وَاِنْ كَانَ كَبُرَ عَلَيْكَ اِعْرَاضُهُمْ فَاِنِ اسْتَطَعْتَ اَنْ تَبْتَغِيَ نَفَقاً فِي الْاَرْضِ اَوْ سُلَّماً فِي السَّمَٓاءِ فَتَأْتِيَهُمْ بِاٰيَةٍۜ وَلَوْ شَٓاءَ اللّٰهُ لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدٰى فَلَا تَكُونَنَّ مِنَ الْجَاهِل۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 35. Ayet
Daralt
X
-
Onların yüz çevirmeleri sana ağır geldi ise, yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara bir mûcize getiresin! Allah dileseydi elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirirdi. O halde sakın cahillerden olma!
Onların yüz çevirmeleri sana ağır geldi ise, yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ara! Kavminin küfürde inat etmesi ve imandan yüz çevirmesi Resûlullah'a (s.a.) çok ağır geliyor, çok zoruna gidiyordu, o kadar ki onlara karşı duyduğu şefkat yüzünden neredeyse kendisini yiyip bitirecekti. Nitekim Cenâb-ı Hak bu durumu şu âyetlerde ifade buyurmaktadır: "Onlar için üzülerek kendini helâk etme". "İman etmiyorlar diye neredeyse kendini helâk edeceksin!" Hz. Peygamber (s.a.) iman etmemeleri sebebiyle cehennemde ebedî azap içinde kalacaklarından dolayı onlar için çok üzülüyordu. İşte Onların yüz çevirmeleri sana ağır geldi cümlesi bunu ifade etmektedir. Yahut da kendisinden mûcizeler talep ettiklerinde istedikleri mûcizeyi getirmiş olmasına rağmen yine de iman etmeyip yüz çevirmeleri kendisine ağır geliyordu. Bu gibi hallerde istedikleri mûcizeleri getirse bile onlar şöyle diyorlardı: "Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece göğe çıktığına asla inanmayacağız". Halbuki Hz. Peygamber (s.a.) istedikleri mûcizeleri getirdiğinde onların iman etmelerini çok arzu ediyordu, fakat mûcizeler getirse bile onların iman etmeyeceklerini Allah biliyordu. Zira onlar mûcizeleri kendilerini hidâyete götürecek bir vasıta olarak istemiyor, sadece inat olsun diye istiyorlardı. Bundan dolayı Cenâb-ı Hak yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara! buyurmaktadır. Yahut, yapabilirsen, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ara! cümlesi, Hz. Peygamber'in (s.a.) onlara karşı duyduğu hüznü gidermektedir; yani onların yaptıkları şeyi ve Allah'ın âyetlerine karşı kötü muamelelerini bildiğine göre başlarına gelecek olan şeyden dolayı asla üzülme! İbn Abbas'tan (r.a.) gelen bir rivayete göre bir grup Kureyşli şöyle demişlerdi: Ya Muhammed! Diğer peygamberlerin ümmeti mûcize istediklerinde peygamberleri onlara mûcize getirdikleri gibi sen de bize Allah katından bir mûcize getir, şayet mûcize getirirsen iman eder ve seni tasdik ederiz. Fakat Allah onların isteklerini yerine getirmedi, onlar da imandan yüz çevirdiler. İşte bu durum Hz. Peygamber'e (s.a.) ağır gelmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, yapabilirsen, yani gücün yeterse, yeri yarıp inebileceğin bir tünel ara! meâlindeki âyeti indirdi. Buradaki "nefekan" (نَفَقًا) kelimesi tarla sıçanının girip çıkarken saklandığı yuvası gibi yer altındaki tünel anlamına gelir. Ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara! Onlara istedikleri mûcizeyi getirmek için gökyüzüne çıkmaya bir yol ara, bulabilirsen yap bunu! İbn Kuteybe dedi ki: "en-Nefeku fil-ard" (النفق في الارض) yerdeki yarık, delik demektir. "Süllem" (السلم) de merdiven demektir. Ebû Avsece de şöyle söylemiştir: "Nefek" (النفق) mağara, in demektir, müfrettir, "enfak" (الْأَنْفَاقُ) da mağaralar demektir.
Allah dileseydi elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirirdi meâlindeki âyet hakkında Hasan-ı Basrî şöyle dedi: Allah dileseydi, onları zorla hidâyet üzerinde toplardı ve meleklere yaptığı gibi onlara ikramda bulunurdu. Onun diğer bir sözü de şudur: Melekler buna zorlanmış ve mecbur edilmişlerdir. Sonra Allah meleklere insan cinsinin üstünde bir değer lütfeylemiş ve hiçbir insana vermediği övgüye değer nitelikleri onlara vermiştir. Şayet melekler buna zorla ve mecburen uymuş olsalardı, bu onlar için övgüye değer büyük bir nitelik olmazdı, dolayısıyla onun bu sözü problemlidir. Allah dileseydi elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirirdi meâlindeki âyetin tefsiri bize göre şöyledir: Onlar hidâyeti tercih ettikleri ve onu başka şeylere üstün gördükleri için Allah kendilerini toplayıp birleştirirdi. Fakat Allah onların küfrü hidâyete tercih edeceklerini bildiği için kendilerini hidâyet üzere toplamayı istemedi. Cebren ve zorla varılan hidâyetin, hidâyet olmadığını, ancak insanın kendi tercihi ile benimsemesi halinde hidâyet sayılacağını daha önce açıklamıştık.
O halde sakın cahillerden olma! Bu cümle farklı şekillerde yorumlanabilir. Allah'ın kazasını ve hükmünü bilmeyen cahillerden olma anlamına gelebilir. Allah'ın lütfunu ve ihsanını bilmeyen, yani Allah'ın hidâyet verdiği kişilere olan lütfunu ve ihsanını bilmeyen cahillerden olma anlamına da gelebilir. İnsanlardan bazılarının sana iman ettiğini, bazılarının ise etmediğini bilmeyen cahillerden olma anlamına da gelebilir.
Allah dileseydi elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirirdi meâlindeki âyet hakkında Ebû Bekir el-Keysânî şöyle demiştir: Allah dileseydi, onlara kolay gelsin diye daha farklı bir imtihana tabi tutar ve onlar da hep birlikte hidâyeti kabul ederlerdi. Yahut Allah dileseydi, onları hidâyet üzere toplanmaya muvaffak kılar ve onlar da hidâyete ererlerdi, bizim görüşümüz budur. Ama az önce söylediğimiz gibi Allah, onların küfrü tercih edeceklerini bildiği için bunu istemedi ve onları buna muvaffak kılmadı.
O halde sakın cahillerden olma! Allah'ın her şeye kādir olduğunu, şayet dileseydi onları hidâyet üzerinde toplayıp birleştirebileceğini bilmeyen cahillerden olma! Malumdur ki Allah'ın Resûlü (s.a.) mâsum idi, dolayısıyla onun cahillerden olması veya belirtilen hususlardan şüphelenen biri olması caiz değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu, mâsum olmanın, emri, nehyi ve imtihanı ortadan kaldırmayacağı, bilakis daha da arttıracağı bilinsin diye zikretmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kebura (كبر)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "k-b-r" harflerinin fiziksel olarak hacimce büyük olmak, ağır gelmek ve taşınması zor olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin bu ayetteki bağlamını psikolojik bir boyutta inceler; kelimenin fiziksel bir büyüklüğü değil, müşriklerin inkarının peygamberin ruhunda yarattığı sarsıntıyı, tahammül sınırlarını aşan o ağır manevi yükü ve ruhsal ezilmişliği ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "sana ağır geldi" (kebura aleyke) ifadesindeki teolojik ve psikolojik derinliği tahlil eder. Yaratıcının, elçisinin yaşadığı bu derin varoluşsal acıyı ve tükenmişlik hissini (tükenmişlik sendromunu) doğrudan bu fiille tanımlamasının, peygamberin hissiz bir elçi olmadığını, aksine toplumunun helake gitmesinden dolayı kahrolan, şefkatli ve son derece kırılgan bir insan (beşer) olduğunu gösterdiğini vurgular.
İ'râduhum (إعراضهم)
İbn Fâris, "a-r-d" kökünün etimolojik olarak genişlik, bir şeyin eni ve yan tarafı anlamına geldiğini, "i'rad" eyleminin ise birinden yüz çevirmek, bedenin veya yüzün yan tarafını dönerek uzaklaşmak olduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, i'raz kavramını sadece fiziksel bir uzaklaşma değil, ilahi mesaja karşı zihinsel, kalbi ve eylemsel olarak tamamen kapanma, sırtını dönme ve iletişimi koparma olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arap toplumunun psikolojisi üzerinden kelimeyi analiz eder. Müşriklerin bu "yüz çevirmesi", basit bir ilgisizlik veya anlamama durumu değildir; bu, kabilevi kibrin (istikbar), atalarının dinini koruma refleksinin ve kendi otoritelerini sarsan vahye karşı gösterdikleri bilinçli, aşağılayıcı ve aktif bir reddediş pozudur.
Nefekan (نفقا)
İbn Fâris, kelimenin türediği "n-f-k" kökünün temelinde delip geçmek, tükenmek ve yerin altında iki ucu açık geçit/tünel açmak anlamlarının yattığını belirtir (Münafık kelimesi de tehlike anında başka bir çıkıştan kaçan köstebek yuvasından türemiştir). Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi yerin derinliklerine doğru açılan, içine girilip gizlenilen veya yol alınan karanlık dehliz olarak tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayetteki retorik (belagat) işlevini inceler. Peygamberin, müşrikleri ikna edebilmek ve onlara istedikleri olağanüstü mucizeyi (ayeti) getirebilmek için hissettiği o çaresiz arzunun, "yerin dibine bir tünel kazma" şeklindeki akıl almaz ve fiziksel olarak imkansız bir eylemle tasvir edilmesinin, onun ruhundaki mutlak çıkışsızlığı ve umutsuz çırpınışı resmeden muazzam bir edebi metafor olduğunu vurgular.
Sullemen (سلما)
İbn Fâris, "s-l-m" kökünün sözlükte barış, güvenlik ve selamet anlamına geldiğini, "süllem" (merdiven) kelimesinin de insanı düşmekten koruyarak güvenli bir şekilde yukarıya taşıdığı ve ulaştırdığı için bu kökten türetildiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine eğilerek, İbranicede Yakup'un merdiveni kıssasında geçen "sullâm" (göğe uzanan merdiven) kelimesiyle doğrudan dilbilimsel ve kültürel bir bağa sahip olduğunu, bölgenin monoteistik inanç havzasında göklere/ilahi aleme erişim vasıtası olarak kadim bir terim olduğunu kanıtlarıyla sunar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "nefek" (yerin dibine inen tünel) ile "süllem" (göğe çıkan merdiven) kelimelerinin oluşturduğu zıtlık sanatını (tıbak) değerlendirir. Aşağı ve yukarı şeklindeki bu dikey eksenlerin, evrendeki tüm fiziksel ve mekansal boyutların sınırlarını temsil ettiğini; insanın tüm bu boyutları zorlasa bile, ilahi hidayet olmaksızın mucize getirmesinin imkansız olduğunu gösteren sarsıcı bir çaresizlik tablosu çizdiğini analiz eder.
Ceme'ahum (جمعهم)
İbn Fâris, "c-m-a" kökünün dağınık ve parçalanmış olan unsurları bir araya getirmek, bütünleştirmek ve toplamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin bu bağlamda fiziksel bir yığma değil, iradeleri, inançları ve kalpleri tek bir hakikat (hidayet) üzerinde zorunlu olarak birleştirmek manasında kullanıldığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Eğer Allah dileseydi onları hidayet üzerinde toplardı" (ve lev şâallâhu lecemeahum alel hudâ) ifadesinin felsefi ve teolojik ağırlığını tahlil eder. Bu fiil, evrendeki determinist (zorunlu) yasalar ile insanın özgür iradesi arasındaki dengeyi kurar. Yaratıcının, kendi mutlak kudretine rağmen (dileseydi yapardı), insanları inanmaya zorlamamasını ve onları tek tipleştirmemesini; inancın ancak hür bir akılla ve özgür bir seçimle değer kazanacağı ontolojik yasasına (sünnetullah) bağlar.
El-Câhilîn (الجاهلين)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "c-h-l" harflerinin temelinde bilginin zıddı olan bilgisizlik, hafiflik, ölçüsüzlük ve aklın rasyonel sınırlarından çıkmak anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, cehalet kavramını sadece bilgi eksikliği (okuma yazma bilmemek) olarak tanımlamaz; asıl cehalet, kişinin bilmesi gereken bir gerçeğe aykırı davranması, duygularına yenik düşerek iradesini kaybetmesi ve hakikatin gerektirdiği hikmetli duruştan sapmasıdır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde bu kelimenin taşıdığı devrimsel manayı analiz eder. "Cehl" kavramının İslam öncesi Arap toplumundaki zıddı "ilm" (bilgi) değil, "hilm"dir (duygusal denge, sabır, rasyonel itidal ve ağırbaşlılık). Dolayısıyla ayette peygambere "cahillerden olma" denilmesi, ona "bilgisiz olma" demek değil; "müşriklerin inanmaması karşısında duyduğun bu aşırı üzüntü ve onlara mucize getirme hırsı yüzünden peygamberlik vakarını, ilahi dengeyi (hilm) kaybetme, duygusal bir taşkınlığa (cehl) düşme" şeklinde ontolojik ve ahlaki bir uyarıdır. Angelika Neuwirth, bu uyarıyı Geç Antik Çağ'ın peygamber/bilge ideali üzerinden okur. İlahi elçinin, etrafındaki insanların inkarına karşı insani bir hezeyana, paniğe veya fevri kurtarma girişimlerine kapılmaması gerektiği; tarihsel sürecin Allah'ın kontrolünde olduğunu bilerek o sarsılmaz ve mutedil (hilm sahibi) teolojik duruşunu korumasının zorunlu olduğu bu kelimenin seçimiyle sabitlenmiştir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla