Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 37. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 37. Ayet

    وَقَالُوا لَوْلَا نُزِّلَ عَلَيْهِ اٰيَةٌ مِنْ رَبِّه۪ۜ قُلْ اِنَّ اللّٰهَ قَادِرٌ عَلٰٓى اَنْ يُنَزِّلَ اٰيَةً وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَا يَعْلَمُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû levlâ nuzzile ‘aleyhi âyetun min rabbih(i)(c) kul inna(A)llâhe kâdirun ‘alâ en yunezzile âyeten velâkinne ekśerahum lâ ya’lemûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ona Rabb'inden bir mûcize indirilseydi ya! dediler. De ki: Şüphesiz Allah mûcize indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler.

      Ona Rabb'inden bir mûcize indirilseydi ya! dediler. De ki: Şüphesiz Allah mûcize indirmeye kādirdir. İnsanların bütün gayretleri inat ve büyüklenmedir. Yoksa onlara aklî, sem'î ve hissî pek çok mûcize gönderilmişti. Aklî mûcizelerden biri şu âyet-i kerîmede zikredilmektedir: "De ki: Yemin ederim, bu Kur'ân'ın bir benzerini ortaya koymak için ins ve cin bir araya gelip birbirine destek olsa dahi onun benzerini ortaya koyamazlar". Semî mûcizelere gelince; onlara gıyablarında vaki olan şeyleri haber vermiştir, hem de onu bilen birine gidip öğrenmediği halde haber vermiştir. Hissî mûcizeler ise, Hz. peygamberin (s.a.) bir tasta bulunan az bir sütü büyük bir insan grubuna içirmesi, iki aylık yolu bir gecede alması, ateşte kızartılan bir kuzunun konuşması, minberin inlemesi gibi sayılması uzun sürecek olan olaylardır. Ama bütün bunlara rağmen onlar yine inat etmişlerdi, çünkü onların bütün gayretleri inatçılıktan ibaretti.

      De ki: Şüphesiz Allah mûcize indirmeye kādirdir. Yani onların senden istemiş oldukları mûcizeyi indirmeye kadirdir. Fakat onların çoğu bilmezler. Bu cümlenin iki anlama gelmesi muhtemeldir. Biri, onlar mûcizeyi istediklerinde, inat ettikleri takdirde hemen arkasından bir azabın geleceğini ve köklerini kurutacağını onların çoğu bilmezler. Diğeri, Allah'ın ancak gerekli gördüğü durumda mûcize indireceğini onların çoğu bilmezler. Öbürü de, muhtemelen onlar mûcizeyi öğrenmek için istemiyorlar, inatçılıklarını sürdürmek için istiyorlardı. Yahut da talebin hemen peşinden mûcize gönderdiği zaman, yine kabul etmez ve yine inanmazlarsa, daha önceki ümmetlere yapıldığı gibi onlar da helâk edileceklerdi. Ama Allah, bu ümmetin kıyâmete kadar bekasını vâdetmiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nuzzile / Yünezzile (نزل / ينزل)

        İbn Fâris, kelimenin "n-z-l" kök harflerinden türediğini ve asıl anlamının yüksek bir yerden aşağıya inmek, bir yere konaklamak ve yerleşmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nüzûl" kavramını fiziki bir mekansal inişten ziyade, ilahi bilginin insani idrak seviyesine lütfedilmesi olarak tanımlar. Ayetteki kullanımları morfolojik bir ayrıma tabi tutarak inceler; "nuzzile" (indirilseydi) formunun toptan, tek seferde ve aniden inişi ifade ettiğini, "yünezzile" (indirme/peş peşe indirme) formunun ise tedrici (aşama aşama) ve hikmete dayalı bir süreci bildirdiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kökün Sami dillerindeki izini sürer ve bölge dillerinde de yukarıdan aşağıya (özellikle ilahi alemden yeryüzüne) inişi ifade eden ortak bir teolojik arka plana sahip olduğunu belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, müşriklerin "lev lâ nuzzile" (aniden/toptan indirilseydi ya) şeklindeki taleplerinin psikolojik altyapısını tahlil eder. Onların beklentisinin, vahyin pedagojik ve ahlaki bir süreç (tenzil) olmasından ziyade, gökten aniden düşen, gözle görülür, zorlayıcı ve maddi bir obje (inzal) formunda gelmesi olduğunu, bu talebin de hakikati anlama niyetinden değil, sistemi kilitleme amacından doğduğunu vurgular.

        Âyetün (آية)

        İbn Fâris, "e-y-y" kökünden gelen kelimenin, bir şeyin varlığını, yönünü veya hakikatini gösteren açık işaret ve alamet olduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, ayet kavramını görünmeyen mutlak bir gerçeğe (gayb) delalet eden somut göstergeler ve mucizeler olarak felsefi bir boyutta açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice ve Aramicedeki "âthâ" (mucizevi işaret, kanıt) sözcüğüyle olan dilbilimsel akrabalığına dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, müşriklerin "ayet" beklentisi ile Kur'an'ın "ayet" algısı arasındaki ontolojik uçurumu inceler. Müşriklerin kelimeden beklentisi doğaüstü, göz boyayıcı ve anlık bir sihir/fiziksel harika iken; Kur'an bu kelimeyi doğadaki muazzam işleyişi (kozmik yasaları) ve insanın aklını çalıştıran vahiy metinlerini tanımlamak için kullanarak, kelimenin içini rasyonel ve ahlaki bir "işaret/delil" olarak yeniden doldurmuştur. Angelika Neuwirth, bu beklentiyi Geç Antik Çağ polemikleri bağlamında değerlendirir. Müşriklerin "Ona bir ayet indirilseydi" talebinin samimi bir iman arayışı olmadığını, dönemin dini diyaloglarında rakibi köşeye sıkıştırmak, aciz bırakmak ve mesajın ilahi kaynağını itibarsızlaştırmak için kurgulanmış tipik bir edebi ve felsefi polemik aracı olduğunu ifade eder.

        Kâdirun (قادر)

        İbn Fâris, "k-d-r" kökünün temelinde bir şeye güç yetirmek, sınırlarını belirlemek ve ölçüp biçmek anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "kadir" sıfatını salt kaba bir güç veya sınırsız bir potansiyel (kuvvet) olmaktan ayırır. Ona göre bu sıfat, gücü hikmete mutlak surette uygun olarak, ne eksik ne fazla, tam hedeflenen ölçüde (kader) ve rasyonel bir dengeyle kullanma yetkinliğidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Şüphesiz Allah bir ayet (mucize) indirmeye kadirdir" cümlesinin teolojik ve felsefi boyutunu tahlil eder. Yaratıcının olağanüstü bir mucize indirmemesinin nedeninin bir "güç yetirememe" (acziyet) sorunu olmadığını, aksine bu gücü tutmasının kendi koyduğu determinist yasalara (sünnetullah) ve ilahi hikmete bağlılık olduğunu; zorlayıcı, görsel bir mucizenin insan aklının özgür iradesini felç edeceğini ve varoluşun temelindeki "imtihan/tercih" sırrını bozacağını bu sıfatın dengesi üzerinden analiz eder.

        Ekserahum (أكثرهم)

        İbn Fâris, "k-s-r" kökünün sözlükte azlığın mutlak zıddı olarak sayının, hacmin veya miktarın çok olması, artması ve çoğalması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kesret" (çoğunluk) kavramının bir nitelik (kalite) değil, saf bir nicelik (sayısal yığın) bildirdiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'ın sosyolojisinde "çoğunluk" kavramının taşıdığı epistemolojik değeri değerlendirir. Ayette müşrik kitlesinin "onların çoğu" şeklinde tanımlanmasının, insanlık tarihi boyunca kalabalıkların, sayısal üstünlüğün ve toplumsal sürü psikolojisinin asla hakikatin ve doğrunun ölçüsü olamayacağını; hakikati kavrama yetisinin (bilmenin) genellikle yığınların yüzeysel beklentilerinden sıyrılabilen azınlığa ait bir erdem olduğunu vurgulayan sosyolojik bir tespit olduğunu aktarır.

        Ya'lemûn (يعلمون)

        İbn Fâris, "a-l-m" kök harflerinin bir şeyin hakikatini, özünü bilmek ve onu diğer şeylerden kesin olarak ayıran alameti kavramak anlamına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "ilm" eylemini nesneyi veya durumu gerçekte olduğu şekliyle idrak etmek ve ondan doğacak sonuçları kestirebilmek olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, ayetin sonundaki "fakat onların çoğu bilmezler" (lâ ya'lemûn) hükmünün taşıdığı teolojik dehşeti inceler. Buradaki "bilmemek" eylemi sıradan bir cehalet, fizik kanunlarından habersiz olmak veya aklın yetersizliği değildir. Onların bilmediği asıl şey ilahi yasanın çalışma prensibidir: Eğer istedikleri o nihai ve olağanüstü mucize indirilirse ve onlar yine de inanmamakta direnirlerse, ilahi yasa gereği anında ve toptan helak edileceklerdir (istîsal). Dolayısıyla onların mucize talebi, bilgisizlikleri yüzünden bizzat kendi toplumsal ve ontolojik yok oluşlarını kendi elleriyle çağırmaları anlamına gelir. Yaratıcı, bu yıkıcı mucizeyi göndermeyerek bilmedikleri bir şekilde onlara merhamet etmektedir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X