قُلْ اِنّ۪ي نُه۪يتُ اَنْ اَعْبُدَ الَّذ۪ينَ تَدْعُونَ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ قُلْ لَٓا اَتَّبِـعُ اَهْوَٓاءَكُمْۙ قَدْ ضَلَلْتُ اِذاً وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُهْتَد۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 56. Ayet
Daralt
X
-
De ki: Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi. De ki: Ben sizin arzularınıza uymam; aksi halde yolumu şaşırırım, hidâyete erenlerden olamam.
De ki: Allah'ın dışında taptığınız şeylere tapmak bana yasak edildi. En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şöyle olmalıdır: Sizin Allah'tan başka taptığınız şeylere tapmak, bana lütfedilen akıl ve idrak nimeti sayesinde bana yasak edildi.
De ki: Ben sizin arzularınıza uymam; aksi halde yolumu şaşırırım, hidâyete erenlerden olamam. Cenâb- Hak, insanların Allah'tan başka taptıkları şeylere, ancak nefislerinin arzusuna uyarak taptıklarını haber vermektedir. Halbuki tapınılan şeye, nefsin arzusu ile tapınılmaz, ancak bir delil ile, peygamberden işitmekle ve aklın güzel görmesiyle tapılır. Görmez misin ki Cenâb-ı Hak, "De ki: Şüphesiz ben, Rabb'imden gelen apaçık bir delile dayanıyorum", yani Rabb'imin deliline dayanıyorum buyurmaktadır. Yüce Allah tapılan şeye, ancak delile ve akla uyarak tapılması gerektiğini, onların ise sadece nefislerinin arzusuna uyarak taptıklarını haber vermektedir. Nefsin arzusuna dayananın dayanağını terk etmesi ve o anda nefsinin istemiş olduğu başka bir şeye dayanması mümkündür, bu durumda nefsi ilkini arzu etmez. Fakat delile, peygamberden işitmeye ve aklın güzel görmesine dayananın bunları terk edip başka şeye dayanması mümkün değildir.
Burada onların akılsız davranmalarına bir dokundurma vardır. Çünkü Cenâb- Hak, De ki: Ben sizin arzularınıza uymam; aksi halde yolumu şaşırırım, hidâyete erenlerden olamam buyurmaktadır. Yani şayet sizin arzularınıza uyarsam yolumu şaşırırım, siz de kendi arzunuza uyarak Allah'tan başkasına taparsanız yolunuzu şaşırmış ve hidâyete erenlerden olmamış olursunuz. Bu, onların akılsızca davranmalarına bir dokundurma ve Allah'tan gelen bir kınamadır.
Yorumu Yorumla
-
Nühîtü (نهيت)
İbn Fâris, kelimenin türediği "n-h-y" kökünün sözlükte bir şeye engel olmak, birini durdurmak, alıkoymak ve bir şeyin uç/son noktasına varmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nehiy" kavramını emir kelimesinin mutlak zıddı olarak tanımlar; aklın veya ilahi yasanın, insanın yanlış bir eyleme yönelmesini yasaklaması ve onu rasyonel/ahlaki bir sınırda durdurmasıdır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin edilgen (meçhul) yapısıyla (nühîtü / bana yasaklandı) kullanılmasının teolojik ağırlığını tahlil eder. Peygamberin, müşriklere "sizin ilahlarınıza tapmam bana yasaklandı" demesi; tevhid konusunun kişisel bir inisiyatif, felsefi bir tercih veya müzakere edilebilir bir fikir olmadığını, kendisinin de üzerinde mutlak bir otoritenin (ilahi yasanın) bulunduğunu ve bu katı emre kayıtsız şartsız boyun eğdiğini bildiren kesin bir teslimiyet beyanıdır.
A'büde (أعبد)
İbn Fâris, "a-b-d" kökünün etimolojik tabanında yumuşaklık, boyun eğme, zillet (kendini alçaltma) ve uysallık anlamlarının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" eylemini, insanın kendi varoluşsal acziyetini idrak ederek, yaratıcısı karşısında en üst düzeyde tevazu göstermesi ve iradesini O'na mutlak surette teslim etmesi olarak felsefi bir zeminde açıklar. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi antropolojisi üzerinden kelimenin evrimini inceler. İslam öncesinde "abd" kelimesi, bir insanın başka bir insana veya kabileye köle olması gibi aşağılayıcı ve sosyolojik bir statüyü ifade ederken; Kur'an bu eylemi (ibadeti) sadece Allah'a tahsis ederek, insanı dünyevi otoritelerden, putlardan ve sahte güç odaklarından kurtaran "ontolojik bir özgürleşme ve eşitlenme" aracına dönüştürmüştür.
