بَلْ بَدَا لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُۜ وَلَوْ رُدُّوا لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ وَاِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 28. Ayet
Daralt
X
-
Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı. Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar.
Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı. Bu ilâhî kelâmın farklı şekillerde yorumlanabileceği söylenmiştir. Bazıları şöyle der: "Onlardan seni Kur'ân okurken dinleyenler de vardır" meâlindeki âyet münafıklar hakkında nâzil olmuştur. Bu, Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı meâlindeki ilâhî beyana işaret etmektedir. O, münafıklara ait bir özelliktir; zira onlar görünüşte müminlere muvafakat ediyor, ama onlara muhalefeti ve düşmanlığı içlerinde gizliyorlardı. Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı meâlindeki ilâhî beyanla onların reisleri de kastedilmiş olabilir. Çünkü onlar dünyada Hz. Peygamber'in (s.a.) Allah'ın elçisi olduğunu ve ona gönderilen şeylerin de Allah'tan geldiğini biliyorlar, ölümden sonra dirilişin hak olduğunu da biliyorlardı. Fakat bütün bunları tebalarından saklayıp gizlemişlerdi. Fakat sonra onların kendi tebalarından gizlemiş oldukları şeyler ortaya çıktı. Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı meâlindeki âyet hakkında şöyle de söylenmiştir: Onlar "Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık" dediklerinde Allah onların vücut organlarını konuşturacak, organları da onların aleyhlerine şahitlik yapacak ve gizlemiş oldukları şirki dile getirecekler, işte o zaman tekrar dünyaya dönmeyi temenni edecekler.
Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı meâlindeki âyet hakkında başka ihtimaller de vardır. Birincisi, âyet münafıklar hakkında gelmiştir, onların içlerinde gizledikleri küfrü ortaya çıkarmaktadır.
İkincisi, âyet öldükten sonra dirilmeyi, peygamberlerin insan olduklarını ve Allah'ın ortağı olmadığını bilen kâfirlerin reisleri hakkında gelmiştir ve reislerinin dünyada gizlemiş oldukları şeyleri tebaya açıklamaktadır. Apaçık önlerine çıktı meâlindeki beyanla onların yapıp sakladıkları, içlerinde gizledikleri ve hiç kimsenin bilemeyeceğini düşündükleri şeyler de kastedilmiş olabilir. Bu durum "Bütün sırların ortaya döküldüğü gün" "Ve kalplerde gizlenenler ortaya konduğu zaman" ve diğer âyetlerde de ifade buyurulmaktadır. Gizlemekte oldukları şeyler cümlesiyle onların halktan gizlemiş oldukları şeyler kastedilmiş olabilir, sonra bunun cezasını gördüklerinde durum apaçık önlerine çıktı.
Apaçık önlerine çıktı meâlindeki cümle, onların gizlemiş oldukları şeyler, yani dünyada Hz. Muhammed'in nitelik ve özelliğini gizledikleri ortaya çıktı anlamına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Geri gönderilseler bile meâlindeki beyandan dünyaya geri gönderilseler anlamının kastedildiği söylenmiştir. Ama sınav için ikinci defa geri gönderilseler yine kendilerine yasaklanan şeylere dönecekler anlamı da kastedilmiş olabilir. Geri gönderilseler bile, yani onlar dönmeyi temenni ettikleri şeye geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere dönecekler. Cenâb- Hak burada, onların o sırada gizlemiş oldukları şeyleri bildiğini haber vermektedir. Her ne kadar hiçbir şey Allah'ın hükmünü geri çeviremese bile, yine de olacak olan her şey ancak O'nun bilgisi dâhilindedir. Buna göre âyet-i kerîme, günahı işleyen insanın buna mecbur olmadığını gösterir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.
Bazıları şöyle demişlerdir: Onlar ebediyete kadar yaşasalar bile davranışlarından vazgeçmeyecekleri Allah'ın ilminde mevcut olduğu için cehennemde de ebedî olarak kalmaları gerekir. Bazıları da şöyle demiştir: Onlardan biri sınava tabi tutulsa bile yine de inadından vazgeçmeyeceğini Allah'ın biliyor olması, sınava tabi tutulmadan ve emre muhalefeti görülmeden kendisine azabın gerekli olmasını caiz kılmaz. Muhalefet işi de buna göredir . Lâkin âyet, onlardan haddi aşan ve hak açıkça ortaya konduktan sonra da inadına devam eden özel bir grup hakkındadır; âyette kâfirlerin pek çoğunun ebediyen iman etmeyeceği belirtilmiş olmasına rağmen Cenâb- Hak onlara yine mühlet vermişti. Bu gerçek göstermektedir ki, onların dünyaya iadesi hikmete uygun bir ihtimal olsa da yasaklandıkları küfre dönmeleri engellenmiş değildir, zira Cenâb-ı Hak onlara mühlet vermiş ve netice Allah'ın ilmine uygun olarak onları devam ettirmiştir. İâde halinde de aynı şey olacaktı. Ancak şu var ki Cenâb-ı Hak burada onların inatçılık yaptıklarını haber vermektedir.
Sonra Mûtezile zannetti ki, Cenâb-ı Hak şayet onların iman edeceklerini bilmiş olsaydı kendilerini tekrar dünyaya gönderirdi, zira âyette onların iman etmeyeceklerini beyan etmektedir. Onlar bununla şöyle bir istidlâlde bulundular: Şayet Allah yaşama imkânı verseydi günün birinde iman edeceğini bildiği bir insanın ruhunu almazdı. Biz, onların yine yasaklandıkları küfre dönecekleri Allah'ın ilminde mâlum olsa bile böyle bir şeyin gerekli olmadığını daha önce açıklamıştık. Cenâb-ı Hak bazan küfre devam edeceğini bildiği birini dünyada bırakır, küfürden döneceğini bildiği birini de helâke düşmekten kurtarır, sonra bazan küfre düşen birini de ondan kurtulma imkânı var olduğu için kendisini dünyada bırakır. En doğrusunu Allah bilir. Sonra Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Şayet Allah kullarına bol bol rızık verseydi yeryüzünde taşkınlık ederlerdi". Burada Cenâb-ı Hak taşkınlık yapmamaları için bol rızık vermediğini açıklamaktadır. Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: "Eğer insanlar tek tip bir topluluk haline gelecek olmasaydı Rahmân'ı inkâr edenlerin ..." Sonra Cenâb-ı Hak, firavunlar gibi doğru yolu kaybetmiş ve yeryüzünde azgınlık yapmış pek çok kişiye bol bol rızık vermişti, şayet Firavun'a bol bol rızık vermeseydi tanrılık iddiasına kalkışmayacaktı. Bunun ilki lütuf yoludur, bu yolla lütfa mazhar olmaktadırlar, ikincisi de adalet yoludur ve hikmetin caiz gördüğü şeydir. İşte mühlet vermek de bu ilkeye dayanır. Bu da göstermektedir ki, Cenâb- Hak, kendisine mühlet verilecek olsa iman edeceği muhtemel olan birinin savaşa çağırılması sebebiyle öldürülmesini emretmiş değildir. Ruhunu kabzetmeye hükmetmediği birinin öldürülmesini emretmiş olması ihtimali yoktur. Cenâb-ı Hak, hayatta kaldığı takdirde sapıtacak olan pek çok kişinin hemen ruhunu alsa da, bazan helâk edilmesi ve doğru yoldan saptırılması söz konusu olan birinin ruhunu hemen almaz, geri bırakır. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Çocuğun, anne babasını azgınlık ve nankörlüğe düşürmesinden korktuk". En doğrusunu Allah bilir.
Hâricîler, bu âyetin, büyük günah işleyen birinin, yapmayacağına dair söz verdiği bir konuda yalancı olduğunu ortaya koyduğunu zannetmişlerdir. Çünkü âyette Allah, onların bunu yapacaklarını bilmesi itibariyle kendilerine "yalancı" diye isim vermektedir. Bize göre ise sözünde ve imanında aykırı olan şeyleri irtikâb eden biri, onları yalancılığı ortaya çıksın diye irtikâb etmemektedir. Bu, hatalı bir anlayıştır; zira eğer durum böyle olsaydı, küçük günahlarla büyük günahların durumu aynı olurdu, küçük meselelerde yalan söyleyen veya sözünü reddeden insan küfre girmiş sayılırdı. Halbuki küçük günah işleyen biri küfre girmez. Büyük günahların durumu da aynıdır.
Fakat âyet-i kerîmeye çeşitli anlamlar verilebilir: Birincisi, âyet bu yolla azabı defetmek isteyen bir kesim hakkındadır, söylediklerini gerçekleştirmeye azmedenler hakkında değildir. Bunun delili "Rabb'imiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık" sözüyle fitneye düşmeleridir. İkincisi, Allah onların yalancı olduklarını söylemektedir. Ama yalan söylediklerinde Allah, diğer organlarını konuşturacak, onlar da aleyhlerine şahitlik ederek gizledikleri şirki ortaya koyacaklar. İşte o zaman tekrar dünyaya dönmeyi arzu edecekler.
Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Hâricîler ve Mûtezile bu âyetin görünüşüne tutundular. Mûtezile şöyle der: Onlar, tekrar dünyaya gönderilmeyi isterler, ama tekrar dünyaya gönderilecek olsalar ikinci defa yine yalana sarılacaklarını Cenâb-ı Hak bildiği için gönderilmezler, şayet sarılmayacaklarını bilseydi onları tekrar dünyaya gönderirdi. İşte âyet-i kerîme, onların daha önceki günahlara dalacaklarını bildiği için Cenâb-ı Hakk'ın tekrar dünyaya göndermeyeceğine işaret etmektedir. Bu âyetin görünüşüne dayanarak onlar, Yüce Allah'ın kul için ancak dinde aslah (en uygun) olanı yaptığına istidlâl etmişlerdir. Demişlerdir ki: Şayet Allah onlarda imanın vücut bulacağını bilseydi, kendilerini tekrar dünyaya göndermemesi caiz olmazdı. Onların iddialarından biri de şudur: Allah, hayatının sonunda kâfirin iman edeceğini bilirse, onu daha önceden öldürmesi caiz değildir. Bunun gibi hayal mahsulü ve bâtıl iddialar ileri sürerler.
Hâricîler de şöyle derler: Allah onları tekrar dünyaya gönderecek olsa yine de yasaklandıkları şeylere döneceklerini haber vermekte ve verdikleri sözlere uymayacaklarını bildiğinden bu söz için onları yalancılar diye nitelemiştir. Buna göre büyük günah işleyen herkes, şayet inancı gereği yapmayacağını açıkladığı bir şeyi yapmışsa, yapmayacağına inandığını söylediği o şeyde yalancı konumuna düşmüş olur. Bundan dolayı onlar, büyük günah işleyen birini, yapmayacağını söylediği ilk sözde yalancı olduğunu ileri sürüyorlar. Buna göre, tıpkı verdiği sözde durmayanın yalancı olduğu belirtildiği gibi, "Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaklarına dair sana biat ettiklerinde" meâlindeki âyet-i kerîmede geçen biat şartlarından hırsızlık suçunu işledikleri zaman da yaptıkları biatta yalancı durumuna düşmüş olurlar. Buna göre Hâricîler onu kâfir sayarlar .
Onlar gerçekten yalancıdırlar meâlindeki cümle, şayet dünyaya döndürülecek olurlarsa yine yalan söylerler demektir. Yahut da "biz de inananlardan olsak" sözlerinde yalan söylemekte, yani iman etmeyeceklerini içlerinde gizlemektedirler, anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Münafıklar sana geldiklerinde, 'Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah'ın elçisisin' derler... Ama Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler". Onlar, sen Allah'ın elçisisin diyorlar, ama kalplerinde bunun aksini gizledikleri için Allah onları yalancı diye isimlendirmiştir. Buna göre bu insanlar da içlerinde yalanı gizledikleri için tekrar dünyaya döndürülecek olsalar dahi yine yalan söyleyecekler.
İkincisi, Cenâb-ı Hak cehennemlikleri, küfrettikleri için daha cehenneme gitmeden önce kâfirler diye isimlendirdiği gibi, geçmişte inkârcı olduklarının ortaya çıkmış olması ve inatçılığı da alışkanlık haline getirmeleri sebebiyle bu insanları da yalancılar diye isimlendirmiştir.
Üçüncüsü, verdikleri sözde yalan söylerler mânasına değil, âkıbetlerini haber vermek anlamına gelebilir, yani onlar dünyaya tekrar döndürülecek olsa ve kendilerine aynı şey teklif edilse yine yalanlayacaklar, nitekim peygamberler onlara mûcizeler getirmiş oldukları halde yalanlamışlardı.
Yorumu Yorumla
-
Bedâ (بدا)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "b-d-v" harflerine dayandırır ve asıl anlamının açık alana çıkmak, görünür olmak, bir şeyin gizlilikten çıkıp aşikar hale gelmesi olduğunu belirtir. Çöl ve açık arazi anlamına gelen "badiye" kelimesi de bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, "büdüvv" kavramını bir şeyin örtülü veya saklı durumdayken aniden ve net bir şekilde açığa çıkması olarak tanımlar. Ayetteki eskatolojik (ahiret eksenli) bağlamında bu kelimenin, müşriklerin dünyada iken örtbas etmeye çalıştıkları gerçeklerin, mahşer gününün o çıplak ve sarsıcı ortamında tartışılmaz bir kesinlikle gözlerinin önüne serilmesini ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin psikolojik sarsıcılığını analiz eder; bu eylemin sadece nesnel bir gerçeğin ortaya çıkması değil, insanın kendi vicdanına söylediği yalanların yüzüne vurulması ve ömür boyu kurguladığı sahte dünyanın bir anda çökerek hakikatin "patlak vermesi" olduğunu vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ontolojik ifşa boyutuna dikkat çeker; dünyevi örtülerin kalktığı o anda hakikatin "belirmesi", insanın inkar reflekslerini tamamen felç eden, karşı konulamaz bir varoluşsal aydınlanma ve ifşa anıdır.
Yuhfûn (يخفون)
İbn Fâris, "h-f-y" kökünün sözlükte bir şeyi örtmek, gizlemek ve saklamak anlamına geldiğini, ancak Arapçada zıt anlamlı kelimelerden (ezdâd) kabul edildiği için bazen gizli olanı açığa çıkarmak manasında da kullanılabildiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "ihfâ" eylemini, kişinin niyetini, inancını veya bildiği bir gerçeği başkalarının bilgisinden kasıtlı olarak uzak tutma çabası olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın "küfür" semantiği bağlamında bu eylemi inceler; kelimenin, hakikatin üzerini örtmek anlamındaki küfür kavramıyla doğrudan eşleştiğini belirtir. Müşriklerin gizledikleri şey, peygamberin davasındaki haklılık payını içten içe hissetmeleri ancak kabilevi statüleri ve kibirleri yüzünden bu farkındalığı bastırıp topluma karşı saldırgan bir inkar sergilemeleridir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "bedâ" (aniden açığa çıktı) geçmiş zaman fiili ile "yuhfûn" (gizliyorlardı) şimdiki/sürekli zaman fiilinin aynı cümlede oluşturduğu retorik tezat (tıbak) sanatını tahlil eder. Bir ömür boyu büyük bir çabayla ve sürekli olarak inşa edilen gizleme (ihfâ) eyleminin, ilahi gerçeklik karşısında tek bir "belirme" (bedâ) anında nasıl tuzla buz olduğunu bu dilsel kurgu üzerinden aktarır.
Ruddû (ردوا)
İbn Fâris, "r-d-d" kök harflerinin temelinde bir şeyi geldiği yere geri çevirmek, eski haline döndürmek ve savuşturmak anlamlarının bulunduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, eylemin edilgen (meçhul) yapısına odaklanarak, kelimenin burada "dünya hayatına yeniden gönderilme" şeklindeki farazi (varsayımsal) bir talebe veya duruma işaret ettiğini belirtir. Patricia Crone, Geç Antik Çağ'ın eskatolojik edebiyatı bağlamında kelimeyi değerlendirir. Günahkarların cehennemin kıyısındayken "dünyaya geri döndürülmeyi" talep etmelerinin, dönemin apokaliptik metinlerinde sıkça rastlanan bir motif olduğunu; Kur'an'ın bu motifi kullanarak ilahi hükmün kesinliğini ve zamanın geriye döndürülemez yapsını (tarihin teleolojik ilerleyişini) vurguladığını ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, fiilin edilgen olmasının taşıdığı varoluşsal çaresizliği inceler. Dünyada iken mutlak özgürlük ve kibir içinde yaşayanların, şimdi ancak bir nesne gibi "döndürülmeyi" bekleyen pasif, aciz ve iradesiz varlıklara dönüştüğünü bu morfolojik yapı üzerinden tahlil eder.
Âdû (عادوا)
İbn Fâris, kelimenin "a-v-d" kökünden türediğini ve bir şeye ikinci kez başlamak, vazgeçilen bir duruma tekrar dönmek, eski alışkanlıklara rücu etmek anlamlarını taşıdığını tespit eder. İnsanın sürekli tekrarladığı davranışlara "adet" denmesinin sebebi de budur. Râgıb el-İsfahânî, "avdet" kavramını, kişinin daha önce içinde bulunduğu ancak sonradan terk ettiği bir hal veya mekana yeniden girmesi olarak açıklar. Ayetteki kullanımıyla, müşriklerin dünyaya geri dönseler bile iddia ettikleri gibi iman etmeyeceklerini, fıtratlarını bozan o eski isyankar karakterlerine anında geri döneceklerini ifade eder. Toshihiko Izutsu, cahiliye zihniyetinin antropolojik yapısını analiz ederken bu kelimeye dikkat çeker. Ona göre inkar (küfür), sadece bilgisizlikten kaynaklanan anlık bir hata değil, insanın ruhuna işlemiş, kemikleşmiş ve kronikleşmiş bir "adet/karakter" bozukluğudur; ateş korkusuyla anlık bir uyanış yaşasalar da, tehlike geçtiği an içlerindeki bu derin cahiliye karakterine (âdû) kaçınılmaz olarak geri döneceklerdir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin müşriklerin ahlaki samimiyetsizliğini ifşa eden teolojik bir kanıt olduğunu belirtir. Dünyaya dönme taleplerinin hakikati sevdiklerinden değil, sadece azaptan korktuklarından kaynaklandığını; bu fiil üzerinden yaratıcının, onların iç dünyasındaki bu onarılmaz yozlaşmayı tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdiğini vurgular.
Nuhû (نهوا)
İbn Fâris, "n-h-y" kökünün etimolojik tabanında bir şeyin son sınırına ulaşmak, durmak ve bir kimseyi yaptığı işten alıkoymak, engellemek anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "nehy" eylemini, akli veya şer'i (dini) bir gerekçeyle birinin belirli bir eylemi yapmasının kesin olarak yasaklanması ve durdurulması olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, eylemin edilgen kalıbıyla (yasaklandıkları şeyler) kullanılmasını değerlendirir. Müşriklerin cehalet yüzünden değil, peygamberler aracılığıyla kendilerine bildirilen çok net ve kesin kırmızı çizgileri (nehiy/yasak) bilerek çiğnediklerini; dünyaya dönseler bile yine "özellikle yasaklanan" o şirk ve zulüm bataklığına yöneleceklerini, dolayısıyla onlara verilen cezanın mutlak adalete dayandığını bu kelime üzerinden analiz eder.
Kâzibûn (كاذبون)
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün asıl anlamının gerçeğin hilafına söz söylemek, verilen sözden dönmek ve var olan gerçekliği çarpıtmak olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, yalan eyleminin (kezib) sadece dille söylenen asılsız bir sözden ibaret olmadığını, ayetteki bağlamında kişinin niyetindeki, sözündeki ve eylemindeki bütünsel tutarsızlığı, varoluşsal sahtekarlığı temsil ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kullanımına eğilerek, Süryanice ve Habeşçe kökenli teolojik metinlerde "yalan söyleyen" kavramının sıradan bir ahlaki kusuru değil, doğrudan dini öğretiyi reddeden "sapkın, kafir, hakikati bozan" anlamında çok daha ağır bir dogmatik suçlama olarak yer aldığını kanıtlarıyla sunar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin sonundaki "şüphesiz onlar yalancıdırlar" (innehum lekâzibûn) ifadesinin isim cümlesi yapısını tahlil eder. Eylemin geçici bir fiil (yalan söylüyorlar) kalıbıyla değil de kalıcı bir isim/sıfat (yalancılar) kalıbıyla kullanılmasının, "yalanın" bu insanların sadece bir eylemi değil, varlıklarının özü, değiştirilemez kimlikleri ve değişmez ontolojik gerçeklikleri haline geldiğini gösteren kesin bir ilahi hüküm olduğunu vurgular.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla