قُلْ لَٓا اَقُولُ لَكُمْ عِنْد۪ي خَزَٓائِنُ اللّٰهِ وَلَٓا اَعْلَمُ الْغَيْبَ وَلَٓا اَقُولُ لَكُمْ اِنّ۪ي مَلَكٌۚ اِنْ اَتَّبِعُ اِلَّا مَا يُوحٰٓى اِلَيَّۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۜ اَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 50. Ayet
Daralt
X
-
De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. De ki: Hiç kör ile gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz?
De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Bu ilâhî kelâmın nüzûlu konusunda İbn Abbas'ın (r.a.) söylediği şey ihtimal dâhilinde değildir, o şöyle demişti: Müşrikler Resûlullah'a (s.a.) dediler ki: Sen muhtaç olduğun halde Allah sana ihtiyacını karşılayacağın bir hazine indirmedi, aç olduğun halde karnını doyuracağın bir bostan da vermedi sana. İşte bu âyet-i kerîme bu söz üzerine gelmiştir. Onların Hz. Peygamber'e (s.a.) böyle söylemeleri ve Resûlullah'ın (s.a.) da Ben size, meleğim demiyorum, Allah'ın hazineleri benim yanımda değildir ve, Ben gaybı da bilmem diye karşılık vermiş olması ihtimali yoktur. Şayet ortada bir istek söz konusu olsa, onlar ancak kendileri için istekte bulunurlardı. Nitekim "Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın" meâlindeki âyetlerde ve benzerlerinde buyurulduğu gibi onlar kendileri için istekte bulunmuşlardı ve bunun üzerine belirtilen âyetler gelmişti. Hayatıma yemin olsun ki muhtemel olan budur. Hz. Peygamber onlara şöyle demiştir: Allah'ın hazineleri benim yanımda değil ki size onu vereyim! Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. İkincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) onları azap ile tehdit etmiş ve korkutmuş olması mümkündür, onlar da alay etmek ve yalan olduğunu göstermek için azabı istemiş olabilirler. O dediğin şey ne zaman? demişlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak "Şayet dedikleriniz doğruysa ne zaman gerçekleşecek şu tehdit? diyorlar" meâlindeki âyette bunu ifade buyuruyor. İşte o zaman şöyle buyurmuştur: De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri ve anahtarları benim yanımdadır, ne zaman istersem size azap gönderilir demiyorum. Ben gaybı da bilmem, azabın size ne zaman geleceğini ben bilemem. Size, ben meleğim de demiyorum, ki gökten azabı getireyim. Ben sadece elçiyim ve sizin gibi bir beşerim. Ben sadece bana vahyolunana uyarım. Muhtemel olan bu yorumdur ve bunun üzerine âyetin gelmiş olması mümkündür. Diğer bir ihtimal da şudur: Hz. Peygember başta onlara haber veriyor ki, Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır demiyorum, çünkü şayet Allah'ın hazineleri benim yanımdadır desem, ben gaybı biliyorum ve ben meleğim demektir. Böyle olsaydı insanlar bana kuvvetle bağlanırdı, bana itâat edilmesini ben de arzu ederim ve bana tabi olanların çok olmasını ben de isterim. Fakat diyorum ki; ben sadece sizin gibi bir beşerim, bana vahyediliyor, benim doğru söylediğimi ve sizi davet etmiş olduğum şeyin hak olduğunu bilmeniz için Ben sadece bana vahyolunana uyarım.
De ki: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Bu ve benzeri âyetlerin, insanların Resûlullah'tan (s.a.) istedikleri bazı şeylerin cevabı mahiyetinde olduğu anlaşılıyor, ama o insanlara bu cevabın verilmesine yol açan isteklerinin neler olduğunu biz bilmiyoruz, tefsir edemiyoruz, Allah'a yalan şahitlik etmekten korkarak duruyoruz. Bunun başka bir âyette belirtilen sorunun cevabı olması ihtimal dâhilindedir. O âyet de şudur: "Sen bizim için yerden bir kaynak fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız. Veya senin bir hurma bahçen ve üzüm bağın olmalı; içlerinden de çağıl çağıl nehirler akıtmalısın". Bunun üzerine şöyle buyurdu: Ben size, Allah'ın hazineleri benim yanımdadır, demiyorum. Ben gaybı da bilmem. Size, ben meleğim de demiyorum. Kıyamet saatinin veya azabın ne zaman geleceğine dair sorularına cevaben bunu söylemiştir. "Göğe çıkmalısın" şeklindeki taleplerine karşı da Size, ben meleğim de demiyorum, buyurmuştur. İşte bu talepler üzerine Hz. Peygamber (s.a.) onlara; Ben gaybı bildiğimi söylemiyorum ki azabın ne zaman geleceğini veya kıyâmetin ne zaman kopacağını bileyim! Size, ben meleğim de demiyorum, ki göklere çıkayım!
De ki: Hiç kör ile gören bir olur mu? Siz hiç düşünmez misiniz? Âmâ ile, yani gözü kör olan ile görenin, yani gözü kör olmayanın bir olmadığını biliyorsunuz. Peki âyetlere karşı kör olanla olmayanın bir olmadığını nasıl bilmezsiniz? Yahut şöyle deriz: Kör ile gören bir olmayınca, hakka karşı gözlerini kapatan ile kapatmayan nasıl bir olur? Bu ikisinin bir olmadığını Siz hiç düşünmez misiniz?
Siz hiç düşünmez misiniz? cümlesi, Allah'ın âyetlerini ve size olan nasihatlerini düşünmez misiniz, mânasına da gelebilir. Yahut şöyle deriz: Yüce Allah'ın size verdiği öğütleri hiç düşünmez misiniz?
Yorumu Yorumla
-
Hazâin (خزائن)
İbn Fâris, kelimenin tekili olan "hızâne" sözcüğünün "h-z-n" kökünden türediğini ve asıl anlamının bir şeyi korumak, saklamak, biriktirmek ve dışarıdan erişimi engellemek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hazine" kavramını salt maddi altın/gümüş depoları olmaktan çıkarır; ona göre bu kelime, Allah'ın evrendeki sonsuz kudretini, dilediğine lütfettiği rahmetini ve rızkının tükenmez kaynağını (gaybî depoları) temsil eden felsefi bir metafordur. Toshihiko Izutsu, cahiliye toplumunun "peygamber" algısını incelerken bu kelimenin taşıdığı sosyolojik reddiyeyi analiz eder. Müşriklerin peygamberlikten beklentisi, gökten altın yağdıran, kabileye sınırsız servet (hazâin) sunan sihirli bir krallık iken; Kur'an, peygamberin ağzından "Allah'ın hazineleri benim yanımda değildir" dedirterek, ilahi elçiliğin maddi bir zenginlik veya rant kapısı olmadığını, tamamen ahlaki bir misyon olduğunu ilan eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin peygamberi insanüstü bir güç odağı (mitolojik bir kahraman) olarak görmek isteyen pagan zihniyetini yıkan, peygamberin kendi sınırlarını (beşeriyetini) çizdiği muazzam bir teolojik tevazu ve şeffaflık beyanı olduğunu vurgular.
El-Ğayb (الغيب)
İbn Fâris, "ğ-y-b" kökünün etimolojik tabanında gözden kaybolmak, örtülmek, şahit olunan alanın (şehadet) dışına çıkmak ve duyularla algılanamamak anlamlarının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, gayb kavramını, insanın ampirik (deneyimsel) bilgi araçlarıyla ve aklıyla asla ulaşamayacağı, sadece mutlak yaratıcının tekelinde olan kozmik sırlar, geleceğin bilgisi ve metafizik alan olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine işaret ederek, Süryanice ve Aramicede de görünmeyen ilahi sırlar ve eskatolojik (ahiret) gerçeklikler anlamında kullanıldığını, bölgenin monoteistik geleneğinde epistemolojik bir sınır çizgisi ifade ettiğini kanıtlarıyla sunar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, peygamberin "gaybı bilmem" şeklindeki mutlak itirafının, onu dönemin kâhinlerinden, büyücülerinden ve gaipten haber verdiğini iddia eden şarlatanlarından kesin çizgilerle ayıran bir manifesto olduğunu tahlil eder. Peygamber, her şeyi bilen (omniscient) bir varlık değil, sadece kendisine "bildirilen kadarıyla" hareket eden bir elçidir.
Melek (ملك)
İbn Fâris, kelimenin "m-l-k" kökünden ziyade "e-l-k" (veya l-e-k) kökünden türediğini, asıl anlamının haber, elçilik ve mesaj taşımak (me'lek/risale) olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik haritasını çıkararak, Habeşçe (Ethiopic) "mal'ak" ve İbranice "mal'ākh" kelimeleriyle doğrudan akraba olduğunu, kök anlamının bizzat "haber taşıyan elçi / ulak" olduğunu detaylıca ispatlar. Angelika Neuwirth, Geç Antik Çağ'ın teolojik beklentileri bağlamında "melek" kavramını inceler. Dönemin çok tanrılı veya gnostik akımları, tanrıyla iletişim kuracak elçinin mutlaka "insanüstü, nurani, yemeyen, içmeyen" melek formunda olması gerektiğine inanırdı. Peygamberin "Ben size bir meleğim demiyorum" itirafı, bu paganist/gnostik "insanüstü aracı" mitini yıkarak, ilahi hitabın muhatabının ve taşıyıcısının doğrudan "tarihsel, ölümlü ve sosyolojik insan" olduğunu sabitleyen devrimsel bir tespittir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, peygamberin kendi beşeri doğasını ısrarla vurgulamasının, ileride Hristiyanların Hz. İsa'ya yaptıkları gibi kendisinin de ilahlaştırılmasını veya aşırı yüceltilmesini engellemeye yönelik mutlak bir tevhid (koruma) kalkanı olduğunu ifade eder.
Yûhâ (يوحى)
İbn Fâris, "v-h-y" kökünün sözlükte hızlıca işaret etmek, gizlice fısıldamak, bir mesajı süratle ve dışarıdan fark edilmeyecek şekilde muhatabın içine yerleştirmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "vahiy" eylemini, Allah'ın kendi dilediği bilgiyi, peygamberinin kalbine vasıtalı veya vasıtasız olarak, şüpheye yer bırakmayan mutlak bir hız ve kesinlikle ilkâ etmesi (bırakması) olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, eylemin edilgen/meçhul (yûhâ / bana vahyolunuyor) kalıbıyla kullanılmasının psikolojik ve felsefi ağırlığını analiz eder. Peygamber, "ben sadece uyuyorum" (ettebiu) diyerek Kur'an'ın yazarının (müellifinin) kendisi olmadığını, kendisinin sadece yukarıdan inen bu "yönlendirici güce" (vahye) pasif bir şekilde tabi olan, iradesini o mesaja teslim eden bir "taşıyıcı" olduğunu ilan eder. Bu, şairlerin ilhamından tamamen farklı, dışsal ve dikey bir müdahaledir.
El-A'mâ (الأعمى)
İbn Fâris, "a-m-y" kökünün temelinde gözün görme yetisini kaybetmesi, ışığın yok olması ve karanlık içinde kalmak, mecazi olarak da yolunu şaşırmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âmâ" kavramını fiziksel bir körlükten (basar kaybından) titizlikle ayırarak, insanın kalbiyle ve aklıyla hakikati idrak etme yeteneğini (basiretini) yitirmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, peygamberin getirdiği onca ahlaki ilkeye rağmen ısrarla maddi hazineler, mucizeler ve melek bekleyen müşrik aklının, hakikatin tam karşısında durduğu halde onu okuyamayan epistemolojik bir "körlüğe" (âmâlık) mahkum olduğunu bu kelimenin teşbihi üzerinden tahlil eder.
El-Besîr (البصير)
İbn Fâris, "b-s-r" kökünün sözlükte bir şeyi net olarak görmek, aydınlık ve idrak anlamına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "basîr" sıfatını, eşyanın sadece dış yüzeyini değil, iç yüzünü, felsefi arka planını ve ilahi anlamını kavrayabilen keskin kalp gözü ve ahlaki feraset olarak açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "âmâ" (kör) ile "basîr" (gören) kelimelerinin soru kalıbıyla ("Hiç kör ile gören bir olur mu?") karşılaştırılmasındaki retorik gücü değerlendirir. Yaratıcının bu zıtlık (tıbak) sanatı üzerinden, vahye tabi olan insanın evreni, varoluşu ve ahlakı ne kadar şeffaf bir aydınlık içinde (basîr) algıladığını; vahiyden mahrum aklın ise nasıl kaotik bir karanlık ve amaçsızlık içinde (âmâ) çırpındığını gösteren sarsılmaz bir mantıksal argüman kurduğunu vurgular.
Tetefekkerûn (تتفكرون)
İbn Fâris, kelimenin "f-k-r" kökünden türediğini ve asıl anlamının bir konuyu zihinde evirip çevirmek, bir şeyin içyüzünü anlamak için zihinsel bir çaba/kazı yapmak olduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "tefekkür" eylemini, insanın bildiği verilerden yola çıkarak bilmediği gerçeklere ulaşmak için aklını işletmesi, ilahi ayetler üzerinde derinlemesine düşünerek anlam üretmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonundaki "Hâlâ düşünmüyor musunuz?" (efelâ tetefekkerûn) şeklindeki sarsıcı kapanışın felsefi boyutunu inceler. Kur'an'ın muhatabını körü körüne bir inanca (dogmatizme) veya doğaüstü sihirli gösterilere (hazineler, melekler) değil; peygamberin dürüstlüğünü, beşeri sınırlarını ve vahyin taşıdığı yüksek ahlaki ilkeleri rasyonel bir süzgeçten geçirmeye (tefekkür etmeye) davet eden muazzam bir aydınlanma çağrısı olduğunu tahlil eder. Din, büyücülük değil, aklı uyandırma sanatıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla