Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 30. Ayet

    وَلَوْ تَرٰٓى اِذْ وُقِفُوا عَلٰى رَبِّهِمْۜ قَالَ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّۜ قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَاۜ قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev terâ iż vukifû ‘alâ rabbihim(c) kâle eleyse hâżâ bilhakk(i)(c) kâlû belâ verabbinâ(c) kâle feżûkû-l’ażâbe bimâ kuntum tekfurûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Rab'lerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen! Allah 'Bu (yeniden dirilme haberi) hak değil miymiş?' diyecek. Onlar da 'Evet Rabb'imize andolsun ki öyleymiş' diyecekler. Allah da inkâr ettiğinizden dolayı tadın azabı!' diyecek.

      Rab'lerinin huzuruna getirilirken sen onları bir görsen! Buradaki "ala Rabbihim" (عَلَى رَبِّهِمْ) ibaresi "li-Rabbihim" (لِرَبِّهِمْ) yani Rab'lerinin huzuruna getirilirken anlamındadır, nitekim Cenâb-ı Hak başka bir âyette şöyle buyurmuştur: "O gün insanlar âlemlerin Rabb'inin huzuruna çıkacaklar". Başka bir âyet-i kerîmede de "Dikili taşlar önünde (sunaklarda) boğazlanmış hayvanlar", yani dikili taşların huzurunda boğazlanmış hayvanlar, diye buyurmaktadır. İbn Mesûddan (r.a.) gelen rivayette âyet-i kerîme "velev terâ iz urizu" (وَلَوْ نَرَى إِذْ عُرِضُوا) şeklindedir.

      Allah 'Bu hak değil miymiş?' diyecek. Buradaki 'Bu hak değil miymiş?' sözü ile Cenâb-ı Hak muhtemelen ölümden sonra dirilmeyi kastetmektedir, çünkü onlar ölümden sonra dirilmeyi inkâr ediyor, böyle bir şeyin aslı yoktur diyorlardı. Bu cümle ile, iman etmedikleri ve yalanladıkları takdirde başlarına gelmekle tehdit edildikleri azabı kastetmiş olması da muhtemeldir. Buna göre âyet, dünyada tehdit edilmiş olduğunuz şey hak değil miymiş? anlamına gelir. Onlar hemen kabul edecekler ve; Evet Rabb'imize andolsun ki öyleymiş diyecekler. Allah da '-dünyada- inkâr ettiğinizden dolayı tadın azabı!' diyecek.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Terâ (ترى)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "r-e-y" harflerinin fiziksel olarak gözle görmek, zihinsel olarak idrak etmek ve bir kanaate varmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rü'yet" kavramını bu ayetin teolojik ve eskatolojik (ahiret eksenli) bağlamında inceler; burada sıradan bir bakıştan ziyade, müşriklerin kendi yaratıcıları (Rabb) huzuruna çıkarıldıklarındaki o dehşet verici ve sarsıcı manzaraya kalp gözüyle (basiret) şahit olmayı, olayın vahametini tüm çıplaklığıyla idrak etmeyi ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin varsayımsal bir şart edatıyla (ve lev / keşke bir görsen) kullanılmasının retorik gücünü tahlil eder. Hitabın peygambere veya okuyucuya yönelik olmasının, mutlak otorite karşısında hesap verme anını canlı bir tablo gibi kurguladığını ve muhatabı bu psikolojik yüzleşme sahnesine doğrudan izleyici kıldığını analiz eder.

        Vukıfû (وقِفوا)

        İbn Fâris, "v-k-f" kökünün sözlükte hareketin mutlak zıddı olarak durmak, dikilmek, bir yerde sabit kalmak ve alıkonulmak anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, eylemin edilgen (meçhul) kalıbıyla kullanılmasını değerlendirir. Dünyada iken sınır tanımayan, istedikleri gibi hareket eden kibirli aklın, hesap gününde hiçbir otonomisi kalmadan, mutlak ilahi otorite tarafından zorla derdest edilip hesap meydanında çaresizce tutulmasını ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin edilgen yapısının ve "Rablerinin huzurunda" (alâ rabbihim) bağlamının ontolojik boyutunu inceler. İnsanın dünyevi özgürlüğünün bittiği ve tamamen hesap veren, hesap soran otoritenin önünde kilitlenip kalmış pasif bir nesneye dönüştüğü o sarsıcı kırılma anı, bu kelimenin meçhul formu üzerinden aktarılır.

        Rabbihim (ربهم)

        İbn Fâris, "r-b-b" kök harflerinin temelinde bir şeyi ıslah etmek, besleyip büyütmek, korumak ve aşama aşama kemale erdirmek anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı varlığın her türlü ihtiyacını anbean karşılayan, onu eğiten ve üzerinde mutlak mülkiyet hakkı bulunan yegane efendi makamı olarak açıklar. Theodor Nöldeke, kelimenin İslam öncesi Sami toplumlarındaki kullanımını inceleyerek, kökeninde kabile reisliği gibi yerel bir otoriteyi ifade ederken, Kur'an'ın bu kavramı evrensel, mutlak ve tekil bir yaratıcı/yargılayıcı makamına yükselttiğini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette "alıkonulma/durdurulma" (vukıfû) fiiliyle "Rabb" isminin yan yana gelmesindeki psikolojik ve teolojik tezata dikkat çeker. Müşriklerin, varlıklarını borçlu oldukları ve kendilerini şefkatle yaşatan yegane otoriteye karşı nankörlük edip, şimdi o merhamet kaynağının karşısına birer suçlu olarak dikilmelerindeki ontolojik utancı ve çelişkiyi bu ismin seçimi üzerinden tahlil eder.

        El-Hakk (الحق)

        İbn Fâris, kelimenin "h-k-k" kökünden geldiğini ve asıl anlamının bir şeyin sabit olması, yerini bulması, şüphe götürmez bir şekilde sağlam ve değişmez olması olduğunu aktarır; etimolojik olarak hak, yok olmaya mahkum olan batılın mutlak zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, hakkı, bir durumun veya sözün varoluş amacına mutlak surette uygun olması durumu olarak tanımlar. Mahşer günündeki bu sorguda, dirilişin ve hesap gününün inkar edilemez ontolojik gerçekliği ifade edilir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine eğilerek, İbranice ve Aramicedeki kullanım özelliklerine dikkat çeker. Kelimenin bu dillerde de yasa, adalet ve sarsılmaz gerçeklik anlamlarında ortak bir mirasa sahip olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın dünya görüşünde kelimenin taşıdığı felsefi ağırlığı inceler. Hak, sadece epistemolojik olarak "doğru" olan bir bilgi değil, evrenin, dirilişin ve ahiretin temelini oluşturan şaşmaz, mutlak ve yüzleşilmesi kaçınılmaz gerçekliğin ta kendisidir.

        Belâ (بلى)

        İbn Fâris, kelimenin "b-l-y" kökünden türediğini ve sözlükte olumsuz bir soruya karşılık verilerek o olumsuzluğu ortadan kaldıran, "aksine, evet, kesinlikle öyle" anlamında bir tasdik/onay edatı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu edatın kullanım bağlamını inceler; "Bu hak/gerçek değil miymiş?" şeklindeki ilahi ve ezici soruya karşı, müşriklerin dünyadaki tüm inkarlarını sıfırlayan, gerçeği en üst perdeden, mutlak bir teslimiyetle kabul ve itiraf etmelerini sağlayan bir boyun eğiş kelimesi olduğunu kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın retorik ve dramatik yapısındaki sarsıcı etkisini analiz eder. Dünyada iken peygamberle kibirle tartışan aklın, ahiret mahkemesinde ilahi sorgu karşısında sadece "belâ" (evet, kesinlikle gerçektir) diyerek teslim olmasının; inkarcı psikolojinin nasıl çöktüğünü ve hakikat karşısında nasıl çaresizce diz çöktüğünü gösteren muazzam bir dilsel kurgu olduğunu vurgular.

        Zûkû (ذوقوا)

        İbn Fâris, "z-v-k" kökünün temelinde ağızla tatmak, bir yiyeceğin lezzetini veya acısını dil yoluyla hissetmek ve deneyimlemek anlamının yattığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "zevk" (tatma) eylemini fizyolojik anlamından sıyırarak varoluşsal bir boyuta taşır. Ona göre buradaki tatma; azabın insanın varlığına, derisine ve ruhuna nüfuz etmesi, acıyı en derin, en doğrudan ve kaçınılmaz şekilde tecrübe etmesi demektir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın azap semantiğinde bu kelimenin metaforik gücünü inceler. Normalde keyif ve haz veren şeyler için kullanılan "tatma" fiilinin, şiddetli bir azap için kullanılmasının, insanın dünyevi zevklerinin uhrevi bir acıya dönüşümünü anlatan sarsıcı bir kavramsal tersyüz etme olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki ironik ve psikolojik ağırlığını değerlendirir; "tadın" emrinin, müşriklerin dünyada iken hakikati reddederek kendi heva ve heveslerinin tadını çıkarmalarına karşılık, şimdi o kibrin ve inkarın acı meyvesini bizzat "tatmaya" mecbur bırakılmalarını ifade eden ince bir edebi sanat (tehakküm/kinaye) olduğunu tahlil eder.

        El-Azâbe (العذاب)

        İbn Fâris, kelimenin "a-z-b" kökünden türediğini ve etimolojik olarak bir kimseyi niyetlendiği şeyden alıkoymak, engellemek, mahrum bırakmak ve acı vermek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, azap kavramını insanın maruz kaldığı, ruhsal ve fiziksel olarak ona aşırı derecede elem veren, tahammül sınırlarını zorlayan şiddetli ceza ve yıkım durumu olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, Aramaic ve Süryanicede de ceza ve işkence anlamlarında kullanıldığına dikkat çeker; kelimenin bu dillerdeki eskatolojik (ahiret bilimi) arka planının Arapçaya da doğrudan yansıdığını teyit eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, azap kelimesinin burada "tatma" fiiliyle birlikte nesneleştirilmesinin ontolojik karşılığını inceler. Azabın, basit bir kınama veya soyut bir ceza değil, dirilişi inkar eden insanın karşısına çıkan, dokunulabilen, tadılabilen ve tüm varlığı kuşatan mutlak, somut bir kozmik gerçeklik olduğunu vurgular.

        Tekfürûn (تكفرون)

        İbn Fâris, "k-f-r" kökünün asıl anlamının bir şeyi örtmek, gizlemek ve üzerini kapatmak olduğunu kaydeder. Tohumu toprağın altına sakladığı için çiftçiye de "kafir" denilmiştir. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemi teolojik bir zeminde ele alır; küfür, insanın sahip olduğu fıtri inanç kabiliyetinin veya kendisine sunulan ilahi ayetlerin, hakikatin üzerini kasıtlı olarak örtmesi, ilahi nimetleri inkar etmesi (nankörlük) ve gerçeği bilerek saklamasıdır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç felsefesini incelerken küfrün pasif bir bilgisizlik (cehalet) değil, mutlak hakikate karşı gösterilen aktif, bilinçli ve organize bir düşmanlık tavrı olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette fiilin şimdiki/geniş zaman ve süreklilik bildiren kalıbıyla ("inkar edip duruyordunuz" / kün-tüm tekfürûn) kullanılmasının adalet bilinci açısından önemini analiz eder. Cehennem azabının anlık bir hatanın değil; dünyada iken hakikati örtmeyi bir alışkanlık, bir karakter ve bir ömür boyu süren inatçı bir yaşam biçimi haline getirmenin tam ve adil karşılığı olduğunu bu morfolojik yapı üzerinden değerlendirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X