بَلْ اِيَّاهُ تَدْعُونَ فَيَكْشِفُ مَا تَدْعُونَ اِلَيْهِ اِنْ شَٓاءَ وَتَنْسَوْنَ مَا تُشْرِكُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 41. Ayet
Daralt
X
-
Aksine, yalnız Allaha yalvarırsınız. O da kendisine yalvarmanıza konu olan belâyı dilerse kaldırır, siz de ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz.
Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız? Bu cümle, başa bela geldiğinde yapılan dua anlamına gelebilir, kulluk yapmak anlamına da gelebilir. Yani size şefaat edeceği ümidiyle Allah'tan başkasına mı kulluk yapıyorsunuz? Üstelik başınıza bela geldiğinde onların size şefaat edemediklerini bizzat gördüğünüz halde.
Sonra Cenâb-ı Hak, onların belayı def etmek ve kurtulmak için Allah'tan başkasına yalvarmadıklarını, kurtulmak için yine de Allah'a yakardıklarını haber veriyor. Nitekim bir âyet-i kerîmede şöyle buyurmaktadır: "Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah'tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider". Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: "İnsanın başına bir sıkıntı geldi mi Rabb'ine yönelip O'na yalvarır". Diğer bir âyet-i kerîmede ise şöyle buyurmaktadır: "Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), içten bir inanç ve bağlılıkla Allah'a yakarırlar". En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak burada onlara, başlarına sıkıntılar ve belalar geldiğinde kullukta ve ulûhiyyette Allah'a ortak koştuklarına yalvarmadıklarını hatırlatmaktadır, öyle ise sıkıntılar ve belalar kalktığında ulûhiyyet konusunda onları neden Allah'a ortak koşuyorsunuz? Siz de ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz. Yani bela geldiğinde Allah'a ortak koştuğunuz ilâhları terk eder, üzerinizdeki belaları kaldırmaları için onlara yalvarmazsınız.
Yorumu Yorumla
-
Bel (بَلْ)
İbn Fâris, bu edatın Arapçada "idrâb" (önceki sözden dönüp yeni ve kesin bir hüküm verme) işlevi gördüğünü, önceki cümlenin hükmünü iptal ederek asıl gerçeğe sert bir geçiş yapmak için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bağlamsal olarak bu edatın taşıdığı retorik gücü inceler; müşriklerin kriz anında putlarını çağıracakları ihtimalini tamamen silip süpürdüğünü, hakikati zihinlere çakan kesin bir iptal ve düzeltme hamlesi olduğunu kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi kurgudaki şok edici etkisini tahlil eder. Önceki ayetteki "Allah'tan başkasını mı çağıracaksınız?" sorusunun ardından aniden gelen bu "Bel" (Aksine / Hayır!) çıkışının, müşriklerin içsel ikiyüzlülüğünü suratlarına çarpan ve tartışmayı anında bitiren muazzam bir psikolojik darbe olduğunu vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik mantığı içindeki yerini değerlendirir; insanın mutlak çaresizlik anında kendi yalanına dahi inanamayacağını, fıtratın maskeleri yırtarak (idrâb yaparak) asıl sahibine yöneleceğini dilsel bir kesinti üzerinden ispatlayan felsefi bir sıçrama noktası olduğunu aktarır.
İyyâhu (إِيَّاهُ)
İbn Fâris, bu kelimenin tek başına kullanılamayan, daima bir zamire bitişerek eylemin sadece o hedefe yöneldiğini bildiren (tahsis) munfasıl (ayrı yazılan) bir nesne zamiri olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iyyâhu" (yalnızca O'nu) tahsis edatının fiilden (ted'ûn/çağırırsınız) önce gelmesindeki teolojik hassasiyeti inceler. Bu öne alma (takdim) kuralının, kriz anında duanın veya sığınmanın Allah'tan başka hiçbir varlığa asılamayacağını, şirkin tüm paydaşlarını o an için sıfırlayan mutlak bir tevhid ilanı olduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin taşıdığı ontolojik ve psikolojik anlamı tahlil eder. Normal şartlarda sahte ilahlarına tapan aklın, ölümcül bir felaket karşısında "yalnızca O'na" (iyyâhu) odaklanmasının, insan ruhunun derinliklerine kodlanmış fıtri tevhid inancının, korku basıncıyla yüzeye çıkması ve şirkin yapay bir fantezi olduğunun bizzat müşrikin kendi içgüdüsüyle kanıtlanması olduğunu vurgular.
Yekşifu (يَكْشِفُ)
İbn Fâris, "k-ş-f" kökünün etimolojik tabanında bir şeyin üzerindeki örtüyü kaldırmak, açığa çıkarmak, gizli olanı aşikar kılmak ve bir kimsenin üzerindeki baskıyı/sıkıntıyı söküp atmak anlamlarının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "keşf" eylemini fiziki bir örtüyü açmaktan ziyade, insanın ruhunu, bedenini veya toplumunu saran şiddetli bela, hastalık ve azabın ilahi bir müdahaleyle ortadan kaldırılması (giderilmesi) olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın felaket ve kurtuluş semantiğinde bu fiilin rolünü inceler. Cahiliye aklının doğa olayları veya felaketler karşısındaki çaresizliğine karşı, Kur'an'ın bu eylemi (yekşifu / kaldırır, giderir) mutlak surette Allah'ın iradesine bağladığını; putların ise bu ontolojik "kaldırma/giderme" gücünden tamamen yoksun, pasif nesneler olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin hemen ardından gelen "eğer dilerse" (in şâe) şartına dikkat çeker. Yaratıcının bu felaketi kaldırmasının zorunlu veya mekanik bir yasa olmadığını; duaya icabet etmenin mutlak, özgür ve rasyonel bir ilahi iradenin lütfu olduğunu bu kelimelerin birlikteliği üzerinden analiz eder.
Tensevne (تَنْسَوْنَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "n-s-y" kökünün temelinde bir şeyi zihinde tutamamak, terk etmek, hatırdan çıkarmak ve bir şeyi kasten veya gafletle ardında bırakmak anlamlarının bulunduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "nisyan" kavramını sadece nörolojik bir hafıza kaybı olarak değil, kişinin bir varlığı değersiz bulduğu veya daha büyük bir şokla sarsıldığı için onu zihinsel olarak tamamen devreden çıkarması (yok sayması) olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi antropolojisi üzerinden kriz anı psikolojisini değerlendirir. Müşriklerin putlarını "unutmaları", basit bir dalgınlık değildir. Bu unutuş, insanın sonradan ürettiği, etrafında kabile ittifakları kurduğu tüm o karmaşık kültürün ve statükonun (şirk sisteminin), mutlak gerçeklik (ölüm tehlikesi) karşısında buharlaşıp ontolojik olarak sıfırlanmasıdır. Kriz, yapay olanı söküp atmış, fıtrat aslına dönmüştür. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette kelimenin şimdiki/geniş zaman kipiyle kullanılmasının taşıdığı ironiyi tahlil eder. Bir ömür boyu en sadık olduklarını iddia ettikleri, uğruna savaştıkları sahte ilahları bir saniye içinde "unutuvermeleri", inkar ideolojisinin kendi içindeki temelsizliğini ve insanın kendi kurgusuna dahi güvenemediğini gösteren acı bir psikolojik ifşadır.
Tuşrikûn (تُشْرِكُونَ)
İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün asıl anlamının iki veya daha fazla şeyin mülkiyette, değerde veya hakta birbirine karışması, paydaş olması ve teklik vasfının bozulması olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, şirk kavramını teolojik bağlamda Allah'ın mutlak otoritelerine, yaratma gücüne veya ibadet edilme hakkına, felsefi ve nesnel hiçbir gerçekliği olmayan sahte varlıkları ortak koşmak olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın kozmik adalet ve sadakat kavramları üzerinden okur. Şirkin sadece dinsel bir hata değil, evrenin yegane sahibine karşı işlenmiş kurumsal bir sadakatsizlik (treason) olduğunu; ancak ayetteki felaket anında bu kurgusal ortaklığın (tuşrikûn) anında çökmesinin, putperestliğin sadece konforlu zamanların sahte bir dini olduğunu kanıtladığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "ortak koştuğunuz şeyleri" (mâ tuşrikûn) tamlamasıyla bitmesinin diyalektik gücüne odaklanır. İnsanın kendi elleriyle ürettiği, varlık alanına kendi zihniyle taşıdığı bu "ortakları", yine kendi elleriyle "kriz anında çöpe atması", tevhidin mutlak zaferini başka hiçbir delile ihtiyaç bırakmadan müşriklerin kendi eylemleri üzerinden ispatlayan kusursuz bir felsefi finaldir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla