وَاَنْذِرْ بِهِ الَّذ۪ينَ يَخَافُونَ اَنْ يُحْشَرُٓوا اِلٰى رَبِّهِمْ لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ وَلِيٌّ وَلَا شَف۪يعٌ لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 51. Ayet
Daralt
X
-
Kendileri için Rab'lerinden başka bir koruyucu ve bir aracı bulunmaksızın O'nun huzurunda toplanmanın kaygısını duyan insanları onunla (Kur'ân) uyar ki günahlardan sakınsınlar.
Kendileri için Rab'lerinden başka bir koruyucu ve bir aracı bulunmaksızın O'nun huzurunda toplanmanın kaygısını duyan insanları onunla (Kur'ân) uyar. Bu âyet-i kerîme hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları şöyle demişlerdir: Bu âyet, "De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem" meâlindeki âyetin bağlantısıdır. Allah, kâfirlerin Resûlullah'tan (s.a.) talep ettikleri mûcizelerden ümitlerini kesti, sonra Hz. Peygamber'e O'nun huzurunda toplanmanın kaygısını duyanları uyarmasını emretti, onlar da müminlerdir. Yani müminler başlarına gelen şeyleri giderecek bir koruyucu bulunmaksızın Rab'lerinin huzurunda toplanacaklarını bilirler, kendilerine verilmeyen şeyleri isteyecek bir aracı bulunmadığını da bilirler. Uyarma emrinin müminlere tahsis edilmesi, bu uyarmanın ancak onlara fayda verip başkalarına fayda vermemesi hikmetine bağlı olabilir. Bu açıklamada Hz. Peygamber'in (s.a.) başkalarını uyarmadığı anlamı yoktur. Bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Sen ancak o zikre uyanı ve görmediği halde Rahmân'dan korkanı uyarabilirsin". Bu âyetten Hz. Peygamber (s.a.) zikre uymayanı ve Rahmândan korkmayanı uyarmadığı anlamı çıkmaz, o uyarılardan yalnızca müminlerin faydalanacaklarını haber verdiği mânası çıkar. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "(Alanlar için) öğüt vermeye devam et, zira öğüt inananlara fayda verir". Cenâb-ı Hak burada uyarmanın inananlara fayda vereceğini, ama başkalarına fayda vermeyeceğini haber vermektedir. Hz. Peygamber (s.a.) her iki tarafı da uyarıyordu, kendisine tabi olanları da olmayanları da, sözlerinin fayda verdiği kişileri de vermediği kişileri de uyarıyordu. Onlar için bir koruyucu yoktur. Yani o insanlar için ne koruyucu vardır, ne de aracı! Çünkü onlar, "Bunlar Allah katında bizim aracılarımız, diyorlar" ve "sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz" diyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak, onların kendisinden başka koruyucusu ve aracısı olmadığını haber vermektedir.
Yorumu Yorumla
-
Enzir (أنذر)
İbn Fâris, kelimenin türediği "n-z-r" kökünün asıl anlamının, ileride gerçekleşecek olan bir tehlikeye karşı önceden uyarmak, haberdar etmek ve sakındırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inzar" kavramını, kuru ve anlık bir korkutma (tehvif) eyleminden ayırarak; tehlike gelip çatmadan önce, muhatabın durumu idrak edip gerekli tedbirleri almasına yetecek kadar bir zaman dilimi içinde yapılan rasyonel ve şefkatli bir uyarı süreci olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin bu ayetteki pedagojik hedefini tahlil eder; uyarının (inzarın) rastgele herkese değil, sadece "Rabblerine toplanmaktan korkanlara" (yehâfûne) yöneltilmesinin, ilahi mesajın ancak içinde fıtri bir ürperti, ahlaki bir arayış ve varoluşsal bir endişe taşıyan "diri kalplerde" yankı bulacağını gösteren muazzam bir psikolojik tespit olduğunu vurgular.
Yehâfûne (يخافون)
İbn Fâris, "h-v-f" kökünün temelinde, beklenen bir tehlike, yaklaşan bir zarar veya güvensizlik karşısında insanın ruhunda ve bedeninde hissettiği ürperti, çekinme ve daralma durumunun bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "havf" eylemini, aklın gelecekteki olası bir yıkımı öngörmesiyle ortaya çıkan felsefi bir teyakkuz hali olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç ve ahlak semantiğinde bu duygunun (havf) devrimsel rolünü inceler. Cahiliye toplumunun ölümden, açlıktan veya kabile baskınından duyduğu dünyevi ve fiziksel korkunun; Kur'an tarafından dönüştürülerek, insanın kendi eylemlerinin hesabını vereceği mutlak bir ilahi mahkemeye (ahirete) karşı duyulan ontolojik, ahlaki ve onarıcı bir "saygı/korku" (fear of God) konseptine yükseltildiğini analiz eder.
Yuhşerû (يحشروا)
İbn Fâris, "h-ş-r" kökünün etimolojik tabanında, dağınık halde bulunan insanları veya canlıları bulundukları yerden çıkararak tek bir hedefe doğru zorla sevk etmek, toplamak ve bir araya getirmek anlamlarının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, haşr kavramını eskatolojik (ahiret eksenli) bağlamda açıklar; ölümle toprağa karışıp dağılmış olan bedenlerin ve ruhların, mutlak bir iradeyle diriltilip hesap alanı olan mahşere (toplanma yerine) sürüklenmesidir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin edilgen (meçhul) yapısıyla (yuhşerû / toplanacaklar) kullanılmasının taşıdığı felsefi ağırlığı değerlendirir. İnsanın bu toplanma eyleminde hiçbir otonomisinin (kendi iradesinin) olmadığını; dünyada kendi başına buyruk yaşayanların, o gün geldiğinde pasif, çaresiz ve zorunlu bir şekilde ilahi otoritenin önüne sürükleneceğini bildiren sarsılmaz bir teslimiyet beyanı olduğunu tahlil eder.
Veliyyün (ولي)
İbn Fâris, "v-l-y" kökünün sözlükte iki şeyin aralarında hiçbir boşluk veya yabancı madde kalmayacak şekilde yan yana gelmesi, bitişik olması ve birbirine omuz vermesi anlamına geldiğini belirtir. Bu bitişiklikten doğan yakınlık, dostluk ve koruyuculuk sebebiyle sığınılan güce "veli" denmiştir. Râgıb el-İsfahânî, velayet kavramını, inanç, sevgi veya yardım kastıyla kurulan sarsılmaz bir aidiyet ve himaye bağı olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki izlerini sürerek, Süryanice ve Aramicedeki "walyā" (yakın olan, muhafız, patron) sözcüğüyle akraba olduğunu ve bölgedeki sosyal hiyerarşiyi (koruyan-korunan ilişkisini) yansıttığını kanıtlarıyla sunar. Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ ve cahiliye toplumunun sosyo-politik yapısı (kabilecilik ve himaye/civar sistemi) üzerinden okur. Müşriklerin ahirette bekledikleri bu kabilevi "koruyucu patron" (veli) illüzyonunun, Kur'an tarafından tek hamlede yıkılarak, ilahi mahkemede dünyevi hiçbir ittifakın işe yaramayacağının ilan edildiğini ifade eder.
Şefîun (شفيع)
İbn Fâris, kelimenin türediği "ş-f-a" kökünün asıl anlamının tek (vitr) olan bir şeyi çifte tamamlamak, bir şeyi diğerine ekleyerek onu ikilemek olduğunu kaydeder. Bir kimsenin kendi itibarını, gücünü veya liyakatini, bunlardan yoksun olan zayıf birine "ekleyerek" onu kurtarmaya çalışmasına bu yüzden "şefaat" denmiştir. Râgıb el-İsfahânî, şefaat kavramını, yüksek statü sahibi birinin, düşük statüdeki birini korumak veya affettirmek için aracı olması (iltimas geçmesi) olarak açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "O'ndan başka ne bir veli ne de bir şefaatçi vardır" (leyse lehüm min dûnihî veliyyün ve lâ şefîun) vurgusunun teolojik yıkıcılığını tahlil eder. Politeist (çok tanrılı) inanç sisteminin en temel dayanağı olan "büyük tanrının altındaki küçük tanrıların veya meleklerin insanı kurtarabileceği" şeklindeki o konforlu şefaat beklentisini sıfırlayarak; bireyi kendi ahlaki eylemleriyle tek başına bırakan mutlak ve tavizsiz bir tevhid manifestosu olduğunu vurgular.
Yettekûn (يتقون)
İbn Fâris, "v-k-y" kökünün temelinde iki şey arasına koruyucu bir bariyer koymak, bir şeye karşı kalkan edinmek ve zararlı olandan sakınmak anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "takva" eylemini, felsefi ve ahlaki bir zeminde tanımlar; insanın ruhunu günaha, kibre ve ilahi gazaba sürükleyecek her türlü eylemden sarsılmaz bir bilinç ve teyakkuzla (uyanıklıkla) korumasıdır. Toshihiko Izutsu, kelimenin anlamsal evrimini cahiliye etiği üzerinden inceler. İslam öncesinde çöl fırtınasından, düşman kılıcından veya açlıktan "fiziksel korunma" anlamında kullanılan bu seküler kelimenin; Kur'an tarafından alınıp, doğrudan yaratıcıya karşı duyulan ontolojik bir sorumluluk bilinci ve yüksek bir ahlaki zırh (takva) formuna dönüştürüldüğünü detaylandırır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki "umulur ki sakınırlar/takvaya ererler" (le'allehüm yettekûn) hedefinin taşıdığı umudu değerlendirir. Tüm bu uyarıların, ahiret korkusunun ve şefaatçilerin iptal edilmesinin amacının insanı umutsuzluğa boğmak değil; aksine onu kendi iradesini eline almaya, ahlaki bir uyanışa geçmeye ve mutlak ilahi adalet karşısında kendi "koruyucu kalkanını" (takvasını) inşa etmeye yönelten muazzam bir varoluşsal itici güç olduğunu aktarır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla