Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 42. Ayet

    وَلَقَدْ اَرْسَلْـنَٓا اِلٰٓى اُمَمٍ مِنْ قَبْلِكَ فَاَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَٓاءِ وَالضَّرَّٓاءِ لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekad erselnâ ilâ umemin min kablike feeḣażnâhum bilbe/sâ-i ve-ddarrâ-i le’allehum yetedarra’ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından, belki yalvarıp yakarırlar diye onları darlık ve hastalıklara uğrattık.

      Andolsun ki senden önceki ümmetlere de elçiler gönderdik. Ardından onları darlık ve hastalıklara uğrattık. Bu konuda farklı yorumlar yapılmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Âyette geçen besa (البأْسَاءُ) kelimesi, düşman tarafından onların başlarına gelen zorluklar, sıkıntılar anlamına gelir. "Darrâ" (الصراءُ) sözcüğü ise maruz kaldıkları bela ve semavî hastalık demektir. Bazıları da şöyle demişlerdir: "Besa" (البأْسَاءُ) kelimesi, başlarına gelen fakirlik, kıtlık ve zorluk anlamına gelir. Onları darlığa uğrattık, meâlindeki âyet hakkında İbn Abbas'ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu âyet, müzmin hastalığa ve korkuya uğrattık anlamına gelir darra (الضراء) da bela ve açlık demektir. Belki yalvarıp yakarırlar diye, yani bu belalara maruz bıraktığı ve kendilerini bunlarla imtihan ettiği için yalvarıp yakarırlar ve durumlarını değiştirirler.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ersalnâ (أرسلنا)

        İbn Fâris, "r-s-l" kökünün sözlükte akıcılık, peş peşe gelme ve serbest bırakıp yönlendirme anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irsal" eylemini sıradan bir gönderme işleminden ayırarak, mutlak bir iradenin (Allah'ın) kendi mesajını, otoritesini ve rehberliğini taşıyan özel elçileri tarih sahnesine peş peşe sürmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin ayette peygambere yönelik "senden önce de" (min kablike) tarihsel referansıyla kullanılmasını teolojik bir teselli (terapi) olarak değerlendirir. Yaratıcının bu eylemi bizzat kendisine (biz gönderdik / ersalnâ) atfetmesinin, elçilerin karşılaştıkları zorluklarda yalnız olmadıklarını ve tebliğ sürecinin şahsi bir girişim değil, ilahi ve evrensel bir projenin sarsılmaz uzantısı olduğunu ilan ettiğini tahlil eder.

        Ümemin (أمم)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "ümmet" sözcüğünün "e-m-m" kökünden geldiğini; asıl anlamının yönelmek, kastetmek, bir şeyin aslı, anası ve etrafında toplanılan ortak eksen olduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, kavramı sosyolojik ve teolojik bir bağlamda inceler; ümmet, aynı zamanı, mekanı veya inancı (dini) paylaşan, ortak bir fıtrat ve hedef etrafında organize olmuş topluluktur. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki akrabalığını inceleyerek, İbranice ve Aramicedeki "ummethâ" kavramıyla ortak kökene sahip olduğunu; sözcüğün bölgede salt etnik bir yığını değil, bir ilahi metin veya inanç sistemi etrafında şekillenen "dini cemaati" tanımlayan ortak bir monoteistik terim olduğunu kanıtlarıyla sunar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin çoğul ve nekre (belirsiz / birtakım ümmetler) formda kullanılmasının, insanlık tarihindeki medeniyetlerin çokluğuna işaret ettiğini; elçi gönderme ve hesap sorma yasasının evrensel bir tarih felsefesi kurgusu barındırdığını vurgular.

        Ehaznâhüm (أخذناهم)

        İbn Fâris, "e-h-z" kökünün temelinde bir şeyi sıkıca tutmak, kavramak, esir etmek ve ele geçirmek anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ahz" eyleminin bu bağlamda sıradan bir tutma eylemi olmadığını; isyankar toplumların dünyevi güçlerine, ordularına veya siyasi otoritelerine rağmen ilahi bir azap ve musibet tarafından aniden, karşı konulamaz bir şekilde kıskıvrak yakalanıp iradelerinin kahredilmesini ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın felaket semantiğinde bu fiilin taşıdığı psikolojik dehşeti analiz eder. Cahiliye toplumunun kendi otonom gücüne ve kabilevi kibrine olan o kör güveninin, yaratıcının bu mutlak "yakalama/kavrama" müdahalesiyle nasıl anında sıfırlandığını ve insanın kozmik yasalar karşısındaki ontolojik acziyetinin nasıl ifşa edildiğini detaylandırır.

        Bil-be'sâi (بالبأساء)

        İbn Fâris, "b-e-s" kökünün etimolojik tabanında zorluk, şiddet, eziyet, savaş ve sıkıntı anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "be'sâ" kavramını insanın iradesini aşan, dışarıdan gelen ve toplumun genelini vuran dışsal felaketler olarak tanımlar; kıtlık, ekonomik çöküş, şiddetli yoksulluk ve savaş gibi kitlesel maddi sıkıntıları kapsar. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Geç Antik Çağ'daki teodise (kötülük problemi) tartışmaları bağlamındaki yerini okur. Kur'an'ın bu tür sosyo-ekonomik yıkımları tesadüfi doğa olayları veya kör bir talih olarak değil, doğrudan toplumu uyandırmaya yönelik "uyarıcı ve düzeltici ilahi pedagojinin" bir parçası olarak kodladığını ifade eder.

        Ved-darrâi (والضراء)

        İbn Fâris, "d-r-r" kökünün sözlükte faydanın (nef') mutlak zıddı olarak zarar vermek, eksiltmek ve bedensel/ruhsal acı çekmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "darrâ" kavramını dışsal ve kitlesel felaketlerden (be'sâ) titizlikle ayırarak, insanın doğrudan kendi bedenini, canını ve psikolojisini hedef alan hastalık, sakatlık, salgın ve içsel ruhsal çöküntü durumları olarak sınıflandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette "be'sâ" ve "darrâ" kelimelerinin yan yana kullanılmasının oluşturduğu ontolojik kuşatmayı tahlil eder. Yaratıcının, ilahi mesajı reddeden toplumları hem dışarıdan (ekonomik/sosyal felaketlerle) hem de içeriden (bedensel/psikolojik acılarla) mutlak bir şekilde köşeye sıkıştırdığını; inkarın ve kibrin sığınabileceği hiçbir dünyevi barınak veya konfor alanı bırakmadığını bu kavramsal bütünlük üzerinden analiz eder.

        Yetedarra'ûn (يتضرعون)

        İbn Fâris, kelimenin "d-r-a" kökünden türediğini ve asıl anlamının zayıflık, acziyet, boyun eğme ve küçülme olduğunu belirtir. Hayvanların yavrularına süt verdikleri organa "dar'" (meme) denmesinin sebebi de, yavrunun o esnadaki muhtaç ve bütünüyle teslim olmuş halidir. Râgıb el-İsfahânî, "tedarru" eylemini, kişinin sahte kibrini tamamen kırarak, kendi varoluşsal hiçliğini itiraf etmesi ve mutlak bir samimiyetle, zillet (tevazu) içinde sızlanarak Allah'a yalvarması olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), eylemin başında bulunan "le'alle" (umulur ki / ta ki) edatıyla oluşturduğu edebi ve psikolojik kurguyu inceler. Toplumlara verilen bu musibetlerin amacının ilahi bir yok etme arzusu olmadığını; aksine sağırlık ve dilsizlik üreten kibrin sahte kabuğunu kırarak insanı tekrar varoluşsal merkezine döndürmek için uygulanan acı ama merhamet yüklü bir "pedagojik şok" olduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin sosyo-psikolojik boyutuna dikkat çeker. Dünyevi iktidarlarıyla şımaran yığınların, ancak şiddetli bir çaresizlik mengenesinde o yapay maskelerini indirip, fıtratlarının derinliklerindeki o saf acziyet (tedarru) noktasına dönebildiklerini; bu fiilin, insan doğasının kriz anındaki teolojik refleksini resmeden muazzam bir tahlil olduğunu aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X