutumsal bir dışavurumu olarak ayette yer almaktadır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X