Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 31. Ayet

    قَدْ خَسِرَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِلِقَٓاءِ اللّٰهِۜ حَتّٰٓى اِذَا جَٓاءَتْهُمُ السَّاعَةُ بَغْتَةً قَالُوا يَا حَسْرَتَنَا عَلٰى مَا فَرَّطْنَا ف۪يهَاۙ وَهُمْ يَحْمِلُونَ اَوْزَارَهُمْ عَلٰى ظُهُورِهِمْۜ اَلَا سَٓاءَ مَا يَزِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kad ḣasira-lleżîne keżżebû bilikâ-i(A)llâh(i)(s) hattâ iżâ câet-humu-ssâ’atu baġteten kâlû yâ hasratenâ ‘alâ mâ ferratnâ fîhâ vehum yahmilûne evzârahum ‘alâ zuhûrihim(c) elâ sâe mâ yezirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'ın huzuruna çıkmayı yalan sayanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Nihayet kendilerine kıyâmet vakti ansızın gelip çatınca, onlar günahlarını sırtlarına yüklenmiş bir halde diyecekler ki: 'Dünyada iyi amelleri terk etmemizden dolayı vah halimize!' Dikkat edin, yüklendikleri vebal ne ağır!

      Dünya Kâfirin Cenneti, Müminin Hapishanesidir

      Allah'ın huzuruna çıkmayı yalan sayanlar gerçekten ziyana uğramışlardır. Buradaki “kezzebû bi-likāillah” (كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللهِ) yani Allah'a kavuşmayı yalan sayanlar cümlesi, dünyada iken Allah'ın vâd ve tehdit etmiş olduğu şeye kavuşmayı yalan sayanlar, anlamına gelir. Buna göre "Kim Allah'a kavuşmayı arzu ederse" meâlindeki âyet-i kerîme de Allah'ın vâdine ve tehdidine kavuşmayı arzu ederse demektir. Onlar dünyada iken bunları yalan saydıkları için âhirette hüsrana uğrayacaklardır. Bu ölçüye göre "Kim Allah'a kavuşmayı severse" meâlindeki hadis-i şerîf de, Allah'ın kendisine vâdetmiş olduğu şeylere kavuşmayı severse anlamına gelir. Aynı hadisteki "Kim Allah'a kavuşmaktan hoşlanmazsa" ifadesi de kendisinin tehdit edilmiş olduğu şeye kavuşmaktan hoşlanmazsa demektir. Bunun aslı şudur: Kim Allah'a dönmeyi severse Allah da ona dönmeyi sever, kim Allah'a dönmekten hoşlanmazsa Allah da ona dönmekten hoşlanmaz. Allah için sevmek, O'nun emrini benimsemek ve O'na itâat etmek demektir. Resûlullah'tan (s.a.) rivayet edilen başka bir hadiste şöyle buyurulmaktadır: "Dünya kâfirin cennetidir, orada eğlenir ve dünyevî arzularla oyalanır. Müminin ise hapishanesidir, ondan kurtulması ölümledir". Dünya müminin hapishanesidir meâlindeki cümlenin anlamı şudur: Mümin helâke uğramaktan korktuğu için dini onun bütün arzularını yerine getirmesini engellemekte, kendisini helâke düşmekle korkutmaktadır. Kâfirin ise dünyada her istediğini yapmasını engelleyen hiçbir şey yoktur, bundan dolayı dünya onun için cennet gibidir, mümin için ise söylediğimiz gibi hapishaneye benzemektedir. Başka bir ihtimal de şudur: Kâfır ölürken gideceği yeri ve tehdit edilmiş olduğu cehennemi gözleriyle görür, işte o zaman o gördüğü şeylere karşı dünya kendisine cennet gibi gelir ve oraya gitmek istemez. Mümin ise ölürken cennetteki makamını görünce, artık dünya ona hapishane gibi gelir.

      Kıyâmete Saat Denilmesi

      Nihayet kendilerine kıyâmet vakti ansızın gelip çatınca... Çok süratle geldiğinden dolayı kıyâmete saat diye isim verildiği söylenmiştir, o dünya gibi değildir, çünkü dünyada insan sürekli bir değişim halindedir; önce bir nutfedir (aşılanmış yumurta), sonra alaka (rahim cidarına asılı zigot) olur, sonra mudğa (bir çiğnem et parçası), sonra bambaşka bir yaratık haline gelir, sonra da insan olur. Sonra çocukluk dönemini yaşar, sonra da büyüyüp adam olur, bu şekilde sürekli bir değişim halindedir. Kıyamet ise değişimin söz konusu olmadığı bir haldir, insanlara süratle yaklaştığından dolayı kendisine saat diye ad verilmiştir. Şöyle de söylenmiştir: Bir anda kopacağından dolayı kıyâmete saat denilmiştir. Nitekim bir âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Kıyamet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır". Saat saat kopacağı için kıyâmete saat denildiği de söylenmiştir.

      Âyette geçen "bağteten" (بَغْتَةً) kelimesi, ansızın anlamına gelir.

      Dünyada iyi amelleri terk etmemizden dolayı vah halimize! Denilmiştir ki: Âyetteki tefrit kelimesi, zâyi etmek demektir. Buna göre âyet-i kerîme, dünyada iken iyiliklerden ve tâatlerden zâyi ettiklerimiz anlamına gelir. Dünyada küfretmeleri sebebiyle âhirette kaybetmiş oldukları sevap ve maruz kaldıkları bol ceza anlamına gelmesi de muhtemeldir.

      Onlar günahlarını sırtlarına yüklenmişlerdir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu cümle gerçekanlamda bir yüklenmeyi ifade etmemekte, temsili bir anlam taşımaktadır. Bunun iki anlam taşıması ihtimali vardır. Birincisi, Cenâb-ı Hak onların günahlarını sırtlarında taşıdıklarını, günahlarından ve hatalarından yakalarını asla kurtaramayacaklarını haber vermekte ve bunu da yükü sırtında taşımakla ifade etmektedir. Bu ifade, "Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik" meâlindeki âyete benzemektedir. Burada herkesin sorumluluğunun kendi omuzuna konulduğu ifade edilmekte, ama hakikatte kimse sorumluluğunu omuzunda taşımamaktadır. Fakat işlediği günahlar bunu gerektirdiği için sanki onu omuzunda taşımaktadır. İkincisi, Cenâb-ı Hak âyette sırt anlamına gelen "zahr" (الظهر) kelimesini kullanmaktadır, çünkü insan taşımak zorunda olduğu şeyleri sırtına yükler. Cenâb-ı Hak, başka âyetlerde şöyle buyurmaktadır: "Bu, ellerinizle kazandığınızın karşılığıdır". "Bu, ellerinizle yapmış olduğunuzun karşılığıdır". Halbuki küfür el ile kazanılmaz ve el ile yapılmaz, ama bir şeyin elde edilmesi ve yapılması el ile gerçekleştiğinden dolayı, elin kazandığı ve yaptığı diye ifade etmektedir. Başka bir âyette de öyle buyurmaktadır: "Onlar bunu kulak ardı ettiler (sırtlarının arkasına attılar)". Onlar emredilen işi yapmaya ve ondan faydalanmaya yanaşmadılar, dolayısıyla sanki onu sırtlarının arkasına atmış oldular. Zira bir şeyin arkaya atılması, aldırış edilmemesi, umursamaması anlamına gelir. Burada başka bir ihtimal de şudur: Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre kötü amel, sahibine çirkin bir şekle bürünerek gelir ve ona; dünyada ben seni lezzetlerle ve şehvetlerle taşımıştım, şimdi ise sen beni taşıyacaksın diyerek sırtına atlarmış. İşte Onlar günahlarını sırtlarına yüklenmişlerdir meâlindeki cümle bu anlamdadır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Hasira (خسر)

        İbn Fâris, kelimenin kökü olan "h-s-r" harflerinin sözlükte sermayenin eksilmesi, ticarette zarar etmek, aldanmak ve helake sürüklenmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hüsran kavramını maddi bir ticaret kaybından ziyade insanın en değerli sermayesi olan ömrünü, aklını ve ruhunu heba etmesi; nihayetinde kendi varoluşsal amacını ve ebedi hayatını kaybetmesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak ve ahiret sistemindeki "ticari metaforları" incelerken bu kelimenin taşıdığı ağırlığı analiz eder. Çoğunluğu tüccar olan ilk muhatapların (Mekkelilerin) zihnindeki dünyevi zarar/ziyan algısının, Kur'an tarafından ahiret eksenli ontolojik bir iflasa (hüsran) dönüştürüldüğünü aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamına dikkat çekerek, Allah'a kavuşmayı yalanlayanların aslında sadece bir inanç önermesini reddetmediklerini, bizzat kendi varlık zeminlerini çökerttiklerini ve bu iflasın geriye döndürülemez mutlak bir ziyan olduğunu ifade eder.

        Likâ' (لقاء)

        İbn Fâris, "l-k-y" kökünün etimolojik olarak iki şeyin birbiriyle yüz yüze gelmesi, karşılaşması ve aradaki engellerin kalkarak birleşmesi anlamlarını taşıdığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "likâullah" (Allah'a kavuşma) kavramını fiziksel veya mekansal bir buluşma olarak değil; insanın kıyamet gününde ilahi adaletle, kendi eylemlerinin sonuçlarıyla ve dünyada iken inkar ettiği mutlak gerçeklikle hiçbir perde olmaksızın yüzleşmesi olarak açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin teolojik boyutunu değerlendirir; "kavuşmayı yalanlama" eyleminin, insanın kendi eylemlerinin hesabını vereceği o mutlak yüzleşmeden kaçma güdüsünün ve sorumluluktan sıyrılma çabasının dildeki yansıması olduğunu tahlil eder.

        Es-Sâ'ah (الساعة)

        İbn Fâris, "s-v-a" kökünün zamanın bir parçası, bir vakit dilimi ve an anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin belirli (harf-i tarifli) kullanımının, evrenin mevcut düzeninin yıkılıp dirilişin başlayacağı o spesifik, mutlak ve dehşetli kozmik anı (kıyamet vaktini) temsil ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerine inerek, Süryanice ve Aramicedeki "şa'thâ" (saat, an, son saat) kavramıyla doğrudan akraba olduğunu ve bölgedeki monoteistik eskatoloji (ahiret bilimi) metinlerinde ortak bir apokaliptik terim olarak kullanıldığını kanıtlarıyla sunar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman felsefesini incelerken bu kelimenin dönüştürücü gücünü vurgular. Cahiliye Araplarının sonsuz, amaçsız ve döngüsel zaman (dehr) algısına karşı, "Es-Sâ'ah" kavramının tarihe ve evrene kesin bir bitiş noktası koyduğunu; her şeyin o aniden gelecek olan nihai "Saat"e doğru ilerlediği teleolojik bir dünya görüşü inşa ettiğini detaylandırır. Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın kıyamet edebiyatı bağlamında analiz ederek, bu kavramın kozmik düzenin aniden parçalanışını simgeleyen evrensel bir uyarı figürü olduğunu aktarır.

        Bağteten (بغتة)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "b-ğ-t" kökünün, bir olayın hiçbir ön belirti, işaret veya uyarı olmaksızın, tamamen hazırlıksız bir anda aniden gerçekleşmesi anlamına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı insanın zihinsel ve eylemsel olarak en gafil olduğu, hiç beklemediği bir anda yakalanması durumu olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Es-Sâ'ah" (Kıyamet saati) kelimesiyle bu zarfın yan yana gelmesinin psikolojik sarsıcılığını tahlil eder. Ansızın gelme vurgusu, dünyevi zamanı kontrol edebileceğini sanan kibirli insan aklının, ilahi müdahale karşısındaki mutlak acziyetini ve hazırlıksız yakalanmanın vereceği o derin ontolojik şoku ifade eder.

        Hasretenâ (حسرتنا)

        İbn Fâris, "h-s-r" kökünün (hüsran kökünden farklı olarak ح س ر harfleriyle) etimolojik tabanında bir şeyi soymak, üzerindeki örtüyü açmak, çıplak bırakmak ve aynı zamanda insanın içini yiyip bitiren, onu güçten düşüren derin bir pişmanlık ve keder anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, hasret kavramını, elden kaçırılan ve telafisi artık imkansız olan bir fırsatın ardından duyulan, insanı adeta içsel olarak "çıplak ve savunmasız" bırakan şiddetli ruhsal acı olarak açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin "yâ hasretenâ" (eyvah, vah bizim hasretimize!) şeklindeki nida (seslenme) formunu Kur'an'ın edebi kurgusu üzerinden analiz eder. İnkarcıların o dehşet anında bizzat kendi pişmanlıklarına seslenmelerinin (teşhis/kişileştirme sanatı), insanın yapayalnız kaldığı o mahkemede kendi kederinden başka sığınacak veya muhatap alacak hiçbir şeyinin kalmadığını gösteren muazzam bir psikolojik dram tablosu olduğunu vurgular.

        Ferratnâ (فرطنا)

        İbn Fâris, "f-r-t" kökünün sözlükte sınırı aşmak, öne geçmek, bir şeyi geride bırakmak ve aşırı ihmalkarlık sebebiyle bir görevi zayi etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tefrit eylemini, yapılması gereken bir işi, fırsat tamamen elden gidene kadar ertelemek ve gevşeklik göstererek hakikati boşa harcamak olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin bu itirafının eylemsel boyutunu değerlendirir; dünyada iken inançsızlıklarını bir zafermiş gibi yaşayanların, ahiretteki o ani uyanışla birlikte koca bir ömrü nasıl anlamsızca tükettiklerini ve ebedi kurtuluşu kendi elleriyle nasıl "ihmal edip harcadıklarını" bildiren acı bir varoluşsal yüzleşme olduğunu tahlil eder.

        Evzârahüm (أوزارهم)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "vizr" sözcüğünün kökünü "v-z-r" harflerine dayandırır; insanın belini büken çok ağır yük, taşınması zor ağırlık ve aynı zamanda sığınılacak dağ/kale anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin günah bağlamındaki kullanımını inceler; sıradan bir hatadan ziyade, insanın vicdanını ve ruhunu ezen, ahirette de bizzat fiziksel bir ağırlık olarak tecelli edecek olan kasıtlı ve büyük günahları (şirk, zulüm) temsil ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki köklerine işaret ederek, günahın "ağır bir fiziksel yük" olarak tasavvur edilmesinin bölgenin monoteistik edebiyatında ortak bir teolojik metafor olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette günahların "yüklenilmesi" (yahmilûne) fiiliyle birlikte kullanılmasının sarsıcı tasvir gücüne dikkat çeker. Soyut bir kavram olan günahın/inkarın, hesap gününde somutlaşıp kişinin sırtına bindirilen ezici bir yüke dönüşmesi, ilahi adaletin insanın kendi ürettiği kötülüğü yine kendisine taşıtması şeklindeki o muazzam ontolojik yansımadır.

        Zuhûrihim (ظهورهم)

        İbn Fâris, "z-h-r" kökünün etimolojik olarak bir şeyin dış kısmı, görünen tarafı, aşikar olması ve insanın sırtı anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, günah yüklerinin (evzâr) doğrudan "sırtlar" üzerinde taşınmasının, kaçınılmazlık ve mahkumiyet bildirdiğini; yükün insanın omuzlarına kalıcı olarak yapıştığını aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu bedensel tasvirin (sırtlarında taşımaları) taşıdığı psikolojik ve estetik ironiyi tahlil eder. Dünyada iken peygambere karşı diklenen, kibirle kasılan ve gerçeklere "sırtını dönen" müşriklerin; ahirette kendi günahlarının ağırlığı altında ezilerek bükülmüş "sırtlarla" tasvir edilmeleri, kibrin yerini alan ebedi bir zilletin ve aşağılanmanın eşsiz bir retorik tablosudur.

        Yezirûn (يزرون)

        İbn Fâris, bu fiilin de "v-z-r" kökünden türediğini ve ağır bir yükün altına girmek, o yükü bizzat sırtlanmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin şimdiki/geniş zaman kipiyle kullanılmasını, bu yük taşıma cezasının bitmeyecek, sürekli ve ebedi bir eziyet olduğunu göstermesi açısından tahlil eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonundaki "Dikkat edin, yüklendikleri şey ne kötüdür!" (elâ sâe mâ yezirûn) kapanışını (fasıla) değerlendirir. Yaratıcının bu eylemi "ne kötüdür" şeklinde yermesinin, insanın kendi hür iradesiyle kendi felaketini hazırlamasındaki o mantıksızlığa ve inkarın ontolojik çirkinliğine yönelik nihai ve kesin bir ilahi kınama olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X