فَلَوْلَٓا اِذْ جَٓاءَهُمْ بَأْسُنَا تَضَرَّعُوا وَلٰكِنْ قَسَتْ قُلُوبُهُمْ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Fakat kalpleri iyice katılaştı; şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi.
Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Bu ilâhî buyruğun zâhiri, onların bela ve musibetlere maruz kaldıklarını, ama yine de boyun eğip yalvarmadıklarını ifade eder. Fakat kalpleri iyice katılaştı. Cenâb- Hak diğer muhtelif âyetlerde onların bela ve şiddete maruz kaldıklarında boyun eğip yalvardıklarını ve tutumlarını değiştirdiklerini belirtmektedir. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: "Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider". Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar". Ancak burada farklı ihtimaller söz konusu olabilir. Muhtemelen bu âyetler belli bir zümre hakkında gelmiştir, açıklamasını yaptığımız âyet ise başka bir kavim ile ilgilidir. Zira kâfirler farklı durumlarda ve konumlarda bulunuyorlardı. Bazıları, kendisine bir hayır geldiğinde mutmain oluyor, başına gelen hayır yok olduğunda da hali ve tavrı değişiyordu. Bu durumu Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerîmede şöyle ifade buyuruyor: "İnsanlar içinde kimileri vardır ki, Allah'a şartlı olarak kulluk eder".
Bazıları da zorluk ve bela geldiğinde yalvarıp yakarır, kalbi yumuşar, ama bolluk ve nimete kavuştuğunda katı kalpli bir inatçı kesilir. Bunu da Cenâb-ı Hak, bir âyet-i kerîmede şöyle ifade buyuruyor: "Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar". Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider". İnsanlardan bazıları ise rahmet ve nimete sahipken mutlu olur, ama şiddet ve belaya uğradığında nankörleşir ve hüzne kapılır. Cenâb-ı Hak bu hali de bir âyet-i kerîmede şöyle ifade buyurmaktadır: "Eğer insana tarafımızdan bir nimet tattırır da sonra ondan çekip alırsak tamamen ümitsizliğe düşer, nankörleşir". Nihayet bazıları da hiçbir halde boyun eğip yalvarmazlar, ne zorluk ve belaya uğradığında ve ne de bolluk ve nimete kavuştuğunda boyun eğer. Onlar derler ki: Bu gibi şeyler bizden başkalarının da başlarına gelmiştir, hayır ehli ve salih insanlar olan atalarımızın da başlarına gelmişti. Cenâb-ı Hak, bu durumu şu âyet-i kerîmede ifade buyurmaktadır: "Atalarımız da böyle sıkıntı ve sevinç yaşamışlardı, dediler". Hâsılı insanların durumları ve konumları farklı farklıdır. Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! Fakat kalpleri iyice katılaştı, meâlindeki âyet, zorluklar ve belalar geldiğinde de boyun eğip yalvarmayan bir kavim hakkında gelmiş gibidir. Zorlukların yaşandığı dönemde yalvarıp yakarmaları da mümkündür, sonra bu zorluklardan kurtulduklarında tekrar eski hallerine dönmüşlerdir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: "Allah onları sağ salim karaya çıkardığında bakarsın ki yine Allah'a ortak koşarlar". Kur'ân-ı Kerîm'deki "Belki yalvarıp yakarırlar" meâlindeki âyet ile "İçten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar" meâlindeki âyet, onların Rab'leri ile olan alakalarına dair gibidir, bu ise onların peygamberlere karşı olan tutumları ile ilgilidir. Çünkü peygamberler onları risâletlerini kabul etmeye ve kendilerine söyledikleri ve haber verdikleri şeyleri tasdik etmeye davet ediyorlardı. Onlar ise peygamberlere karşı büyüklendiler, fakat Allah'ı kabul edip kendisine yakarmaya devam ettiler; yani peygamberlere karşı büyüklendiler, lâkin Allah'a karşı büyüklenmediler. Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! meâlindeki âyetin geçmiş ümmetlerle ilgili olması da muhtemeldir; Allah onların yalvarıp yakarmadıklarını haber vermektedir. Hiç olmazsa verdiğimiz bu musibetler başlarına geldiğinde boyun eğip yalvarsalardı! meâlindeki âyetin iki anlam taşıması ihtimali vardır. Birincisi, onlar Allah'ın cezası başlarına geldiğinde yalvarıp yakarmadılar, inat ettiler ve aynı tutumlarını korudular. İkincisi, onlar Allah'ın cezası gelince yalvarıp yakardılar, ama ceza yok olup gidince tekrar eski hallerine döndüler. Hiç olmazsa verdiğimiz musibetler başlarına geldiğinde yalvarıp yakarmaya devam etselerdi!
Şeytan da onlara yaptıklarını şirin gösterdi. Yani şeytan onların yapmış oldukları şeyleri kendilerine şirin gösterdi. Onlar diyorlardı ki: Bu gibi şeyler hayır ehli olan insanların da başlarına gelmiştir, hayır ehli ve salih insanlar olan atalarımızın da başlarına gelmiştir. Yahut şeytan, onların şirk ve yalanlama konularında yaptıklarını kendilerine şirin gösterdi. Şeytan onlara, sizlerin onun üzerinde hakkınız vardır, diyordu.
Yorumu Yorumla
-
Câehüm (جاءهم)
İbn Fâris, kelimenin türediği "c-y-e" kökünün sözlükte bir yere gelmek, ulaşmak ve varmak anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mecî'" (gelme) eylemini "ityân" (gelme) fiilinden ince bir nüansla ayırır; ona göre bu kelime, etkisi daha ağır, hacmi daha büyük ve muhatap üzerinde sarsıcı bir iz bırakan fiziksel veya ontolojik gelişleri ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin sonundaki "onlara" (hüm) zamirinin taşıdığı hedef odaklılığa dikkat çeker. İlahi azabın veya musibetin rastgele bir doğa olayı olmadığını; doğrudan doğruya inkar eden toplumu "bulduğunu" ve onlara özel olarak yönlendirilmiş bir kozmik müdahale olarak "geldiğini" bu yapı üzerinden tahlil eder.
Be'sünâ (بأسنا)
İbn Fâris, "b-e-s" kökünün etimolojik tabanında şiddet, zorluk, savaş ve tahammülü zor sıkıntı anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "be's" kavramını insanın iradesini aşan, dışarıdan gelen ve toplumun konforunu yıkan kitlesel felaketler ve azap olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "bizim" (nâ) iyelik zamiriyle (be'sünâ / bizim zorluğumuz-azabımız) kullanılmasının teolojik boyutunu değerlendirir. Yaratıcının bu felaketi bizzat kendisine nispet etmesinin, yaşanan yıkımın kör bir tesadüf olmadığını, aksine muhatapların kibrini kırmak için kurgulanmış bilinçli ve şefkatli bir "ilahi pedagoji/uyarı" aracı olduğunu vurgular.
Tedarra'û (تضرعوا)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "d-r-a" harflerinin temelinde boyun eğme, küçülme ve acziyetini ilan etme anlamlarının yattığını belirtir. (Hayvanların yavrularına süt verdikleri organa "dar'" denmesinin sebebi, yavrunun o esnadaki mutlak teslimiyetidir). Râgıb el-İsfahânî, "tedarru" eylemini, insanın sahte kibrinden ve statüsünden tamamen sıyrılarak, kendi hiçliğini itiraf etmesi ve zillet içinde Allah'a yalvarması olarak açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayetteki "keşke" (lev lâ) edatıyla oluşturduğu dramatik kurguyu inceler. İlahi musibetin asıl amacının toplumu yok etmek olmadığını, aksine bu "tedarru" (boyun bükme ve samimi yakarış) refleksini tetiklemek olduğunu; insanın ancak şiddetli bir kriz anında fıtratına dönebileceğini ancak müşriklerin bu fırsatı da teptiklerini ifade eden sarsıcı bir psikolojik tablo olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin gerçekleşmemesi üzerinden inkarcı aklın trajedisine odaklanır; kriz anında bile sahte gururundan vazgeçip "tedarru" edemeyen insanın, kendi varoluşsal çöküşünü kendi elleriyle nasıl mühürlediğini tahlil eder.
Kaset (قست)
İbn Fâris, "k-s-v" kökünün sözlükte kurumak, katılaşmak ve taş gibi sertleşmek anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "kasvet" kavramını kalbin esnekliğini, merhametini ve hakikati algılama yeteneğini kaybederek geçirimsiz bir maddeye dönüşmesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın insan psikolojisi tasavvurunda bu kelimenin önemini detaylandırır. Ona göre kalbin katılaşması (kasvet), ontolojik ve ahlaki bir ölümdür. Musibetler (be's) karşısında insanın normalde yumuşaması gerekirken, kibrin ve cehaletin kalbi adeta fosilleştirdiğini; ilahi işaretler karşısında hiçbir ürperti, korku veya sevgi hissedemeyecek kadar "duygusal ve ahlaki felce" uğradığını aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "tedarru" (yumuşayıp yalvarma) ile "kasvet" (sertleşme) kelimeleri arasındaki diyalektiği inceler. Bu zıtlık, fıtratın gereği olan esneklik ile şirkin ürettiği inatçı katılık arasındaki o büyük ahlaki savaşı resmeder.
Kulûbühüm (قلوبهم)
İbn Fâris, "k-l-b" kökünün bir şeyi tersine çevirmek, içini dışına çıkarmak ve sürekli değişmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalb kavramını sadece biyolojik bir organ değil; aklın, imanın, idrakin ve duygusal kararların merkezi olan varoluşsal bir işlemci olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "katılaşma" eyleminin doğrudan kalplere nispet edilmesinin taşıdığı epistemolojik çöküşü değerlendirir. Normalde anbean değişme, etkilenme ve "dönme" (inkılab) yeteneğine sahip olan kalbin, inkar inadı yüzünden bu fıtri işlevini yitirdiğini ve ilahi mesajı/uyarıyı işleyemeyen ölü bir kütleye dönüştüğünü bu kelime üzerinden tahlil eder.
Zeyyene (زين)
İbn Fâris, "z-y-n" kökünün etimolojik tabanında süslemek, güzelleştirmek ve bir şeyi göze hoş göstermek anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "tezyin" eyleminin bağlamsal olarak nesnel bir güzellikten ziyade, sahte ve çirkin bir şeyin insan nefsine, hevesine ve gözüne aldatıcı bir şekilde "estetik ve doğru" gösterilmesi olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye ve Kur'an semantiğinde küfrün psikolojik altyapısını inceler. İnsanın kendi işlediği günahları, zulümleri ve putperest ritüelleri iğrenç bulmak yerine, bunları onurlu, asil ve atalara sadakat gerektiren yüce birer eylemmiş gibi görmesini sağlayan o felsefi yanılsama mekanizmasını (tezyin) detaylandırır. Patricia Crone, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın sosyo-politik bağlamında okur. Statükonun (şirkin) savunucularının kendi baskıcı ve adaletsiz sistemlerini kitlelere "güzel ve vazgeçilmez bir gelenek" olarak yutturmalarının, dönemin en güçlü ideolojik kalkanı olduğunu; tezyinin burada siyasi bir "göz boyama" ve meşrulaştırma aracı olarak işlev gördüğünü ifade eder.
Eş-Şeytânü (الشيطان)
İbn Fâris, kelimenin kökeni konusunda iki ihtimali değerlendirir: Ya "ş-t-n" kökünden gelir ve hakikatten, hayırdan mutlak surette uzaklaşmak, mesafeli olmak anlamını taşır; ya da "ş-y-t" kökünden türemiştir ve öfkeden tutuşmak, yanmak manasına gelir. Râgıb el-İsfahânî, şeytan kavramını isyankar, kaba ve insanı ilahi yoldan uzaklaştıran her türlü kibirli güç olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik haritasını çıkararak, Süryanice "Sāṭānā" ve Habeşçe "Śayṭān" (karşıt, düşman, saptırıcı) kelimeleriyle olan dilbilimsel ve kültürel bağını kanıtlarıyla ortaya koyar. İslam öncesi Arap şiirinde de bilinen bu kelimenin, Kur'an tarafından salt bir mitolojik figür olmaktan çıkarılıp, ahlaki kötülüğün felsefi merkezine oturtulduğunu belirtir. Gabriel Said Reynolds, kavramı Geç Antik Çağ'ın kozmik çatışma (iyi-kötü savaşı) edebiyatı ekseninde analiz eder. Şeytanın burada pasif bir fısıldayıcı değil, müşriklerin sahte dinlerini onlara "süslü gösteren" (zeyyene), tarihi yönlendiren ve ilahi iradeye karşı kurumsal bir muhalefet örgütleyen aktif bir kozmik figür/düzenbaz (trickster) olarak konumlandırıldığını vurgular.
Ya'melûn (يعملون)
İbn Fâris, "a-m-l" kökünün sözlükte bir işi yapmak ve eyleme geçmek anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "amel" kavramını, bilinçsizce veya tesadüfen yapılan sıradan işlerden (fiil) ayırır; ona göre amel, mutlak surette bir niyet, kasıt, plan ve irade barındıran bilinçli eylemler dizisidir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "yapmakta oldukları şeyleri" (mâ kânû ya'melûn) şeklindeki geçmişten günümüze süreklilik bildiren kalıbın (kâne + muzari fiil) psikolojik ağırlığını değerlendirir. Şeytanın onlara süslü gösterdiği şeyin anlık bir hata değil; nesiller boyu kurguladıkları, kurumsallaştırdıkları, üzerinden ticaret ve siyaset yaptıkları o köklü ve örgütlü şirk bataklığı (amelleri) olduğunu tahlil eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla