Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 32. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 32. Ayet

    وَمَا الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَعِبٌ وَلَهْوٌۜ وَلَلدَّارُ الْاٰخِرَةُ خَيْرٌ لِلَّذ۪ينَ يَتَّقُونَۜ اَفَلَا تَعْقِلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemâ-lhayâtu-ddunyâ illâ la’ibun velehv(un)(s) veleddâru-l-âḣirati ḣayrun lilleżîne yettekûn(e)(k) efelâ ta’kilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttaki olanlar için şüphesiz ki âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?

      Dünya Hayatı Oyun ve Eğlencedir

      Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Bu cümlenin, "Onlar, 'Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdan ibarettir; biz bir daha diriltilecek değiliz' demişlerdi" meâlindeki âyetin sılası olması muhtemeldir. Cenâb-ı Hak dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir buyurmuş, buradaki dünya hayatı meâlindeki ifade ile özellikle dünyaya ait olan hayatı kastetmiştir. Çünkü bir iş, âkıbet düşünülmeden yapılırsa abes olur. Bir usta ne olacağını düşünmeden bina yapacak olursa, bunu sadece oyun ve eğlence olsun diye yapmış olur. Buna göre başka bir âlem düşünülmeden, yaptıklarının sevabı ve cezası hesap edilmeden geçirilen dünya hayatı, herhangi bir hikmet taşımaz, o sadece bir oyun ve eğlenceden ibarettir. Buna göre Cenâb-ı Hak "Sizi sırf boş yere yarattığımızı mı sandınız?" meâlindeki âyette, şayet insanlar Allah'a dönmeyeceklerse, onları boş yere yaratmış sayılacağını haber vermektedir. Bu durumda ucunda tekrar dirilmenin, sevap ve ceza için öldükten sonra yeniden hayata gelmenin bulunmadığı bir dünya hayatı oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Eğlence, başa gelecek olan âkıbeti değil özellikle şehevî arzuları karşılamayı ifade eder. Oyun ise, aslı ve gayesi olmayan şeydir.

      Müttakî olanlar için şüphesiz ki âhiret yurdu daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz? Yani müttakîler için âhiret yurdu, dünya hayatındaki şirkten ve her türlü ahlâksızlıktan daha hayırlıdır. İşin aslı şudur: Kâfirler nazarında dünya hayatı sadece oyun ve eğlencedir; çünkü onlara göre tekrar dirilmek yoktur, dolayısıyla sevap da yoktur, herhangi bir ceza da yoktur. Onlara göre durum böyle olunca, geriye sadece oyun ve eğlence kalır. Dolayısıyla geleceği olmayan bir varlık söz konusudur, aynen yukarıda söylediğimiz gibi ustaların ne işe yarayacağını düşünmeden yaptıkları faydasız bina gibidir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Le'ib (لعب)

        İbn Fâris, kelimenin "l-a-b" kökünden türediğini; sözlükte salyanın akması gibi fizyolojik bir anlamdan evrilerek, insanın ciddi bir amacı, hedefi veya ahlaki bir faydası olmaksızın, sadece anlık bir yönelimle yaptığı boş ve amaçsız hareketler anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemi felsefi bir zeminde tahlil eder; ona göre "le'ib", bir eylemin doğasındaki ciddiyetsizliktir, akli bir iradeyle veya kalıcı bir fayda elde etmek için değil, sadece eylemin kendisinden anlık bir haz almak için yapılan geçici bir faaliyet (oyun) olarak tanımlanır. Toshihiko Izutsu, cahiliye toplumunun "dünya hayatını" son derece ciddi bir hayatta kalma mücadelesi, bir onur ve kan savaşı olarak gördüğünü; Kur'an'ın ise onların bu devasa ciddiyet atfettikleri tüm kabilevi kavgalarını, statü yarışlarını ve ekonomik hırslarını tek bir hamleyle "oyun" (le'ib) olarak etiketleyerek, müşriklerin değerler sistemini ontolojik olarak sıfırladığını ve itibarsızlaştırdığını analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamındaki psikolojik sarsıcılığa dikkat çeker. Yaratıcının, inkarcı insanın uğruna ömrünü tükettiği tüm siyasi ve dünyevi iktidar mücadelelerini çocukların anlamsız bir "oyununa" benzetmesi, insanın evrendeki yeri konusundaki kibrini paramparça eden muazzam bir edebi tahkir (küçümseme) sanatı olduğunu vurgular.

        Lehv (لهو)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "l-h-y" harflerine dayandırır ve asıl anlamının insanı meşgul eden, asıl yapması gereken işten alıkoyan ve ona sorumluluklarını unutturan oyalayıcı şey olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "le'ib" (oyun) ve "lehv" (eğlence/oyalanma) kavramları arasındaki ince anlamsal farkı titizlikle ayırır. Le'ib eylemin kendi içindeki ciddiyetsizliği iken; lehv, eylemin insan psikolojisi üzerindeki etkisidir, yani kişinin aklını ve kalbini asıl varoluş amacından (ahiret ve sorumluluk bilincinden) uzaklaştıran her türlü uyuşturucu/oyalayıcı metafordur. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, Aramaic ve Süryanicede de insanın zihnini dağıtan, onu gerçeklikten koparan ve unutturan "boş meşguliyet" anlamlarında ortak bir köken paylaştığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette dünya hayatının bu iki kelimeyle (oyun ve eğlence) özetlenmesinin varoluşsal tehlikesini tahlil eder. Lehv, basit bir "hoşça vakit geçirme" eylemi değil, insanın mutlak gerçeklikle (Allah'la) arasındaki bağı koparan, ölüm ve hesap gerçeğini zihinden silen ontolojik bir amnezi (hafıza kaybı) ve ruhsal bir felç halidir.

