وَالَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا يَمَسُّهُمُ الْعَذَابُ بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 49. Ayet
Daralt
X
-
Ayetlerimizi yalan sayanlara gelince, yoldan çıkmalarından dolayı onlar azap çekeceklerdir.
Bu âyet de korkutmayı açıklamaktadır. Onlar azap çekecekler cümlesindeki mes (المس) lafzien doğrusunu Allah bilir ya, azap onlardan hiç ayrılmayacak ve gitmeyecek demektir. Âyetteki fisk (الفسق) sözcüğü de burada küfür ve şirk anlamında kullanılmıştır. Bir önceki âyette geçen zulüm kelimesi de şirk ve küfür zulmü anlamında kullanılmıştı.
Yorumu Yorumla
-
Kezzebû (كذبوا)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "k-z-b" harflerinin temelinde gerçeğin hilafına söz söylemek, hakikati eğip bükmek ve var olan bir durumu tam zıddıyla iddia etmek anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eylemini basit bir yalan söyleme durumundan ayırır; ona göre bu eylem, sunulan ilahi delillere karşı aktif, sistematik ve bilinçli bir reddediş, peygamberin dürüstlüğünü ve mesajın kaynağını kasıtlı olarak çürütme çabasıdır. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde yalanlama eyleminin küfür (inkar) psikolojisiyle olan bağını inceler. Müşriklerin bu tavrının bilgisizlikten değil, statükolarını koruma güdüsünden ve hakikatin getirdiği ahlaki yükümlülüklerden kaçma arzusundan doğan eylemsel bir başkaldırı olduğunu aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin geçmiş zaman kipiyle ve çoğul formda kullanılmasını değerlendirir. Yalanlamanın bireysel bir hatadan çıkıp, organize bir toplumun ortak aklı, felsefesi ve kurumsal bir savunma mekanizması haline geldiğini bu fiil üzerinden tahlil eder.
Âyâtinâ (بآياتنا)
İbn Fâris, kelimenin tekili olan "âye" sözcüğünün kökünü "e-y-y" harflerine dayandırır; bir şeyin varlığını, hakikatini ve yönünü gösteren açık işaret, iz ve alamet olduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, ayet kavramını görünmeyen mutlak bir gerçeğe (Allah'a) delalet eden somut göstergeler, kozmik yasalar ve vahiyler olarak ontolojik bir boyutta açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki izini sürer; Süryanice ve Aramicedeki "âthâ" (mucizevi işaret, kanıt) sözcüğüyle doğrudan akraba olduğunu ve bölgenin monoteistik inanç havzasında kadim bir ilahi iletişim terimi olarak kullanıldığını kanıtlarıyla sunar. Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın edebi ve teolojik formu içinde değerlendirir. Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak, doğadaki nesneleri ve inen metinleri sıradan olaylar olmaktan çıkarıp, insanın doğrudan muhatap alındığı ve okumak zorunda olduğu "ilahi iletişim birimleri" olarak kurguladığını ifade eder.
Yemessühüm (يمسهم)
İbn Fâris, kelimenin türediği "m-s-s" kökünün sözlükte iki şeyin birbirine değmesi, ten teması ve arada hiçbir engel kalmaksızın dokunmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mess" eylemini, etkinin doğrudan, hissedilir ve kaçınılmaz bir şekilde insan bedenine veya ruhuna nüfuz etmesi olarak tanımlar. Bu bağlamda azabın onlara "dokunması", cezanın kesinliğini ve yakıcılığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin taşıdığı psikolojik ve retorik (belagat) zıtlığa dikkat çeker. Normalde hafif bir eylem olan "dokunma" (mess) fiilinin, mutlak bir yıkım olan "azap" ile yan yana kullanılmasının; ilahi cezanın en ufak, en yüzeysel temasının bile insanı helak etmeye ve dayanılmaz bir acı vermeye yeteceğini gösteren sarsıcı bir kinaye ve tehdit üslubu olduğunu tahlil eder.
El-Azâbü (العذاب)
İbn Fâris, "a-z-b" kökünün asıl anlamının bir kimseyi arzuladığı şeyden, konfordan alıkoymak, engellemek, mahrum bırakmak ve şiddetli acı vermek olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, azap kavramını, insanın fiziksel ve ruhsal tahammül sınırlarını yıkan, onu çaresiz bırakan mutlak ceza ve elem durumu olarak açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin başındaki belirlilik (harf-i tarif / el) takısının ontolojik işlevini inceler. Bu takının, sıradan veya rastgele bir acıyı değil; müşriklerin dünyadayken alay ettikleri, peygamberin uyardığı ve evrensel adalet yasasının kaçınılmaz bir sonucu olarak onları bekleyen o "spesifik, mutlak ve nihai yıkımı" (el-azab) işaret ettiğini vurgular.
Yefsükûn (يفسقون)
İbn Fâris, kelimenin "f-s-k" kökünden türediğini ve etimolojik olarak bir şeyin kabuğunu yırtıp dışarı çıkması (örneğin hurmanın kabuğunu çatlatması veya farenin deliğinden aniden fırlaması) anlamına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "fısk" kavramını bu etimolojik temelden yola çıkarak felsefi bir zeminde tanımlar; insanın ilahi yasanın, fıtratın ve itaatin sınırlarını "yırtarak" ahlaki çemberin dışına çıkması, hak yoldan sapmasıdır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde küfür (inkar) ile fısk arasındaki ilişkiyi analiz eder. Küfür zihinsel ve teolojik bir reddediş iken; fısk, bu inkarın eyleme dönüşmesi, toplumsal düzeni bozması, ahlaki sınırların çiğnenmesi ve insanın aktif bir şekilde günah üretmesidir. Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın otorite algısı üzerinden okur. Fıskın sadece bireysel bir günah değil, ilahi egemenliğe karşı yapılmış kurumsal ve sosyo-politik bir "başkaldırı / isyan" olduğunu; yalanlamanın (tekzib) zorunlu olarak ahlaki bir anarşiye (fısk) yol açtığını ifade eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla