Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 63. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 63. Ayet

    قُلْ مَنْ يُنَجّ۪يكُمْ مِنْ ظُلُمَاتِ الْبَرِّ وَالْبَحْرِ تَدْعُونَهُ تَضَرُّعاً وَخُفْيَةًۚ لَئِنْ اَنْجٰينَا مِنْ هٰذِه۪ لَنَكُونَنَّ مِنَ الشَّاكِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul men yuneccîkum min zulumâti-lberri velbahri ted’ûnehu tedarru’an ve ḣufyeten le-in encânâ min hâżihi lenekûnenne mine-şşâkirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      63. De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır?" O'na açık gizli yalvararak, 'Eğer bizi bundan kurtarırsa andolsun şükredenlerden olacağız' diye dua edersiniz.

      64. De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız.


      De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? Bu ifade bir emir değil, delil getirmek anlamındadır. Nitekim başka bir ayette Cenab-ı Hak "De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da öncekilerin akıbeti nice oldu bir bakın!" diye buyurmaktadır. Bu beyan, yeryüzünde yürüyün anlamında bir emir değildir, ama sizden öncekilerin peygamberleri yalanlamaları yüzünden ne hale geldiklerini ve başlarına nelerin geldiğini onların izlerine ve kalıntılarına bakarak ibret alın, anlamına gelir. Buna göre Cenab-ı Hak Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? buyurarak, o insanların taptıkları ilahları hakkında delil getirmelerini istemektedir; sizi bu halden Allah'tan başka taptığınız, ilah ve Rab olmak konusunda Allah'a ortak koştuğunuz tanrılarınız mı, yoksa sizleri yaratan Allah mı kurtaracak? Sonra Allah De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır buyurarak onları, bizi bu sıkıntılardan kurtaracak olan O'dur, demeye zorlamaktadır. Sizi ondan kurtaracak olan taptığınız ilahlarınız değil de Allah olduğuna göre, her türlü sıkıntıdan ve zorluktan sizi kurtaracak olan da O'dur. De ki: Karanın ve denizin karanlıklarından sizi kim kurtarır? ilahi kelamı, karanın ve denizin karanlıklarından sizi kurtaracak hiç kimse yoktur anlamına da gelebilir. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayet-i kerimede "Daha zalim kimdir?" buyurmakta, bununla da daha zalim kimse yoktur anlamını kastetmektedir. Sonra siz, kendinizin helak olmasından korktuğunuz gibi ilahlarınızdan da korkuyorsunuz, halbuki sizi ondan ve her türlü sıkıntıdan kurtaracak hiç kimse yoktur. Ebu Bekir el-Keysani şöyle demiştir: Onlar dünyada kendilerini bütün bunlardan kurtaracak olanın, sahip oldukları her şeyi kendilerine verenin Allah olduğunu, getirilen delillerden biliyorlardı. Fakat ahirette Allah'ın kendilerini kurtaracağını ve helak edeceğini anlamıyorlardı. Gerçek olan budur, onlar dünyada Allah'ı biliyorlar, ama ahiret hayatı için O'nu tanımıyorlardı.

      Karaların ve Denizlerin Karanlıkları

      Sonra karanın ve denizin karanlıklarından maksadın ne olduğu konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demişlerdir: Ayetteki "zulumat" (ظُلُمَات) kelimesi, hayatın seyrinde karada ve denizde karşılaşılan zorluklar ve sıkıntılar anlamına gelir. Bazıları da "zulumat" (ظُلُمَات) karanlıklar demektir, der, çünkü denizlerin ve sahraların bölümleri ancak gökyüzünün yol gösteren alametleriyle kat edilir. Gökyüzü karanlık olunca onlar da şaşar kalırlar, nereye gideceklerini ve hangi yolu takip edeceklerini bilemezler. İşte o zaman açık gizli yalvararak Allah'a dua ederler. Hasan-ı Basri de şöyle der: Bu ayette geçen "tadarrun" (تَضَرُّعًا) kelimesi, yüksek sesle yapılan dua anlamına gelir, "hufye" (خُفْيَةً) kelimesi de gizlice yapılan dua demektir, gizli olmak anlamına gelen "ıhfa' (إِخْفَاء) mastarından gelmektedir. İbn Mesıld'un (r.a.) kıraati "ted'ılnehıl tadarruan ve hifeh" (تدعونه تضرعا وخيفة) şeklindedir, buna göre fiil korku anlamına gelen "havf" (خَوْف) kökünden gelmektedir. Kelbi de şöyle söyler: Allah'a sessiz, sakin ve tazarru ile dua ederler.

      Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun şükredenlerden olacağız. Ebıl Bekir şöyle dedi: Şükredenlerden olacağız cümlesi, şükrü senden başkasına yönlendirmeyeceğiz anlamına gelir. Buradaki şükür kelimesi ile de tevhit kastedilmektedir. Yani Eğer bizi bundan kurtarırsan andolsun ki bundan sonra senin birliğini kabul eden muvahhidlerden olacağız. Onlar o sıkıntılı dönemde Allanın birliğini kabul ediyorlar, ama ondan kurtulduklarında ilah olmakta başkalarını Allah'a ortak koşuyorlardı. Görmez misin ki Cenab-ı Hak, De ki: Ondan ve bütün sıkıntılardan sizi Allah kurtarır. Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız, buyurmaktadır?

      Sonra siz yine O'na ortak koşarsınız. Yani taptığınız putların size hiçbir fayda veremediğini ve sizi Allah'a yaklaştırmadığını anladıktan sonra da yine şirke dönersiniz. Allah burada kendilerine hiçbir fayda veremediğini ve hiçbir zararı da defedemediklerini bildikleri putlara tapmak suretiyle onların akılsızca davrandıklarını hatırlatmaktadır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yüneccîküm (يُنَجِّيكُم)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "n-c-v" kökünün etimolojik olarak bir şeyden sıyrılmak, selamete çıkmak ve seli/tehlikeyi aşmayı sağlayan yüksek tepe (necve) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "necat" eylemini, dar, boğucu ve yok edici bir durumdan sıyrılıp ontolojik bir güvenliğe ulaşmak olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, cahiliye aklının kriz anı psikolojisini incelerken bu eylemin gücünü analiz eder. Doğanın mutlak ve yıkıcı gücü karşısında sahte ilahların (putların) yetki alanının tamamen sıfırlandığını; insanın tüm kibrini yitirerek sadece yegane kurtarıcıya (Allah'a) sığınmak zorunda kaldığı o çaresiz fıtrat anını detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan muhatabın zihnine hitap eden bir soru kalıbıyla ("Sizi kim kurtarır?") gelmesindeki pedagojik vuruculuğu değerlendirir. Bu sorunun, müşrik aklını kriz anındaki kendi çaresizliği, korkusu ve teolojik iki yüzlülüğü ile aniden yüzleştiren, kaçış yollarını kapatan felsefi bir sorgulama hamlesi olduğunu vurgular.

        Zulumât (ظُلُمَاتِ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün temelinde ışığın (nurun) mutlak yokluğu, zifiri karanlık ve bir şeyin üzerinin tamamen örtülmesi anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, karanlık kavramının çoğul (zulumât) kalıbıyla kullanılmasını bağlamsal olarak açıklar; bunun sadece fiziksel bir ışıksızlık (gece, fırtına bulutları veya dalgalar) değil, aynı zamanda insanın iç dünyasını saran derin bir korku, ümitsizlik ve psikolojik boğulma hali olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi gücünü analiz eder. Çoğul formun, insanın yön duygusunu, kontrolünü ve rasyonel aklını tamamen yitirdiği; doğa olaylarının üst üste binerek insanı mutlak bir hiçlik ve ölüm duygusuna hapsettiği o sarsıcı kaotik atmosferi resmeden eşsiz bir tasvir olduğunu aktarır.

        El-Berr (الْبَرِّ)

        İbn Fâris, "b-r-r" kökünün sözlükte genişlik, ferahlık ve enginlik anlamına geldiğini, denizin zıddı olarak uçsuz bucaksız uzanan karaya bu yüzden "berr" denildiğini tespit eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette karanın zikredilmesindeki mekansal kuşatmayı değerlendirir. İnsanın genellikle denizdeyken kendini güvensiz ve tehlikede hissetmesine karşılık; Kur'an'ın karadaki karanlıkları (çöl fırtınaları, ıssızlık, yolunu kaybetme) da mutlak felaket kapsamına alarak, dünyevi hiçbir zeminin (en sağlam ve otonom sayılan karanın bile) ilahi irade dışında bir "güvenlik alanı" sunamayacağını tahlil eder.

        El-Bahr (الْبَحْرِ)

        İbn Fâris, "b-h-r" kökünün yarılmak, genişlemek ve sınırları aşıp taşmak anlamlarına geldiğini, suyun devasa bir alana yayıldığı derinliklere bu kökten isim verildiğini belirtir. Patricia Crone, çöl coğrafyasında yaşayan bir toplum için denizin (bahr) ifade ettiği kozmik dehşeti Geç Antik Çağ bağlamında okur. Denizin, insanın hiçbir otonomisinin kalmadığı, tabiatın insafına terkedildiği, dünyevi statünün, servetin ve kabile gücünün tamamen sıfırlandığı o "mutlak kontrolsüzlük ve kaos" mekanı olarak kurgulandığını ifade eder.

        Tedarru'an (تَضَرُّعًا)

        İbn Fâris, "d-r-a" kökünün temelinde boyun eğmek, küçülmek ve acziyetini ilan etmek anlamlarının yattığını belirtir. (Hayvanın yavrusunun muhtaç bir şekilde anasının memesine sarılması eylemi de bu köktendir). Râgıb el-İsfahânî, "tedarru" eylemini psikolojik bir bağlamda tanımlar; kişinin kibrini ve sosyal maskesini tamamen bir kenara bırakarak, fiziksel olarak sızlanması, yüksek sesle yakarması ve zilletini/acziyetini dışa vurmasıdır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşrik elitlerin kriz anındaki bu hallerinin (tedarru) taşıdığı sosyolojik ironiyi inceler. Şehirde zayıfları ezen, kendilerine yetebildiklerini (müstağni) sanan asilzadelerin, felaket anında bir anda fıtratlarına dönerek zavallı bir şekilde yalvarmalarının; şirkin ürettiği sahte iktidarın ölüm korkusu karşısında ne kadar kırılgan ve temelsiz olduğunu gösteren muazzam bir psikolojik çöküş tablosu olduğunu aktarır.

        Hufyeten (خُفْيَةً)

        İbn Fâris, "h-f-y" kökünün etimolojik tabanında bir şeyi örtmek, gizlemek, dışarıdan görünmez ve duyulmaz hale getirmek anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemi "tedarru" kelimesinin zorunlu bir tamamlayıcısı olarak açıklar; korkunun o kadar şiddetlenmesi ve insanın o kadar tükenmesi durumudur ki, kişinin artık dışarıdan duyulacak bir ses dahi çıkaramayıp, sadece kalbinin en derinlerinden, içsel bir dehşet ve fısıltıyla gizlice yalvarmasıdır. Angelika Neuwirth, ayette "açıktan sızlanarak yalvarma" (tedarru) ile "gizlice/içten yakarma" (hufye) ikilisinin peş peşe gelmesini analiz eder. Bu retorik zıtlığın (merism), insanın şiddetli bir felaket anında verebileceği bedensel, zihinsel ve ruhsal tepkilerin (panikten sessiz şoka kadar) tüm yelpazesini kuşatan eksiksiz bir edebi kurgu olduğunu vurgular.

        Eş-Şâkirîn (الشَّاكِرِينَ)

        İbn Fâris, "ş-k-r" kökünün sözlükte, kendisine yapılan bir iyiliğin ve verilen nimetin değerini bilmek, onu takdir etmek ve eylemle dışa vurmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şükrü felsefi olarak tanımlar; mutlak kurtuluşu vereni (Allah'ı) tanımak, O'na sarsılmaz bir sadakatle bağlanmak ve nimeti O'nun yolunda kullanmaktır. Gabriel Said Reynolds, müşriklerin "Eğer bizi bu tehlikeden kurtarırsa, kesinlikle şükredenlerden olacağız" şeklindeki yeminlerini, politeist aklın "tüccar teolojisi" (transactional theology) üzerinden okur. Onların bu şükür vaadi, ahlaki bir aydınlanma veya kalıcı bir tevhid idraki değil; sadece krizden çıkabilmek için yaratıcıyla yaptıkları geçici, faydacı ve korkuya dayalı bir ölüm-kalım pazarlığıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, insanın fıtri zayıflığına ve nankörlüğüne dikkat çeker. Kriz anında ilahi otoriteye verilen "şükür/iman" sözünün, ayaklar güvenli karaya bastığı anda nasıl hızla unutulduğunu; inkarın (şirkin) rasyonel veya felsefi bir tercih değil, insan konfora ulaştığında nükseden psikolojik bir nankörlük ve hastalıklı bir amnezi (unutkanlık) olduğunu bu kavramsal kurgu üzerinden tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X