قُلْ اِنّ۪ي عَلٰى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبّ۪ي وَكَذَّبْتُمْ بِه۪ۜ مَا عِنْد۪ي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِه۪ۜ اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ يَقُصُّ الْحَقَّ وَهُوَ خَيْرُ الْفَاصِل۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 57. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: enam suresi, enam 57, azap, delil, hüküm, enam suresi 57. ayet, rab, hak, hikmet, beyyine, açık delil, kanıt
-
De ki: Şüphesiz ben, Rabb'imden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Çabucak gelmesini istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hüküm ancak Allah'ındır ve Allah hakkı anlatır; O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır.
De ki: Şüphesiz ben, Rabb'imden gelen apaçık bir delile dayanıyorum. Siz ise onu yalanladınız. Şöyle denilmiştir: Ben Rabb'imden gelen bir beyana ve delile dayanıyorum. Buna Rabb'imden gelen dine dayanıyorum mânası da verilmiştir.
Siz ise onu yalanladınız meâlindeki âyete, onun dinini yalanladınız diye anlam verilmiş, azabı yani sizi sakındırdığım azabı yalanladınız da denilmiştir. Bu cümle size vâdettiğim şeyleri yalanladınız anlamına da gelebilir.
Çabucak gelmesini istediğiniz (azap) benim yanımda değildir. Hz. Peygamber (s.a.) burada azabın kendi elinde olmadığını söylemektedir. Nitekim Cenâb- Hak "Onlar senden azabın çabuk gelmesini istiyorlar" meâlindeki âyette de, başka âyetlerde de buna işaret etmektedir. Buna göre Çabucak gelmesini istediğiniz şey benim yanımda değildir, meâlindeki cümlede azap benim elimde değildir denilmektedir. Bu âyet aynı zamanda "De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem" meâlindeki âyetten maksadın, azap hazineleri olduğuna da işaret etmektedir. Yani o benim elimde değildir, ancak Allah'ın elindedir, O'nun yanındadır. Hüküm ancak Allah'ındır meâlindeki âyet de, Allah'tan başka hüküm verecek kimse yoktur demektir.
Allah hakkı anlatır; O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Bu ilâhî kelâmın kırâatinde ve tefsirinde ihtilaf edilmiştir. Bazıları âyeti "dad" (ض) harfi ile, bazıları da "sad (ص) harfi ile okumuştur. "Sâd" harfi ile "yekussu" (يَقُصُّ) diye okuyanlara göre âyet, hakkı beyan ediyor anlamına gelir, çünkü "kasas" (القصص) kelimesi beyan etmek demektir. Âyetin sonunda Cenâb-ı Hak, O, doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır buyurmakta, yani beyan edenlerin en hayırlısı olduğunu söylemektedir. Ayeti "dad" (ض) harfi ile "yakdi" (يَقْضِى) diye okuyanlara göre ise, hüküm veriyor anlamına gelir. Sonra bunda da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları buna hak ile hüküm veriyor anlamı vermiştir. Nitekim İbn Mesûd'un (r.a.) âyeti "yakdi bilhak" (يَقْضِى بِالْحَقِّ) diye okuduğu da rivayet edilmiştir. Burada gizli bir kelimenin varlığından da söz edilmiştir. Yani Allah karar veriyor ve hükmediyor, O'nun verdiği hüküm haktır ve O doğru hüküm verenlerin en hayırlısıdır. Buradaki "fasl" (الفصل) kelimesi ile "kada" (القضاء) kelimesi aynı anlama gelir, zira hüküm vermekle mesele çözülmekte ve araları ayrılmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Beyyinetin (بينة)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "b-y-n" harflerinin temelinde ayrılık, uzaklık ve bir şeyin diğerlerinden tamamen ayrılarak mutlak bir açıklığa/belirginliğe kavuşması anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kavramını sıradan bir delilden ayırır; ona göre beyyine, akılda veya kalpte oluşan her türlü şüpheyi, itirazı ve bulanıklığı kesip atan, hakikati gün ortasındaki güneş gibi açığa çıkaran kesin (yakînî) ve somut kanıttır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesinde (epistemolojisinde) bu kelimenin taşıdığı diyalektik gücü inceler. Müşriklerin inanç sisteminin atalar kültüne ve temelsiz arzulara (hevâ) dayanmasına karşılık; peygamberin "Ben Rabbimden gelen apaçık bir beyyine üzerindeyim" demesi, vahyin duygusal bir sanrı veya mitolojik bir hikaye olmadığını, rasyonel, nesnel ve ontolojik olarak sarsılmaz bir "kesin bilgi" temeline oturduğunu ilan eden muazzam bir epistemolojik meydan okumadır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "Rabbimden gelen" (min rabbî) tamlamasıyla kullanılmasını tahlil eder. Peygamberin dayandığı bu kesin delilin kendi şahsi zekasının bir ürünü değil, doğrudan ilahi otoritenin sağladığı mutlak bir referans noktası olduğunu vurgular.
Testa'cilûne (تستعجلون)
İbn Fâris, "a-c-l" kökünün etimolojik tabanında yavaşlığın ve teenninin (beklemenin) zıddı olarak, bir şeyi vaktinden önce istemek, acele etmek ve hızlanmak anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "isti'câl" eylemini, henüz olgunlaşmamış veya gerçekleşme zamanı gelmemiş bir olayı/durumu, sabırsızlık veya inat sebebiyle öne çekmeye çalışmak olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin "aceleyle istedikleri şeyin" (azabın) psikolojik altyapısını değerlendirir. Onların azabı aceleyle istemeleri, gerçekten bir ceza beklediklerinden değil; "Eğer doğru söylüyorsan hadi o tehdit ettiğin azabı hemen getir de görelim" şeklindeki aşırı kibirli, alaycı ve peygamberi aciz bırakmayı hedefleyen kışkırtıcı bir retoriktir. Angelika Neuwirth, bu eylemi Geç Antik Çağ'ın dini polemik kültürü üzerinden okur. Peygambere yöneltilen "kıyameti veya azabı hemen getirme" talebinin (isti'câl), o dönemin edebiyatında rakip inançları köşeye sıkıştırmak için kullanılan tipik bir "eskatolojik (ahiret) şantajı" olduğunu; ancak vahyin bu beklentiyi ilahi zamanlama (ecel) yasasıyla boşa çıkardığını ifade eder.
El-Hukmü (الحكم)
İbn Fâris, "h-k-m" kökünün sözlükte engellemek, alıkoymak ve düzeltmek anlamına geldiğini tespit eder. Atın ağzına takılan ve onu hırçınlıktan alıkoyan demir gem'e (hakeme) de bu kökten isim verilmiştir. Buradan hareketle hüküm; haksızlığı, kaosu ve bozulmayı kesin bir kararla durdurup adaleti tesis etmektir. Râgıb el-İsfahânî, hüküm kavramını, bir şey hakkında kesin, bağlayıcı ve iptal edilemez bir karar vermek, hak ile batılın sınırını çizen nihai sözü söylemek olarak felsefi bir zeminde açıklar. Patricia Crone, kelimeyi cahiliye toplumunun sosyo-politik yapısı üzerinden değerlendirir. İslam öncesi Arabistan'da "hüküm" (karar alma ve yargılama yetkisi), kabile reislerinin (şeyhlerin) ve soyluların tekelindeyken; Kur'an'ın "Hüküm ancak Allah'ındır" (inil hukmü illâ lillâh) diyerek bu yetkiyi yeryüzündeki tüm elitlerin elinden alıp sadece yaratıcıya tahsis etmesi, dönemin siyasi hiyerarşisini yerle bir eden radikal bir teolojik devrimdir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamındaki "hüküm" vurgusunu tahlil eder. Peygamberin, müşriklerin aceleyle istediği azabı getirme yetkisinin kendisinde olmadığını itiraf etmesi; ceza, ödül ve evrenin işleyişine dair mutlak otonominin sadece Allah'a ait olduğunu sabitleyen, peygamberi beşeri sınırlarına çeken muazzam bir tevhid manifestosudur.
Yekussu (يقص)
İbn Fâris, "k-s-s" kökünün temelinde bir şeyin izini sürmek, ardınca gitmek, adım adım takip etmek ve bir bütünü parçalar halinde (keserek) anlatmak anlamlarının yattığını aktarır. Bir olayın başından sonuna kadar detaylarıyla anlatılmasına "kıssa" denmesi bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "kass" eylemini, hakikatin üzerindeki örtüyü kaldırarak onu en doğru, en net ve en eksiksiz haliyle, adım adım (kronolojik veya mantıksal bir sırayla) ortaya koymak olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, Süryanice ve Aramicede de "iz sürmek, karar vermek, kesin hüküm bildirmek" anlamlarında kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin ayette "hakkı/gerçeği" (el-hakka) nesnesiyle birlikte kullanılmasını inceler. "O (Allah), gerçeği haber verir/hakkı anlatır" cümlesinin, müşriklerin yalanlarına ve şüphelerine karşı ilahi kelamın, evrensel gerçeği hiçbir eğriliğe mahal bırakmadan, en çıplak ve sarsılmaz haliyle "adım adım önlerine serdiğini" ifade eden ontolojik bir beyan olduğunu vurgular. (Not: Bazı kıraatlerde bu kelime "yakdî" (hükmeder) şeklinde okunsa da, yaygın kıraatte "yekussu" (anlatır/haber verir) şeklindedir ve her iki kullanım da mutlak ilahi otoriteyi destekler.)
El-Fâsılîn (الفاصلين)
İbn Fâris, kelimenin türediği "f-s-l" kökünün asıl anlamının iki şeyi birbirinden ayırmak, aralarını açmak ve aradaki bağı kesin olarak kesmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fasl" kavramını entelektüel ve hukuki bir boyutta açıklar; hak ile batılı, doğru ile yanlışı, suçlu ile masumu birbirinden ayıran, tartışmayı bitiren ve şüpheye yer bırakmayan o mutlak ve keskin karar anıdır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin "O, (hak ile batılı) ayırt edenlerin en hayırlısıdır" (ve hüve hayrul fâsılîn) şeklindeki kapanışını (fasıla) değerlendirir. Dünyevi mahkemelerin, kabile reislerinin veya insanın kendi aklının (hevâsının) vereceği kararların daima yanılma payı taşıdığına; ancak ilahi hükmün, karmaşayı (kaosu) bıçak gibi keserek gerçeği ortaya çıkaran, mutlak adaleti tesis eden yegane (en hayırlı) "ayrıştırıcı" güç olduğuna dikkat çeken kusursuz bir teolojik finaldir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla