ثُمَّ رُدُّٓوا اِلَى اللّٰهِ مَوْلٰيهُمُ الْحَقِّۜ اَلَا لَهُ الْحُكْمُ وَهُوَ اَسْرَعُ الْحَاسِب۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 62. Ayet
Daralt
X
-
Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allaha döndürülürler. Bilesiniz ki hüküm yalnız O'nundur ve O, hesap görenlerin en çabuğudur.
İnsanların Gerçek Sahibi Allah'tır
Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Bütün varlıkların her halükarda Allah'a döndürüleceği ve onların dünyada ve ahirette gerçek sahiplerinin Allah olduğu malum ise de, Cenab-ı Hak burada insanların kendisine döndürüleceklerini ve gerçek sahiplerinin de O olduğunu söylemektedir. Buna benzer başka ayetler de vardır: "Hepsi Allah'ın huzuruna çıkacaklar". "Bugün hükümranlık kimindir? Elbette Allah'ındır!" Dünyada da ahirette de hükümranlık Allah'ındır. Bütün varlıklar her an Allah'ın huzurundadırlar. İnsanlar şüpheci oldukları için Allah onlardan bu şüpheleri kaldırmaktadır, huzuruna çıkmayı ve kendisine döndürülmeyi sadece Allah'a tahsis etmekte ve bunda asla şüphe bulunmadığını söylemektedir. Keza dünyada ve ahirette ve her zaman diliminde hükümranlığı da Allah'a tahsis etmektedir; ama dünyada bazı kişilerin hükümranlık konusunda O'nunla yarıştığını, o gün ise hiç kimsenin bu konuda kendisiyle yarışamayacağını söylemektedir: "Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah'ındır!" İşte İnsanların gerçek sahipleri Allah'tır mealindeki ilahi kelam da böyledir, Allah bütün anlarda zaman ve her türlü ahvalde insanların gerçek sahibidir, fakat onların gerçek sahibi olduğu o anda ortaya çıkacaktır.
Sonra insanlar gerçek sahipleri olan Allah'a döndürülürler. Bu beyan, insanlar Allah'ın vadettiği ve tehdit ettiği şeye döndürülürler anlamına da gelebilir.
Bilesiniz ki hüküm yalnız O'nundur. Bu beyan, ölümün ve hayatın, ruhları almanın ve insanları öldürmenin geciktirilmesi konusunda hüküm yalnız Allah'a aittir anlamına gelebilir. Cehennemde azap etmek, sevap ve ceza vermek konusunda hüküm yalnız O'na aittir anlamına da gelebilir, bunları kendisinden başka ortadan kaldırabilecek hiç kimse yoktur ve hüküm vermekte de hiç kimse O'na karşı gelemez.
Allah Kulların Hesabını Çok Çabuk Görecektir
O, hesap görenlerin en süratlisidir. Hasan-ı Basri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: O, cezayı çabuk verendir, çünkü O ancak azap etmek için hesaba çeker. Nitekim bir hadis-i şerifte "Hesabı tartışılan kişi azaba uğratılır" buyurulmuştur. O, hesap görenlerin en süratlisidir. Çünkü O, ezberden ve düşünerek hesap görmez ve hiçbir şey O'nu meşgul etmez. Halbuki başkaları ezberlerine başvurarak ve düşünerek hesap görürler, üstelik kendilerini meşgul eden şeyler de vardır. Bundan dolayı O, hesap görenlerin en çabuğudur, zira hiçbir şey O'nu meşgul etmez.
Yorumu Yorumla
-
Ruddû (رُدُّوا)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "r-d-d" harflerinin temelinde bir şeyi asıl yerine veya eski haline çevirmek, geri döndürmek ve reddetmek anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "redd" eylemini ontolojik bir döngü olarak tanımlar; varlığın yaratılış (başlangıç) noktasından koptuktan sonra, ölüm aracılığıyla tekrar asıl kaynağına (Allah'a) mutlak ve zorunlu bir şekilde iade edilmesidir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin edilgen (meçhul) kalıbıyla kullanılmasını (ruddû / döndürüldüler) felsefi bir bağlamda değerlendirir. Dünyada kendi başlarına buyruk olduklarını ve iradelerini putlaştırdıklarını sanan insanların, ölüm elçileri (melekler) geldiğinde hiçbir mukavemet gösteremeksizin, tamamen pasif, çaresiz ve sürüklenen nesneler gibi o mutlak yargı merciine "döndürülmelerindeki" o ezici ilahi otoriteyi bu fiil üzerinden tahlil eder.
Mevlâhümü (مَوْلَاهُمُ)
İbn Fâris, "v-l-y" kökünün sözlükte iki şeyin aralarında hiçbir boşluk veya yabancı madde kalmayacak şekilde yan yana gelmesi, bitişik olması ve birbirine omuz vermesi anlamına geldiğini kaydeder. Bu yakınlıktan doğan koruyuculuk ve otorite sebebiyle efendiye/koruyucuya "mevlâ" denmiştir. Râgıb el-İsfahânî, "mevlâ" kavramını, inanç ve teslimiyet kastıyla kurulan sarsılmaz bir himaye, sevgi ve yönetim bağı olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, Süryanicedeki "malyā" ve Aramicedeki benzer formlarıyla ortak bir dilbilimsel akrabalığa sahip olduğunu, bölgenin monoteistik/hukuki lügatinde "koruyucu patron ve efendi" anlamında kullanıldığını kanıtlarıyla sunar. Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ ve cahiliye toplumunun sosyo-politik yapısı (civar/himaye sistemi) üzerinden okur. Dünyada kendilerine sahte koruyucular (veliler/mevlâlar) edinen müşriklerin, öldükten sonra "gerçek mevlâları" olan Allah'ın huzuruna çıkarılmalarının; kabilevi patronaj sisteminin ahirette tamamen çöktüğünü ve insanın sadece yegane yaratıcının himayesine/yargısına muhtaç kaldığını ilan eden sarsıcı bir teolojik devrim olduğunu ifade eder.
El-Hakkı (الْحَقِّ)
İbn Fâris, "h-k-k" kökünün etimolojik tabanında değişmezlik, sabitlik, kesinlik ve bir şeyin yerli yerine sağlamca oturması anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "hak" kavramını, batılın (sahte, uçucu ve temelsiz olanın) mutlak zıddı olarak; varlığı kendinden olan, yok olması imkansız, nesnel ve şaşmaz gerçeklik olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi ve varlık felsefesinde (epistemoloji/ontoloji) bu kelimenin taşıdığı diyalektik gücü inceler. Mevlâ kelimesinin "el-Hak" sıfatıyla tamlanması (mevlâhümül hakk / onların gerçek, hak olan mevlâsı); müşriklerin dünyada sığındıkları putların, siyasi elitlerin veya servetin "batıl" (kurgusal ve geçici) olduğunu, tek kalıcı ve ontolojik olarak sağlam otoritenin Allah olduğunu belirten muazzam bir varoluşsal ayrımdır (furkan).
El-Hukmü (الْحُكْمُ)
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün sözlükte engellemek, alıkoymak ve düzeltmek anlamına geldiğini belirtir. Atın ağzına takılan ve onu hırçınlıktan alıkoyarak yönlendiren demir gem'e de (hakeme) bu kökten isim verilmiştir. Buradan hareketle hüküm; kaosu durduran, sınırı çizen ve adaleti tesis eden kesin karardır. Râgıb el-İsfahânî, hüküm kavramını, bir durum hakkında kesin, bağlayıcı ve iptal edilemez nihai kararı vermek olarak felsefi bir zeminde açıklar. Gabriel Said Reynolds, "hüküm" kelimesini Geç Antik Çağ'ın eskatolojik (ahiret eksenli) edebiyatı ve kozmik mahkeme (Last Judgment) tasavvuru bağlamında değerlendirir. Ayette "Dikkat edin, hüküm yalnızca O'nundur" (elâ lehül hukmü) şeklindeki tahsis (sınırlandırma) vurgusunun; ilahi mahkemede hiçbir meleğin, şefaatçinin veya dünyevi elitin yargıya müdahale edemeyeceğini, karar alma yetkisinin mutlak ve bölünmez bir şekilde yaratıcıya ait olduğunu sabitleyen katı bir monoteistik ilke olduğunu belirtir.
Esrau (أَسْرَعُ)
İbn Fâris, "s-r-a" kökünün asıl anlamının yavaşlığın ve gecikmenin zıddı olarak hız, çabukluk ve bir eylemi anında gerçekleştirmek olduğunu kaydeder. İsm-i tafdil (üstünlük) kalıbı olan "esrau", bu hızın kıyaslanamaz zirvesini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, Allah'a atfedilen bu hız/çabukluk sıfatının fiziksel bir mekan veya zaman hareketi olmadığını; O'nun iradesinin gerçekleşmesi ile eylemi arasında hiçbir zaman farkının, aracının veya bekleyişin (nedensellik sürecinin) bulunmadığını açıklayan ontolojik bir sürat olduğunu tanımlar.
El-Hâsibîn (الْحَاسِبِينَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "h-s-b" kökünün temelinde saymak, miktarını belirlemek, hesap etmek ve kafi (yeterli) gelmek anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "hisap" kavramını hesap günü bağlamında; insanın dünyadaki tüm düşüncelerinin, niyetlerinin ve gizli eylemlerinin ilahi bir mizan (ölçü) ile eksiksiz olarak değerlendirilmesi ve karşılığının belirlenmesi süreci olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin "O, hesap görenlerin en süratlisidir" (ve hüve esraul hâsibîn) şeklindeki kapanışını (fasıla) tahlil eder. Dünyevi mahkemelerin veya insan aklının, milyarlarca insanın trilyonlarca eylemini hesaplamasının asırlar sürecek bir kaos anlamına geldiğini; ancak ilahi bilginin (ilmin) kuşatıcılığı sayesinde bu yargılamanın zamanın ötesinde, anlık ve şaşmaz bir kesinlikle gerçekleşeceğini resmeden; insanın adaletten kaçış umudunu tamamen yok eden muazzam bir teolojik ve felsefi final olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla