Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 61. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 61. Ayet

    وَهُوَ الْقَاهِرُ فَوْقَ عِبَادِه۪ وَيُرْسِلُ عَلَيْكُمْ حَفَظَةًۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَ اَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنَا وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vehuve-lkâhiru fevka ‘ibâdih(i)(s) ve yursilu ‘aleykum hafezaten hattâ iżâ câe ehadekumu-lmevtu teveffet-hu rusulunâ vehum lâ yuferritûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      O, kullarının üstünde yegane kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler!

      Allah Kulları Üzerinde Mutlak Kudret ve Tasarruf Sahibidir

      O, kullarının üstünde yegane kudret ve tasarruf sahibidir. Size koruyucular gönderir. Tevhit ehlinin tevhit konusunda ihtiyaç duydukları her şey bu ayet-i kerimede vardır. Cenab-ı Hak yaratıkları üzerinde kudret ve tasarruf sahibi olduğunu, yaratıkların ise bu kudrete boyun eğmek konumunda olduklarını haber vermektedir; kudret sahibi olanın boyun eğmek konumunda olana herhangi bir noktada benzemesi veya boyun eğmek konumunda olanın kudret sahibi olana herhangi bir yönden benzemesi yahut boyun eğenin kudret sahibine herhangi bir manada ortak olması çok uzak bir ihtimaldir. Çünkü böyle bir ihtimal söz konusu olsaydı, Allah'ın bütün yönlerden kudret sahibi olmaması, yaratıkların da bütün yönleriyle boyun eğer konumda olmaması gerekirdi. Cenab-ı Hak bütün yaratıklar üzerinde kendi zatıyla kudret ve tasarruf sahibi bulunduğu, hatta kudretinin izleri yaratıkların üzerinde zahir olduğu ve saltanatının alametleri mahlukatın üzerinde yaygın olarak göründüğü anlaşılınca, bu O'nun benzerlerden ve zıtlardan çok yüce olduğuna delalet eder. O, kendisini tavsif ettiği gibidir: "O'na benzer hiçbir şey yoktur".

      O, kullarının üstünde yegane kudret ve tasarruf sahibidir. Bu beyana iki anlam verilebilir: Birincisi O, mutlak kudret ve tasarruf sahibidir ve O kullarının üstündedir. İkincisi, bu iki unsur takdim-tehir edilebilir: O kullarının üstündedir, mutlak kudret ve tasarruf sahibidir. Kullarının üstünde ibaresi, onlara yardım etmesi, destek olması ve onları koruması anlamına gelebilir. Nitekim ''Allah'ın eli onların elleri üzerindedir" mealindeki ayet, yardım etmek, destek olmak, yüce, üstün ve ulu olmak anlamına gelir, otoritesi ve rablığı her şeyi kapsamaktadır demektir.

      Koruyucu Melekler

      Size koruyucular gönderir. Cenab-ı Hak önce kulları üzerinde kudret ve tasarruf sahibi olduğunu haber vermekte, sonra da onlara koruyucular göndereceğini bildirmektedir. Koruyucular göndermeye kendisinin ihtiyacı olduğu için değil, insanların onlara ihtiyacı olduğunu anlamaları için kulları üzerinde kudret ve tasarruf sahibi olduğunu söylemektedir. Şayet buna O'nun ihtiyacı olsaydı, kudret ve tasarruf sahibi olamazdı, çünkü bir şeye ihtiyaç duyan herkes eksiktir, başka bir kudret sahibine boyun eğen konumundadır. Cenab-ı Hak ise herhangi bir şeye ihtiyaç duymaktan ve yaratıkların başına gelen herhangi bir şeye duçar olmaktan çok yücedir. Bilakis O, sadece yaratıkların ihtiyacı olduğu için koruyucuları göndermektedir; bunu da ya kendisi için hiç ihtiyaç olmadığı halde kulların amellerini korumaları ve yazmaları için koruyucuları imtihan amacıyla göndermiştir, her ne kadar "Onlar Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmezler ve kendilerine emredileni yerine getirirler" mealindeki ayette Ve diğer ayetlerde Onlara mükerrem Olduklarını beyan etmiş ve kendilerini her ahvalde itaatle nitelemiş olmasına rağmen yine de bu yolla onları imtihan etmektedir, zira Allah kullarını dilediği çeşitli şekillerde imtihan eder. Veyahut Cenab-ı Hakk'ın koruyucuları, insanların amellerini korumak ve yazmak göreviyle göndermesinin gayesi, insanların dikkatli olmalarını sağlamaktır. Bu, insanların itaatsizlik yapmalarını engellemekte daha mükemmel ve daha etkilidir, çünkü her ne kadar müslümanlar, Cenab-ı Hakk'ın gaybı bildiğini ve hiçbir şeyin O'na gizli olmadığını, insanların yaptıkları ve yapacakları şeyleri nerede, ne zaman ve nasıl yapacaklarının Allah'a malum olduğunu biliyor ise de, yapıp ettikleri şeyleri tespit konusunda başında bir gözetleyici bulunduğunu bilen biri, yapacağı işlerde daha çok sakınır ve daha kontrollü davranır, başında böyle bir gözetleyici bulunmayan kişiye nispetle daha dikkatli olur.

