Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 65. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 65. Ayet

    قُلْ هُوَ الْقَادِرُ عَلٰٓى اَنْ يَبْعَثَ عَلَيْكُمْ عَذَاباً مِنْ فَوْقِكُمْ اَوْ مِنْ تَحْتِ اَرْجُلِكُمْ اَوْ يَلْبِسَكُمْ شِيَعاً وَيُذ۪يقَ بَعْضَكُمْ بَأْسَ بَعْضٍۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul huve-lkâdiru ‘alâ en yeb’aśe ‘aleykum ‘ażâben min fevkikum ev min tahti erculikum ev yelbisekum şiye’an ve yużîka ba’dakum be/se ba’d(in)(k) unzur keyfe nusarrifu-l-âyâti le’allehum yefkahûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Allah size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi muhalif gruplara ayınp birbirinize güçlerinizin acısını tattırmaya kadirdir. Bak, anlasınlar diye ayetlerimizi nasıl açıklıyoruz!

      Gökten ve Yerden Gelen Azap

      De ki: Allah size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye ya da sizi muhalif gruplara ayırıp birbirinize güçlerinizin acısını tattırmaya kadirdir. Bu ayetin kimler hakkında nazil olduğu ihtilaflıdır. Bazıları Arap müşrikleri hakkında nazil oldu demiştir. Bu, Ebu Bekir el-Esamm'ın sözüdür, çünkü bu ayet, şirk hakkında nazil olan "De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem", "De ki: Ne dersiniz; eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör ederse ... " ve "O, kullarının üstünde yegane kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler. Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler" mealindeki ayetlerin arkasından gelmiştir. Bu ayetlerin hepsi şirk ehli hakkında nazil olmuştur. Yukarıdaki ayet de onlar hakkında gelmiştir, zira onların hemen arkasından zikredilmektedir. Ayrıca Ehl-i Kitap hakkındaki birkaç ayet müstesna En'am suresinin büyük bir bölümü şirk ehline karşı deliller getirmektedir. Maide suresinin büyük çoğunluğu ise Ehl-i Kitab'a deliller getirmekte, orada "De ki: Ey Ehl-i Kitap!. .. " diye başlayan ayetler bulunmaktadır. Yukarıdaki ayetin müslümanlar hakkında geldiğini söyleyenler de vardır, bu Ubey b. Kab'ın (r.a.) görüşüdür. Ona göre burada dört şey zikredilmektedir ki, bunların iki tanesi Resulullah'ın (s.a.) vefatından sonra gerçekleşmiştir; biri muhalif gruplara ayırmak, diğeri de onlara güçlerinin acısını tattırmaktır. Muhalif gruplara ayırmaktan maksat, farklı arzu ve isteklerdir. Birbirinize güçlerinizin acısını tattırmak mealindeki beyanla da silah kuşanmaları ve birbirlerini öldürmeleri kastedilmiştir. Bu iki şey, müslümanlar arasında gerçekleşmiştir. Diğer ikisi de mutlaka gerçekleşecektir.

      Bazıları da şöyle demişlerdir: İkisi Ehl-i Kitap'tan müşrik olanlar hakkında, diğer ikisi de müslümanlar hakkındadır. Bu da Hasan-ı Basri'nin sözüdür, o şöyle demiştir: Müslümanlar arasında çeşitli heva ve hevesler ile adam öldürme ve fitne olayları ortaya çıkmıştır. Ehl-i Kitap'tan müşrik olanlar hakkındaki iki şey ise yere batmak ve gökten taş yağmasıdır.

      Sonra Size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermek ya da sizi muhalif gruplara ayırıp birbirinize güçlerinizin acısını tattırmak ilahi kelamındaki azap ile neyin kastedildiği konusunda da farklı görüşler bulunmaktadır. İbn Abbas'ın (r.a.) Üstünüzden azap göndermek mealindeki beyanla yöneticileriniz tarafından azaba uğratılmak, Ayaklarınızın altından azap göndermek anlamındaki cümle ile de sefılleriniz ve alçaklarınız yoluyla azap edilmek kastedilmektedir, dediği rivayet edilmiştir; zira fitne ve benzeri şeylerin ateşi, ancak zalim yöneticiler ve onların tabileri tarafından tutuşturulur. Sizi muhalif gruplara ayırmak mealindeki ifadeyle çeşitli heva ve hevesler, Birbirinize güçlerinizin acısını tattırmak mealindeki beyanla da öldürmek ve şiddet kullanmak suretiyle birbirlerine musallat olmaları kastedilmiştir.

      Bu ayetin müşrikler hakkında geldiğini söyleyenler de şöyle derler: Müşrik grupları arasında bunların hepsi de gerçekleşmiştir. Üstlerinden gelen azap, Lılt kavmine yapıldığı gibi gökten taş yağdıran kasırgadır. Ayaklarının altından gelen azap, Karun ve yandaşlarına yapıldığı gibi yere batırmaktır. Gruplara ayırmak, fırkalara ve çeşitli fraksiyonlara bölünmektir; yahudiler ve hıristiyanlar çeşitli gruplara ayrılmışlardı, yahudiler kendi içlerinde, hıristiyanlar da kendi içlerinde çeşitli mezheplere ayrıldılar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Onların arasına kıyamete kadar sürecek düşmanlık ve kin saldık''. 'Aralarına kıyamet gününe kadar sürüp gidecek olan kini ve düşmanlığı soktuk". Birbirinize güçlerinizin acısını tattıracak mealindeki cümleden maksat savaş ve muharebedir. Hasan-ı Basri'nin, müslümanlar arasında çeşitli heva ve hevesler ile savaş ve kıtal olayları ortaya çıkmıştır, yere batmak ve gökten taş yağması olayı ise görülmemiştir, bunlar müşriklerde görülmüştür, dediğini daha önce kaydetmiştik.

      Üstünüzden azap göndermek. Bu beyanın, gökten üzerinize azap yağdırabilir anlamına gelmesi de muhtemeldir, çünkü onlar göğü Allah'ın yükselttiğini kabul ediyorlardı, yükseltmeye kadir olanın oradan bazı şeyler göndermeye de kudreti var demektir. Yahut ayaklarınızın altından azap göndermek mealindeki beyanla yerin göçmesi ve insanları yutması kastedilmiş olabilir, zira insanlar yeryüzünü Allah'ın yaydığını kabul ediyorlardı, bir şeyi yaymaya kadir olan onu göçürmeye ve üstündekileri içine geçirmeye de kadirdir.

      Bak, ayetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Bu beyan hakkında şöyle denilmiştir: İyi düşünen herkes anlasın diye biz ayetlerimizi tekrar tekrar getiriyoruz. Yahut şöyle deriz: Herkes doğru ve gerçek olduğunu ve Allah'tan geldiğini anlasın diye ayetlerimizi nasıl açıklıyoruz! Buradaki Anlasınlar diye mealindeki beyana çeşitli anlamlar verilebilir: [Birincisi] , iyi anlamaları için bunları açıkladı anlamına gelebilir, bu takdirde hitap özellikle müminleredir. İkincisi, Anlasınlar diye, yani onları anlamaya mecbur etmek için, Allah'ın herkesi anlamaya zorlamak için. Fakat yine de anlamayanlar, küçümseme nazarıyla baktıkları için anlamamaktadır. Üçüncüsü, Ayetlerimizi açıklıyoruz, yani onları peygambere açıklıyoruz ki, o da insanlara bunları anlamaları ümidiyle tebliğ etsin! Yani insanlar düşünürlerse anlamaları için ... Cenab-ı Hak ayette belki ve umulur ki anlamına gelen "lealle" (لعل) kelimesini kullanmaktadır, çünkü insanlardan bir kısmı anlamakta, ama bir kısmı anlamamaktadır.

      Mutezile ve İnsanların Fiilleri

      Sizi muhalif gruplara ayırıp birbirinize güçlerinizin acısını tattırmaya kadirdir ilahi beyanı, MCıtezile'nin iddiasını nakzetmektedir. Biz biliyoruz ki, adam öldürmek, savaşmak ve muhtelif heva ve heveslerin peşinden gitmek, yaratıklar tarafından işlenen gerçek fiillerdir, fakat Cenab-ı Hak bunu kendi zatına nispet etmektedir; bu, insanların fiillerini Allanın yarattığına işaret eder. Gerçek, Mûtezile'nin, Allah bunu yapamaz diye iddia ettiği gibi değildir. Keza onları çeşitli gruplara ayırmayı da Allanın ayette kendi zatına nispet etmesi de onların iddialarını reddetmektedir. Çünkü onlar, insanlar farklı gruplara ayrılırlar diyorlar, fakat Cenab-ı Hak onları muhtelif gruplara kendisinin ayırdığını haber vermektedir. Bu ayet, Mutezile'nin iddiasını açık bir şekilde nakzetmektedir. Çünkü Allah, kendi güçlerinin acısını onlara tattıracağım haber vermektedir, fakat onlar bunu Allah tattıramaz, alemlerin Rabb'inden bağımsız olarak bunu öldüren, döven veya azap eden kişi tattırmaktadır, diyorlar. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor: "Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın". Halbuki MUtezile, onları Allah cezalandırmıyor, yaratıklar cezalandırıyor diyorlar. Cenab-ı Hak ''Allah ya katından bir bela gönderecek veya sizin cezanızı bizim elimizle verecektir" buyurmakta, fakat onlar Allah, bizi müminlerin eliyle cezalandıramaz, demektedirler. Bu ise, ayetin görünen anlamını reddetmek ve onu terk edip uzaklaşmak demektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Kâdiru (الْقَادِرُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "k-d-r" kökünün sözlükte bir şeyin miktarını, ölçüsünü belirlemek, ona gücü yetmek ve bir eylemi tam zamanında/dozunda gerçekleştirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kudret" sıfatını Allah'a atfedildiğinde, eylemi gerçekleştirmesinin önünde hiçbir ontolojik engelin bulunmaması ve mutlak iradesini dilediği "ölçüde" (kaderde) uygulayabilmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette "O, tek güç yetirendir" (Hüvel-kâdiru) şeklinde tahsis/hasr kalıbıyla kullanılmasının diyalektik yönünü tahlil eder. Müşriklerin alaycı bir şekilde "azap neden gelmiyor?" beklentilerine karşı; azabın gecikmesinin ilahi bir acziyet olmadığını, aksine azabı gökten, yerden veya içeriden dilediği an tetikleyebilecek mutlak "güç ve ölçü" sahibinin sadece Allah olduğunu sabitleyen bir meydan okuma olduğunu vurgular.

        Yeb'ase (يَبْعَثَ)

        İbn Fâris, "b-a-s" kökünün temelinde durağan olanı harekete geçirmek, uyandırmak, kışkırtmak ve bir görevle göndermek anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ba's" eylemini, uyku veya potansiyel (pasif) halinde duran bir durumu, ilahi iradeyle aktif ve yıkıcı bir eyleme dönüştürmek olarak açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, azabın kör bir doğa olayı olarak "düşmesi/yağması" yerine, doğrudan "gönderilmesi" (yeb'ase) fiiliyle kullanılmasını değerlendirir. Bu fiilin, fırtına, deprem veya toplumsal krizlerin rastgele kaotik olaylar olmadığını; ilahi adalet mekanizması tarafından muhatabını bulmak üzere "vazifelendirilip harekete geçirilmiş" ontolojik elçiler (uyarıcı cezalar) olduğunu gösterdiğini tahlil eder.

        Fevkaküm (فَوْقِكُمْ)

        İbn Fâris, "f-v-k" kökünün sözlükte üstünlük, yücelik ve fiziksel/mekansal olarak yukarıda olma anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "fevk" kavramını bağlamsal olarak açıklar; bunun gökten inen sarsıcı doğa olayları (taş yağmuru, kasırga) olabileceği gibi, mecazi olarak toplumun üst tabakasından (yöneticilerden ve elitlerden) gelen zalimce baskılar da olabileceğini belirtir. Toshihiko Izutsu, ayette kurulan uzamsal (mekansal) kuşatılmışlığın felsefesini inceler. İnsanın başını kaldırdığında kendini güvende hissettiği ve sonsuzluğuna sığındığı o açık uzay boşluğunun (gökyüzünün), yaratıcının komutuyla aniden bir tehdit ve yok oluş merkezine dönüşmesinin, insanın doğa karşısındaki ontolojik çaresizliğini ifşa ettiğini aktarır.

        Tahti Erculiküm (تَحْتِ أَرْجُلِكُمْ)

        İbn Fâris, "t-h-t" kökünün alt, zemin ve aşağı; "r-c-l" kökünün ise ayak anlamına geldiğini belirtir. Patricia Crone, bu ifadeyi Geç Antik Çağ'ın felaket okumaları üzerinden değerlendirir; bunun sadece deprem ve sel gibi jeolojik afetleri değil, aynı zamanda toplumun "alt/ayak tabakası" sayılan kölelerin veya avamın, mevcut statükoya ve aristokrasiye karşı başlatacağı o yıkıcı sosyal isyanları da kapsayan geniş bir sosyo-politik felaket metaforu olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu zıtlığın taşıdığı psikolojik dehşete dikkat çeker. Ayakların altı, insanın yeryüzünde yerçekimine güvenerek en sağlam hissettiği, üzerinde kibirle (müstekbirce) yürüdüğü mutlak zeminidir. O sağlam zeminin (güvenlik alanının) çökmeye başlaması, inkarın dayandığı kibir kalesinin temellerinden sarsılmasıdır.

        Yelbisaküm (يَلْبِسَكُمْ)

        İbn Fâris, "l-b-s" kökünün etimolojik tabanında giydirmek, örtmek anlamlarının yanı sıra, iki veya daha fazla şeyi birbirinden ayırt edilemeyecek şekilde birbirine karıştırmak (iltibas) anlamının bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "lebs/iltibas" eylemini entelektüel ve sosyolojik bir boyutta tanımlar; hak ile batılın, doğru ile yanlışın, dost ile düşmanın sınırlarının birbirine geçmesi; toplumun zihinsel bir kaos yaşayarak ortak aklını, yönünü ve karar alma yetisini tamamen yitirmesi durumudur. Angelika Neuwirth, kelimenin ayetteki işlevini analiz eder. Gökten ve yerden gelen dışsal (fiziksel) afetlerden sonra "veya sizi birbirinize karıştırması/kaosa sürüklemesi" tehdidinin eklenmesinin; kimlik karmaşasının ve toplumsal fay hatlarının kırılarak ortak inancın çökmesinin (iltibas), en az doğa olayları kadar yıkıcı bir "içsel kıyamet" olarak sunulduğunu vurgular.

        Şiya'an (شِيَعًا)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "şîa" sözcüğünün "ş-y-a" kökünden türediğini; yayılmak, dağılmak ve birinin peşinden takılıp giderek fırkalara/gruplara ayrılmak anlamlarına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, şîa kavramını, belirli bir ideolojiye, çıkara veya lidere körü körüne (taassupla) uyan, diğer gruplara karşı öfkeyle bilenen ve tevhidi (bütünlüğü) parçalayan hizipler olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, kökeninde de mezhepleşme, kutuplaşma ve hizip (sectarianism) anlamı taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik sosyolojisini tahlil eder. Kur'an'ın; bir toplumun ortak değerlerini yitirerek birbirine düşman kamplara, partilere veya hiziplere (şialara) bölünmesini, sıradan bir sosyolojik süreç olarak değil, inkar ve zulmün ürettiği "en ağır ilahi azap/ceza" türlerinden biri olarak kodladığını bu kelime üzerinden vurgular.

        Yüzîka (يُذِيقَ)

        İbn Fâris, "z-v-k" kökünün sözlükte dil ile bir şeyin tadına bakmak, onun etkisini ve mahiyetini doğrudan deneyimlemek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "tatmak" eylemini mecazi bir derinlikle tanımlar; bir acının, felaketin veya cezanın dışarıdan izlenen bir bilgi nesnesi olmaktan çıkıp, bizzat bedenin ve ruhun tüm hücrelerinde (sinir uçlarında) en can yakıcı haliyle, içselleştirilerek yaşanması durumudur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi tasvir gücünü inceler. Sosyal felaketin (iç savaşın) yıkıcılığının "tattırılma" fiiliyle aktarılmasının; şiddetin salt teorik bir haber olmadığını, o hizipleşen insanların kardeş kanını ve yıkımı bizzat kendi boğazlarında acı bir zehir gibi hissedeceklerini resmeden muazzam bir psikolojik betimleme sanatı olduğunu ifade eder.

        Be'se (بَأْسَ)

        İbn Fâris, "b-e-s" kökünün etimolojik tabanında şiddet, kahredici zorluk, tahammülü aşan eziyet ve acımasız savaş anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "be's" kavramını, insanın insana uyguladığı kanlı şiddet, sosyal yıkım ve karşılıklı katliam hali olarak açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "bazınızın şiddetini (be'sini) bazınıza tattırması" (yüzîka ba'daküm be'se ba'd) şeklindeki eşsiz sosyolojik formülün taşıdığı felsefeyi değerlendirir. Toplumların helak olması için illa gökten taş yağmasına gerek olmadığını; ahlakı, adaleti ve tevhidi terk eden bir toplumun, içindeki o dizginlenemez kibir, nefret ve hizipler (şialar) sebebiyle eninde sonunda birbirini keseceğini ve kendi kıyametini kendi elleriyle koparacağını bildiren şaşmaz bir toplumsal çöküş (sünnetullah) yasası olduğunu tahlil eder.

        Nusarrifu (نُصَرِّفُ)

        İbn Fâris, "s-r-f" kökünün sözlükte bir şeyi çevirmek, yönünü değiştirmek, halden hale sokmak ve evirip çevirmek anlamlarını taşıdığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "tasrif" eylemini, bir hakikati muhatabın zihnine kalıcı olarak yerleştirebilmek için, konuyu farklı misallerle, farklı açılardan ve zengin bir üslupla defalarca sunmak (çeşitlendirmek) olarak tanımlar. Angelika Neuwirth, kavramı Kur'an'ın retorik ve ikna (argümantasyon) stratejisi bağlamında okur. Yaratıcının ayetleri statik bir liste halinde değil, "tasrif" sanatıyla (hem uzamsal felaketler hem de sosyolojik iç savaş uyarıları gibi bambaşka perspektiflerle) evirip çevirerek sunmasının, inkarcı aklın saklanabileceği tüm mazeret kapılarını kapatan usta işi bir hitabet mimarisi olduğunu belirtir.

        Yefkahûn (يَفْقَهُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "f-k-h" kökünün temelinde bir şeyi yarmak, kabuğunu açıp içindeki asıl çekirdeğe/manaya ulaşmak ve bir meseleyi derinlemesine, asıl maksadıyla kavramak anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "fıkıh" kavramını sıradan bir duyma veya bilme (ilm) eyleminden ayırır; ona göre fıkıh, bilinen ve görünen (zahir) bir olaydan hareketle, görünmeyen (batın) asıl gerçeğe ve ilahi yasaya ulaşmak, o olayın arkasındaki felsefi mesajı çözmektir. Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki (fasıla) bu kelimenin taşıdığı epistemolojik hedefi analiz eder. Müşriklerin yüzeysel bir gözle baktığında sadece siyasi bir çatışma, talihsiz bir savaş veya rastgele bir doğa olayı olarak okuduğu helak süreçlerinin; aslında ilahi yasanın işleyişi olduğunu kalple "idrak etme, o kabuğu kırıp içindeki teolojik cezayı anlama" (fıkıh) eylemi olduğunu; dinin amacının sadece inandırmak değil, evreni bu derinlikle okuyabilen "fakih" (kavrayan) bir bilinç inşa etmek olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X