Ettebiu (أتبع)
İbn Fâris, "t-b-a" kökünün asıl anlamının birinin izinden gitmek, onun ayak izlerine basarak arkasından yürümek ve ona uymak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ittiba" eylemini sıradan bir peşinden gitmekten ayırır; ona göre bu kelime, yönelinen hedefin veya kişinin doğruluğuna inanarak, bilinçli bir irade ve kararlılıkla onun ahlaki/teolojik rehberliğini kabul etmektir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "lâ ettebiu" (uymam / peşinden gitmem) şeklindeki mutlak reddiyenin taşıdığı epistemolojik bağımsızlığı değerlendirir. Peygamberin müşriklerin beklentilerine ve tekliflerine uymayı reddetmesi, vahyin kurduğu yeni değerler sisteminin, statükonun (cahiliyenin) hiçbir kültürel veya siyasi tortusuyla uzlaşmayacağını gösteren sarsılmaz bir ayrışma (furkan) manifestosudur.
Ehvâeküm (أهواءكم)
İbn Fâris, kelimenin tekili olan "hevâ" sözcüğünün kökünü "h-v-y" harflerine dayandırır; sözlükte yukarıdan aşağıya düşmek, derin bir boşluk, uçurum ve esen rüzgar anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hevâ kavramını insanın rasyonel aklını ve ilahi fıtratını devre dışı bırakan, onu tıpkı yüksekten düşer gibi ahlaki bir çöküşe (boşluğa) sürükleyen temelsiz arzular, asılsız inançlar ve tutkular olarak açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, boşluk, rüzgar ve hiçlik anlamlarındaki kadim kullanımına dikkat çeker; kavramın politeist (çok tanrılı) inançların altındaki o felsefi "boşluğu ve temelsizliği" ifade eden güçlü bir metafor olduğunu kanıtlarıyla sunar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesinde (epistemoloji) "ilm/hüdâ" (kesin bilgi/hidayet) ile "hevâ" (körü körüne arzu) arasındaki diyalektiği inceler. Müşriklerin inanç sisteminin akli veya ilahi bir temele değil, tamamen atalarından miras kalan kabilevi takıntılara ve şahsi çıkarlara (hevâya) dayandığını, bu yüzden de ontolojik bir ağırlığı olmadığını tahlil eder.
Daleltü (ضللت)
İbn Fâris, "d-l-l" kökünün temelinde doğru yoldan çıkmak, sapmak, kaybolmak, hedefi yitirmek ve şaşırmak anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, dalalet eylemini hidayetin mutlak zıddı olarak tanımlar; insanın hakikat çizgisinden kasıtlı olarak veya gafletle çıkarak, ontolojik pusulasını kaybetmesi ve karanlıklarda yersiz yurtsuz kalmasıdır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, peygamberin kendi şahsı üzerinden kurduğu "o zaman ben de sapmış olurum" (kad daleltü izen) şeklindeki şart cümlesinin pedagojik gücünü değerlendirir. Elçinin bu farazi (hipotetik) itirafı, ilahi yasaların (sünnetullahın) kişiye özel işlemediğini; Allah'ın peygamberi dahi olsa, hakikati bırakıp hevâya (temelsiz arzulara) uyan herkesin zorunlu ve mutlak olarak "dalalete/yıkıma" sürükleneceğini bildiren evrensel bir adalet ve nedensellik vurgusudur.
El-Mühtedîn (المهتدين)
İbn Fâris, "h-d-y" kökünün etimolojik tabanında öne geçerek yol göstermek, rehberlik etmek, karanlıkta yön bulmayı sağlayan işaret ve birini hedefine nezaketle ulaştırmak anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, hidayet kavramını, aklın ve vahyin ışığında ulaşılan doğru yolda sebat etmek olarak açıklar. "Mühtedî" ise sadece pasif bir şekilde yol gösterilen değil, bu rehberliği aktif bir iradeyle kabullenip o yolda yürümeyi varoluşsal bir karakter haline getiren kimsedir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "ve doğru yolu bulanlardan (mühtedîn) olmam" şeklindeki kapanışını (fasıla) tahlil eder. Hidayetin statik (bir kez ulaşılan ve biten) bir makam olmadığını; aksine her an müşriklerin "hevâsına" (toplumsal baskıya ve yozlaşmaya) karşı direnerek elde tutulması gereken dinamik, sürekli ve bilinçli bir ahlaki duruş/eylem süreci olduğunu bu kelimenin kalıbı üzerinden detaylandırır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla