Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 46. Ayet

    قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَخَذَ اللّٰهُ سَمْعَكُمْ وَاَبْصَارَكُمْ وَخَتَمَ عَلٰى قُلُوبِكُمْ مَنْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِ يَأْت۪يكُمْ بِهِۜ اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّفُ الْاٰيَاتِ ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul eraeytum in eḣaża(A)llâhu sem’akum veebsârakum veḣateme ‘alâ kulûbikum men ilâhun ġayru(A)llâhi ye/tîkum bih(i)(k) unzur keyfe nusarrifu-l-âyâti śümme hum yasdifûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: Ne dersiniz; eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse bunları size geri verebilecek Allah'tan başka tanrı kimdir? Bak, delilleri nasıl açıklıyoruz. Onlar hâlâ yüz çeviriyorlar!

      De ki: Ne dersiniz; eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse bunları size geri verebilecek Allah'tan başka tanrı kimdir? Bu âyet farklı şekillerde tefsir edilmiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Cenâb-ı Hakk'ın kulağı sağır, gözü kör etmesi ve kalpleri mühürlemesi ile bu organların sağladığı faydalarını çekip alması kastedilmiştir. Yani Allah sizin kulağınızın gözünüzün ve aklınızın sağlayacağı faydaları alırsa, bunları size geri verebilecek Allah'tan başka tanrı kimdir? demektir. Yani kulağınızın gözünüzün ve aklınızın sağladığı faydaları Size kim geri verecek? Sizin Allah'tan başka taptığınız, ilâh ve Rab olmak konusunda kendisine ortak koştuğunuz putlar, Allah'ın sizden almış olduğu bu faydaları geri veremezler, öyleyse onlara nasıl tapıyor ve ulûhiyyet konusunda onları nasıl Allah'a ortak koşuyorsunuz? Şöyle de söylenmiştir: Kulağı ve gözü almak ile canlarını almak konusunda zikredilen şeyler, şayet Allah sizin kulağınızı, gözünüzü ve kalbinizi alacak olsa, tapındığınız o nesneler bu organları bulundukları konuma getirmeye güçleri yetmez. Onlar kulağı bulunduğu konuma getiremez, gözü ve aklı da bulunduğu konuma getiremezler. Öyleyse Allah'ı bırakıp onlara nasıl tapıyor ve ulûhiyyette onları Allaha nasıl ortak görüyorsunuz? Onların taptıkları ve tanrı olarak gördükleri nesnelerin kendilerine fayda ve zarar veremeyeceğini bilmelerine rağmen, evet bunu bilmelerine rağmen, şaşkın hayalleri ile yine de onları tanrı kabul ediyorlar.

      Bak, delilleri nasıl açıklıyoruz. Yani o nesnelere tapmakla ve ulûhiyyet konusunda onları Allaha ortak koşmakla hata ettiklerine dair delilleri onlara nasıl açıklıyoruz. Onlar hâlâ yüz çeviriyorlar! Yani bu âyetlerden yüz çeviriyorlar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Eraeytüm (أرأيتم)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "r-e-y" harflerine dayandırır ve asıl anlamının gözle görmek, zihinsel olarak idrak etmek ve bir kanaate varmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin bu kalıbını (soru edatı ve muhatap zamiriyle birleşmiş halini) tahlil eder; bunun basit bir "gördünüz mü?" sorusu olmadığını, muhatabı derin bir felsefi muhasebeye, "bana haber verin, şu çaresiz durum hakkındaki asıl görüşünüz nedir?" şeklinde varoluşsal bir içgörüye davet eden kalıplaşmış bir hitap olduğunu kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin retorik (belagat) kurgusundaki sarsıcı işlevini inceler. Hitabın bu formül ile başlamasının, müşriklerin dünyevi güvencelerini ve kibrini aniden yırtan, onları tüm melekelerini kaybettikleri farazi bir kriz anıyla yüzleştirerek zihinsel bir teyakkuza zorlayan muazzam bir edebi şoklama sanatı olduğunu vurgular.

        Ehaza (أخذ)

        İbn Fâris, "e-h-z" kökünün temelinde bir şeyi sıkıca tutmak, kavramak, esir etmek ve geri dönülmez biçimde ele geçirmek anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eylemini bağlamsal olarak inceler; burada sıradan bir alma/tutma eylemini değil, insanın mutlak sahip olduğunu zannettiği duyusal yeteneklerinin (işitme ve görme), asıl sahibi olan ilahi irade tarafından aniden ve zorla "geri alınmasını/iptal edilmesini" ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın insan (antropoloji) tasavvurunda bu fiilin taşıdığı ontolojik dehşeti analiz eder. Cahiliye aklının kendi otonomisine ve dünyevi gücüne olan o kör güveninin, yaratıcının bu mutlak "kavrama/çekip alma" müdahalesiyle nasıl bir anda sıfırlandığını; insanın evrendeki varoluşunun sadece ilahi bir lütfun (emanetin) devamlılığına bağlı olduğunu detaylandırır.

        Sem'aküm (سمعكم)

        İbn Fâris, "s-m-a" kökünün temelinde dışarıdan gelen bir sesi algılamak ve işitmek eyleminin yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "sem'" kavramını fizyolojik bir duyumdan ayırır; ona göre Kur'an semantiğinde işitme, insanın dış dünyayla, özellikle de hakikatle ve ilahi vahiyle kurduğu en temel epistemolojik (bilgi edinim) köprüsüdür. Prof. Dr. Hidayet Aydar, işitme yetisinin "görme" ve "kalp"ten önce, ilk sırada zikredilmesinin ontolojik sıralamasına dikkat çeker. Vahyi algılamanın ve uyarılara muhatap olmanın ilk kapısı olan işitmenin "çekip alınması" (ehaza) durumunda, insanın hakikatle olan iletişiminin tamamen kopacağını ve mutlak bir zihinsel yalıtıma mahkum olacağını bu kelime üzerinden tahlil eder.

        Ebsâraküm (أبصاركم)

        İbn Fâris, "b-s-r" kökünün sözlükte gözle görmek, aydınlıkta nesneleri fark etmek ve bir şeyin içyüzünü kavramak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "basar" kavramını sadece biyolojik göz (ayn) olarak değil; insanın evrendeki ilahi işaretleri (ayetleri), tabiatın düzenini ve eşyanın hakikatini okuyabildiği "görsel idrak" mekanizması olarak tanımlar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, işitme ve görme yetilerinin ayette birlikte "alınma" tehdidine konu olmasını değerlendirir. İnsanın ampirik (deneyimsel) bilgisinin ve dünyevi hakimiyetinin tamamen bu iki kanala bağlı olduğunu; yaratıcının bu kanalları kapattığı anda, müşriklerin taptığı o sahte ilahların bu yetileri onlara geri veremeyeceğini belirterek, şirkin acziyetini insan anatomisi üzerinden ifşa eden sarsılmaz bir argüman olduğunu vurgular.

        Hateme (ختم)

        İbn Fâris, "h-t-m" kökünün etimolojik tabanında bir şeyi mühürlemek, bir şeyin sonuna gelmek, içine dışarıdan hiçbir şeyin giremeyeceği ve içindekinin çıkamayacağı şekilde üzerini kapatmak anlamlarının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "hatm" eylemini ontolojik bir ceza olarak açıklar. Allah'ın kalpleri mühürlemesi, keyfi bir başlangıç değil; insanın hakikati inatla reddetmesi, kibrini putlaştırması ve günahı bir yaşam biçimi haline getirmesi sonucunda, idrak merkezinin (kalbin) fıtri esnekliğini kaybederek "kilitlenmesi" ve artık uyarıları işleyemez hale gelmesidir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, Süryanice ve Aramicedeki "hatham" (resmi bir belgeyi/kapıyı mühürlemek, onaylamak) kelimesiyle olan ortak kökenine dikkat çeker; kavramın bölgede mutlak, resmi ve geri döndürülemez bir "kapanışı" ifade eden kadim bir terim olduğunu teyit eder.

        Kulûbiküm (قلوبكم)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "k-l-b" harflerinin bir şeyi tersine çevirmek, içini dışına çıkarmak ve sürekli halden hale girmek (değişmek) anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kalb kavramını sıradan bir organ olmaktan çıkarıp, insanın inanç, anlama, duygusal tercih ve vicdan merkezi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, ayetin anatomik/psikolojik kurgusundaki yerini inceler. Dış dünyadan veri toplayan kanalların (işitme ve görme) alınmasının hemen ardından, o verileri işleyecek olan ana merkezin (kalbin) "mühürlenmesi" (hateme) tasvirinin, inkarcı insanın hakikat karşısında yaşadığı o mutlak bilişsel felci ve epistemolojik iflası resmeden eksiksiz bir Kur'an antropolojisi olduğunu detaylandırır.

        Nusarrifu (نصرف)

        İbn Fâris, "s-r-f" kökünün sözlükte bir şeyi çevirmek, yönünü değiştirmek, bir halden başka bir hale evirip çevirmek anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tasrif" eylemini, bir fikri veya delili muhatabın zihnine yerleştirebilmek için farklı açılardan, çeşitli misallerle, bazen müjdeyle bazen uyarıyla tekrar tekrar sunmak ve konuyu çeşitlendirmek olarak açıklar. Angelika Neuwirth, kavramı Kur'an'ın retorik ve argümantasyon stratejisi bağlamında okur. İlahi mesajın tekdüze bir metin olmadığını; "tasrif" sanatıyla ayetlerin (işaretlerin/delillerin) çok boyutlu bir edebi zenginlikle, muhatabın tüm itiraz yollarını kapatacak ve bilişsel direncini kıracak şekilde adeta bir prizma gibi "evrilip çevrilerek" sunulduğunu ifade eder.

        Yasdifûn (يصدفون)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "s-d-f" kökünün temelinde bir şeyden yüz çevirmek, haktan sapmak, kaçınmak ve kasıtlı olarak engellemek anlamlarının bulunduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "sudûf" eylemini sıradan bir ilgisizlikten (i'raz) ayırır; ona göre bu kelime, sunulan hakikat karşısında hissedilen derin bir tiksinti, inatçı bir kibir ve bilinçli bir nefretle "yan çizmek, yüz çevirip kaçmak"tır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kapanışındaki zıtlık (tıbak) sanatını tahlil eder. Yaratıcının ayetleri anlamaları için "evirip çevirmesi, çeşitlendirmesi" (nusarrifu) ile müşriklerin tam da bu merhametli çabaya karşılık gerçeği gördükleri halde inatla "yüz çevirmeleri" (yasdifûn) arasındaki derin ahlaki kopuşu değerlendirir. Delillerin netliği arttıkça inkarın şiddetinin de artmasının, meselenin akli bir anlama sorunu değil, tamamen psikolojik bir körlük ve hastalıklı bir inat (zulüm) olduğunu bu fiil üzerinden vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X