      Sonra buradaki koruyucular konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar Cenab-ı Hakk'ın "Sizi gözetleyen muhafızlar, değerli yazıcılar var. Onlar yaptığınız her şeyi biliyorlar" mealindeki ayette ifade buyurduğu meleklerdir, onlar insanların bütün amellerini yazarlar ve onları muhafaza ederler. Başkaları ise şöyle demişlerdir: Onlar, yaratıkların canlarını koruyanlar, ruhlarını teslim edecekleri zamana kadar nöbet bekleyenlerdir, sonra ruhları kendilerinden alınır ve ölürler. Görmez misin ki ayet-i kerimenin devamında Cenab-ı Hak, Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Onlar vazifede kusur etmezler buyurmaktadır. Bu cümle, buradaki koruyuculardan maksadın, insanların canlarını korumak ve ölüm vaktine kadar onların başında nöbet beklemekle görevli melekler olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Kulların Fiillerini Yaratan Allah'tır

      Nihayet birinize ölüm geldi mi elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar cümlesi, kulların fiillerini Allah'ın yarattığına delalet etmektedir, çünkü burada ölüm anının gelmesinden ve görevli meleklerin onun canını almasından söz etmektedir. Başka bir ayette de "Ölümü ve hayatı yaratan O'dur" buyurmaktadır. Görevli melekler insanın canını aldığında ölümü getiren O'dur; ölümü O getiriyor, görevli melekler de insanın canını alıyor. Sonra Allah, ölümü kendisinin yarattığını haber vermektedir, bu ifade insanların ölmelerini O'nun yarattığına işaret eder. Mutezile'den bazıları bu ayeti çarpıtarak şöyle söyler: Melek insanın ruhunu çekip alır ve onları bir yerde toplar, sonra Allah onları helak edip varlıklarına son verir. Eğer mesele onların dediği gibi olsaydı, insan asla meleklerin öldürmesiyle ölmemiş olurdu, çünkü onlar ruhları alıp bir yerde topluyorlar ve o topladıkları yerde hayat devam ediyor demektir, zira her canlının ruhu orada toplanmaktadır, böyle değilse bunun sadece bir hayalden ibaret olduğu anlamına gelir. Bu işin doğrusuna bizim yukarıda söylediğimiz işaret etmektedir, Allah'a hamd olsun ki bu son derece açıktır, her akıl sahibi düşünür ve inada saplanmazsa bunu anlar. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.

      İnsanların Canını Kim Almaktadır?

      Elçilerimiz (görevli melekler) onun canını alırlar. Bu beyan hakkında da ihtilaf edilmiştir. Bazıları, Elçilerimiz anlamındaki sözcüğü, her ne kadar genel bir ifade kullanılarak belirtilmişse de kastedilen sadece tek başına ölüm meleğidir, der; bundan maksat genel olarak melekler değil hususi olarak ölüm meleğidir. Görmez misin ki Cenab-ı Hak başka bir ayette "De ki: Sizin için görevlendirilmiş bulunan ölüm meleği canınızı alacak" buyurmaktadır. Burada o işe bir meleğin görevlendirildiğini haber vermektedir. Başkaları ise şöyle derler: İnsanların canını ölüm meleğinin yardımcıları alırlar, onlar ruhu çıkış noktasına kadar çekerler, sonra ölüm meleği gelip onu alır ve adamı öldürür. Şöyle diyenler de vardır: Ölüm meleğinin yanında başka melekler de bulunmaktadır, ruhları onlar alır, ölümü ise ölüm meleği gerçekleştirir, ama bunun nasıl olduğunu bilemeyiz. Kaldı ki bunu bilmeye ihtiyacımız da yoktur. Fakat olay belirttiğimiz gibidir.

      Onlar vazifede kusur etmezler. Bu ilahi kelam, meleklerin bütün güçleriyle Rab'lerine itaat ettiklerini haber vermektedir. İçlerindeki merhamet duyguları, onları Allah'ın emrini geciktirmeye veya eksik yapmaya asla sevk etmez. Zira insanın ruhunu alan birini öyle bir merhamet duygusu kaplar ki, mümkün olsa hayatını onun için feda eder. Aziz ve Celil olan Allah ise, emrolundukları şeyi yapmak konusunda onların, Allah'ın emrine çok büyük saygı duyup bütün güçleriyle bu emre itaat ettikleri için asla kusur etmediklerini ve verilen emri geciktirmediklerini haber vermektedir. Allah onları şöyle tavsif etmektedir: "Onlar acımasız, güçlü, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmez ve kendilerine emredileni yerine getirirler". "O'nun sözünün önüne geçmezler, sadece O'nun emriyle hareket ederler". "O'na ibadet etme hususunda ne büyüklenirler ne de yorulurlar".

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        El-Kâhiru (الْقَاهِرُ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "k-h-r" kökünün sözlükte bir kimseye veya nesneye üstün gelmek, onu zorla boyun eğdirmek ve mağlup etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kahhâr" veya "kâhir" ismini, Allah'ın evrendeki tüm varlıkların iradesini kendi mutlak iradesi altında ezen, onlara kendi yasalarını zorunlu olarak dikte eden ve hiçbir muhalefete veya dirence imkan tanımayan ontolojik hakimiyeti olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik ağırlığını inceler. İnsanın dünyadaki sınırlı iktidarıyla kapıldığı otonomi (kendi kendine yetme) illüzyonunun, Allah'ın bu "boyun eğdirici / ezip geçici" sıfatıyla tamamen sıfırlandığını; evrende yaratıcı irade dışında hiçbir bağımsız gücün bulunmadığını ilan eden sarsılmaz bir tevhid vurgusu olduğunu tahlil eder.

        Fevka (فَوْقَ)

        İbn Fâris, "f-v-k" kökünün temelinde bir şeyin diğerinin üstünde olması, yücelik ve üstünlük anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu zarfın (fevka / üstünde) Allah için kullanıldığında asla fiziksel veya mekansal bir üstte olmayı ifade etmediğini; aksine bunun makam, kudret, otorite ve varoluşsal hiyerarşi bakımından mutlak bir "aşkınlık" ve erişilemezlik durumu olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette "Kâhir" (boyun eğdiren) sıfatının hemen ardından bu mekansal mecazın (fevka ıbâdihî / kullarının üstünde) kullanılmasını değerlendirir. Bu dilsel kurgunun, insan aklının kavrayabilmesi için ilahi egemenliği en somut haliyle resmettiğini; kulların hangi statüde olurlarsa olsunlar daima bir "ast" (bağımlı) konumunda, ilahi otoritenin ise mutlak bir "üst" konumunda olduğunu sabitleyen pedagojik bir tasvir olduğunu vurgular.

        Ibâdihî (عِبَادِهِ)

        İbn Fâris, "a-b-d" kökünün etimolojik tabanında yumuşaklık, boyun eğme, kendini alçaltma (zillet) ve itaat etme anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ibad" (kullar) kavramını, insanın evrendeki varoluşsal konumunu idrak ederek, yaratıcısı karşısında mutlak bir acziyet ve teslimiyet içinde bulunması olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi antropolojisi üzerinden kelimenin anlamsal devrimini analiz eder. İslam öncesinde "abd" kelimesi, bir insanın başka bir insana pazar malı gibi satıldığı aşağılayıcı ve sosyolojik bir köleliği ifade ederken; Kur'an bu mülkiyet ilişkisini sadece Allah'a tahsis ederek insanları dünyevi tüm efendilerden özgürleştirdiğini ve herkesi "O'nun kulları" (ıbâdihî) paydasında eşitleyerek ontolojik bir devrim yaptığını detaylandırır.

        Hafazaten (حَفَظَةً)

        İbn Fâris, "h-f-z" kökünün sözlükte bir şeyi kaybolmaktan, bozulmaktan veya unutulmaktan korumak, gözetmek ve muhafaza etmek anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "hafeza" (koruyucular) kavramını iki yönlü açıklar: Birincisi, insanın dünyadaki eylemlerini (amellerini) milimetrik olarak kaydeden ve ahiretteki hesap için koruyan melekler; ikincisi ise insanı, eceli gelene kadar çeşitli kozmik ve dünyevi tehlikelerden koruyan ilahi gözetmenlerdir. Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın kozmolojik inançları ekseninde okur. İnsanın eylemlerini kaydeden veya onu koruyan "göksel varlıklar/melekler" motifinin, dönemin monoteistik (tek tanrılı) geleneğinde çok güçlü ve ortak bir teolojik argüman olduğunu; Kur'an'ın bu kavramı kullanarak insanın dünyada başıboş ve yalnız bırakılmadığını, sürekli bir "ilahi kayıt ve gözetim" (surveillance) altında olduğunu vurguladığını ifade eder.

        Câe (جَاءَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "c-y-e" kökünün bir yere varmak, ulaşmak ve gelmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mecî'" eyleminin sıradan bir yaklaşmadan farklı olarak, etkisi ağır, kasıtlı, kaçınılması imkansız olan ve muhatabı hazırlıksız yakalayan kesin bir ontolojik ulaşılanı (ölümü) ifade ettiğini kaydeder.

        El-Mevtü (الْمَوْتُ)

        İbn Fâris, "m-v-t" kökünün hayatın mutlak zıddı olarak canlılığın yitmesi, ruhun bedenden ayrılması ve hareketin durması anlamlarına geldiğini aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ölümün ayette fail (özne) konumunda (câe ehadekümül mevtü / sizden birinize ölüm geldiğinde) kullanılmasının psikolojik ağırlığını inceler. Ölümün, insanın iradesinden bağımsız, dışarıdan gelen ve ona adeta bir "ziyaretçi" veya "elçi" gibi ulaşan aktif ve sarsılmaz bir kozmik yasa olarak kişileştirilmesinin, insandaki o sahte ölümsüzlük illüzyonunu parçalayan muazzam bir edebi vurgu olduğunu tahlil eder.

        Teveffethü (تَوَفَّتْهُ)

        İbn Fâris, "v-f-y" kökünün temelinde bir şeyi eksiksiz olarak tam ve kamil bir şekilde almak, ödemek ve vadesini doldurmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vefat" kavramını sıradan bir yok oluştan (helak) ayırarak, insanın emanet edilen ruhunun, ömrü (vadesi) tam olarak dolduğunda ilahi elçiler tarafından eksiksiz bir şekilde "teslim alınması" olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ölüm eyleminin (mevt) biyolojik bir son, vefat eyleminin ise teolojik ve felsefi bir "geri alma/tahsil etme" olduğunu değerlendirir. Bu fiil, ölümün bir hiçlik (nihilizm) olmadığını, aksine programlanmış bir sürenin dolması ve emanetin (ruhun) sahibine iade edilmesi şeklindeki bir geçiş (intikal) işlemi olduğunu kanıtlar.

        Rusülünâ (رُسُلُنَا)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "rasûl" sözcüğünün "r-s-l" kökünden geldiğini, bu kökün serbest bırakmak, peş peşe göndermek ve bir mesajı/görevi ifa etmesi için birini yönlendirmek anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı genellikle peygamberler için kullansa da, bu ayetin bağlamında Allah'ın mutlak emrini ve yasasını icra etmek üzere görevlendirilmiş "ölüm melekleri" olarak açıklar. Onlar kendi başlarına buyruk birer güç değil, sadece "Bizim elçilerimiz" (rusülünâ) tamlamasının da gösterdiği gibi, ilahi iradenin şeffaf birer uygulayıcısıdırlar.

        Yüferritûn (يُفَرِّطُونَ)

        İbn Fâris, "f-r-t" kökünün asıl anlamının bir işte sınırı aşmak veya tam tersi olarak gevşek davranmak, ihmal etmek, eksik bırakmak ve bir şeyi elden kaçırmak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "tefrit" eylemini, kişinin üzerine düşen görevi yapmayarak hakkı zayi etmesi, verilen emrin icrasında yavaş davranması ve felsefi bir ihmalkarlık göstermesi olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "onlar asla kusur/ihmal etmezler" (ve hüm lâ yüferritûn) şeklinde olumsuz formda ve cümlenin sonunda (fasıla) kullanılmasının retorik gücünü analiz eder. Bu kapanış; insanın dünyada kendi eylemlerini ertelerken (ihmal ederken) ölüm elçilerinin görevlerinde saniyelik bile bir sapma, gecikme veya kayırma yapmayacaklarını, ilahi adaletin (ecelin) şaşmaz, mekanik ve soğuk bir kesinlikle işlediğini resmeden dramatik ve ürpertici bir edebi tasvirdir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X