        Ed-Dâr (الدار)

        İbn Fâris, "d-v-r" kökünün etimolojik tabanında bir şeyin etrafında dönmek, çepeçevre sarmak ve kuşatmak anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Ev veya yurt anlamına gelen "dar" kelimesi de duvarlarının, içinde yaşayanları dört bir yandan sarması ve koruması sebebiyle bu kökten türetilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, dâr kavramını insanın mutlak anlamda yerleştiği, sükûnet bulduğu ve barındığı nihai mekan olarak açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin Kur'an'ın uzay-zaman kurgusundaki rolünü inceler. Dünya hayatı "oyun ve eğlence" gibi geçici ve hareketli kelimelerle tanımlanırken; ahiretin "Dâr" (yurt/yerleşim yeri) olarak tanımlanmasının, dünyadaki geçiciliğe ve göçebeliğe karşı ahiretteki mutlak kalıcılığı, istikrarı ve ebedi iskanı (yerleşikliği) ifade eden sarsılmaz bir ontolojik zıtlık (diyalektik) oluşturduğunu aktarır.

        El-Âhırah (الآخرة)

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün temelinde bir şeyin gecikmesi, ertelenmesi ve zaman veya sıra bakımından önde olanın (evvel) tam zıddı olarak "sonra gelen" anlamının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ahiret kavramını dünya (en yakın/alçak olan) kavramının mutlak karşıtı olarak, varoluşun en son, en yetkin ve geri dönüşü olmayan nihai evresi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman felsefesinde bu kelimenin devrimsel rolünü derinlemesine analiz eder. Cahiliye Araplarının, insanın doğup yaşayıp hiçliğe karıştığı kör, amaçsız ve döngüsel "Dehr" (zaman) algısının karşısına; tarihin bir başı (yaratılış) ve mutlaka ulaşacağı mutlak bir ahlaki sonu (Ahiret) olduğunu ilan eden teleolojik (amaçsal) ve çizgisel bir tarih bilinci inşa edildiğini bu kavram üzerinden detaylandırır. Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın eskatolojik (ahiret bilimi) literatürü bağlamında okur. Ahiret fikrinin, insanın dünyadaki anlık eylemlerine sonsuz bir ağırlık ve anlam kazandıran, yeryüzündeki ahlaki tercihleri evrensel bir mahkemenin merkezine taşıyan yepyeni bir kozmik ufuk (ufuk ötesi gerçeklik) olduğunu ifade eder.

        Yettekûn (يتقون)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "v-k-y" harflerinin etimolojik olarak iki şey arasına koruyucu bir bariyer koymak, bir şeye karşı kalkan edinmek, sakınmak ve korunmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "takva" eylemini felsefi bir zeminde tanımlar; insanın ruhunu günaha sokacak şeylerden sakınması ve ilahi yasanın çizdiği sınırları ihlal etmekten mutlak bir teyakkuzla (uyanıklıkla) kaçınması durumudur. Toshihiko Izutsu, kelimenin anlamsal evrimini cahiliye etiği üzerinden tahlil eder. İslam öncesi Arap toplumunda düşmandan, açlıktan veya çölün tehlikelerinden "fiziksel korunma" anlamında kullanılan bu seküler kelimenin, Kur'an tarafından içselleştirilip, doğrudan yaratıcıya karşı duyulan derin bir saygı, ontolojik bir korku ve ahlaki sorumluluk bilinci (takva) şekline dönüştürülerek İslam ahlakının en temel yapıtaşı yapıldığını aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette dünya hayatının oyalayıcılığı (lehv) ile takva ehlinin eylemi arasındaki psikolojik zıtlığı değerlendirir. Eğlence ve oyun (dünya) insanı gaflete ve şuursuzluğa çekerken; "yettekûn" (sakınanlar) kelimesi, insanın sürekli bilinçli, tetikte ve varoluşsal bir farkındalık içinde yaşadığı o yüksek ahlaki uyanıklık halini sembolize eder.

        Ta'kılûn (تعقلون)

        İbn Fâris, "a-k-l" kökünün etimolojik tabanında bir şeyi bağlamak, düğümlemek ve tutmak anlamlarının yattığını tespit eder. İnsanın zihinsel melekelerine "akl" denmesinin sebebi, tıpkı hırçın bir devenin ayağının (ıkâl adı verilen iple) bağlanarak kontrol altına alınması gibi, insanın da aklı sayesinde kendi zararlı arzularını, yıkıcı içgüdülerini ve hayvanî dürtülerini bağlayıp kontrol edebilmesidir. Râgıb el-İsfahânî, "akletme" eylemini sadece soyut bir düşünme veya zeka pırıltısı (fetânet) olarak değil; doğru ile yanlışı birbirinden kesin sınırlarla ayıran, insanı hakikate yönlendiren ve onu felaketten alıkoyan aktif bir irade ve yargılama mekanizması olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetin sonundaki "Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?" (e fe lâ ta'kılûn) şeklindeki retorik soru kalıbıyla kullanılmasını analiz eder. Bu ifadenin, dünyevi konularda son derece zeki, ticarette kurnaz ve politikada becerikli olan müşrik elitlerin bu "dünyevi zekalarını" toptan değersizleştiren teolojik bir meydan okuma olduğunu belirtir. Kur'an'a göre gerçek "akıl", geçici bir oyun olan dünyayı ebedi olan ahirete tercih eden o ampirik kurnazlık değil; varoluşun sonunu görebilen, geçici olandan sıyrılıp kalıcı olana yatırım yapabilen o derin felsefi idraktir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X