اَلَّذ۪ينَ اٰتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ كَمَا يَعْرِفُونَ اَبْنَٓاءَهُمْۢ اَلَّذ۪ينَ خَسِرُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Kendilerini ziyan edenlere gelince, işte onlar inanmazlar.
Kendilerine kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Enâm sûresinin müşriklere delil getirmek için nâzil olduğu, yalnız birkaç âyetinin Ehl-i Kitaba delil getirmek için geldiği, yukarıdaki âyetin de onlardan biri olduğu söylenmiştir. Hz. Peygamber'in (s.a.) Allah'ın elçisi olduğunu, müşriklerin kendi çocuklarını tanıdıkları gibi bilmiş olmaları da mümkündür. O zaman buradaki "el-Kitab" (الكتاب) kelimesi ile Kur'ân-ı Kerîm kastedilmiş olur; zaten bu Kur'ân onların kulaklarını çınlatmış, bir benzerini yazıp getirmekle emrolunmuşlar, ama bunu yapmaktan âciz kalmışlardı. Ayrıca müşrikler Ehl-i Kitab'a gidip Hz. Peygamber'in (s.a.) nitelik ve özelliklerini soruyor, onlar da haber veriyorlardı; dolayısıyla Ehl-i Kitap Hz. Peygamber'in (s.a.) kendi kitaplarında bulunan nitelik ve özelliklerini bildikleri gibi müşrikler de onun Allah'ın elçisi olduğunu biliyorlardı. Rivayet edildiğine göre Ömer b. Hattâb (r.a.) Abdullah b. Selâm'a (r.a.) sormuş: Cenâb-ı Hak Peygamberine (s.a.) kendilerine kitap verdiklerimiz, onu kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar meâlindeki âyeti Mekke'de indirdi. Ya Abdullah, bunu nasıl biliyordunuz? Abdullah şöyle cevap vermiş: Ya Ömer! Çocuğum diğer çocuklar arasında oynarken onu nasıl tanıyorsam, aranızda Peygamber'i (s.a.) gördüğüm anda kendisini tanımıştım, hatta kendi çocuğumu tanımaktan daha kesin bir şekilde Muhammed'i (s.a.) tanımıştım. Ömer; nasıl, diye sorunca da şöyle söylemiş: Kadınların neler yaptıklarını veya neler uydurduklarını bilemem, ama ben onun Allah tarafından gönderilen hak elçi olduğuna şahidim, çünkü Allah onun niteliklerini kitabımızda zikretmişti. Bunun üzerine Ömer, doğru söyledin, isabet ettin, karşılığını verdi.
Yorumu Yorumla
-
Âteynâhum (آتيناهم)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "e-t-y" harflerine bağlar ve temel anlamının gelmek, bir yere ulaşmak ve bir şeyi vermek/getirmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemi bağlamsal bir analize tabi tutar; kelimenin Kur'an'da genellikle sıradan bir verişten ziyade, ilahi bir lütfu, vahyi veya büyük bir nimeti yukarıdan aşağıya (yaratıcıdan insana) bahşetmek manasında kullanıldığını kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin failinin "Biz" (ateynâ) şeklinde birinci çoğul şahıs olmasının, Ehl-i Kitap'a verilen bilginin ve vahyin doğrudan ilahi otoriteye dayandığını gösterdiğini; dolayısıyla onların ellerindeki kitabın kaynağının meşruiyetini teyit eden teolojik bir vurgu taşıdığını analiz eder.
El-Kitâbe (الكتاب)
İbn Fâris, "k-t-b" kökünün etimolojik olarak bir araya getirmek, toplamak, birbirine eklemek ve dikmek gibi fiziksel bir eylemden türediğini, harflerin birleştirilmesiyle oluşan "yazı" anlamını buradan kazandığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, bu ayetteki bağlamında kelimenin salt bir metni değil, daha önce indirilmiş olan şeriatları, ilahi hükümleri ve peygamberlik müjdelerini kendi içinde barındıran/toplayan Tevrat ve İncil'i temsil ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerine inerek, kökün Süryanicedeki "kthaba" (kutsal metin, yazılı vahiy) formuyla doğrudan akrabalık taşıdığını ve bu dilsel geçişin bölgedeki monoteistik terminolojiyi şekillendirdiğini teyit eder. Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ bağlamında değerlendirir. Bu dönemde "kitap" kavramının, sınırları çizilmiş, otoritesi kabul edilmiş ve belirli bir dini cemaati (Ehl-i Kitap) etrafında toplayan kurumsal bir metin anlamına geldiğini; ayetin bu otoriteye atıf yaparak kendi peygamberinin meşruiyetini yine bu metinler üzerinden temellendirdiğini ifade eder.
Ya'rifûnehu (يعرفونه)
İbn Fâris, "a-r-f" kök harflerinin temelinde ardı ardına gelen izleri takip etmek, bir nesneyi üzerindeki alametten/işaretten tanımak ve sükûnete ermek anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "ma'rifet" (tanıma) kavramını mutlak bilgi olan "ilm" kavramından titizlikle ayırır. Ona göre ma'rifet; düşünme, işaretleri okuma ve derin bir tefekkür sonucunda bir şeyin hakikatini diğerlerinden ayırt ederek idrak etmektir. Ayette, Ehl-i Kitab'ın peygamberi (veya Kur'an'ı), kendi kitaplarındaki vasıfları ve işaretleri okuyarak kesin bir şekilde teşhis ettikleri belirtilir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesi (epistemolojisi) içinde bu kelimenin rolünü inceler. Onların peygamberi "tanıması", inkarlarının basit bir bilgisizlik (cehalet) değil, bilerek, tanıyarak ve gerçeği kasten örterek (küfür) yapılan aktif bir düşmanlık olduğunu kanıtlayan en kilit kavramdır. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin geniş/şimdiki zaman kipiyle kullanılmasının, bu tanıma eyleminin geçmişte kalmış anlık bir farkındalık değil, muhatapların iç dünyasında her an yaşadıkları güncel ve sürekli bir psikolojik gerçeklik olduğuna dikkat çeker.
Ebnâehum (أبناءهم)
İbn Fâris, kelimenin tekili olan "ibn" (oğul) sözcüğünün "b-n-y" kökünden türediğini; temel anlamının inşa etmek, bina kurmak ve nesli devam ettirmek olduğunu belirtir. Oğula bu ismin verilmesi, babanın bir uzantısı ve onun soyunu inşa eden temel yapıtaşı olması sebebiyledir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin mecazi yönünü inceler. Bir insanın kendi öz çocuğunu tanımasının, dünyadaki en şüphe götürmez, en içgüdüsel ve kanıta ihtiyaç duymayan bilgi türü olduğunu; ayette Ehl-i Kitab'ın peygambere dair bilgisinin işte bu şaşmaz içgüdüsel kesinlikle eşdeğer tutulduğunu kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'ın retorik dünyasındaki teşbih (benzetme) gücünü analiz eder. İlahi gerçeğin tanınmasını, insanın biyolojik ve duygusal olarak en güçlü bağı olan evlat figürü üzerinden örneklendirmenin, muhatabın zihnindeki tüm "yanlış anlama veya karıştırma" mazeretlerini yok eden, psikolojik sarsıcılığı son derece yüksek bir edebi sanat olduğunu vurgular.
Hasirû (خسروا)
İbn Fâris, "h-s-r" kökünün sözlükte sermayenin eksilmesi, ticarette zarar etmek, aldanmak ve helake sürüklenmek anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, bu ayetteki hüsran eyleminin maddi ticaretten tamamen soyutlanarak varoluşsal bir zemine oturtulduğunu belirtir. Burada kaybedilen şey mal değil, bizzat kişinin "kendi nefsi" yani ebedi hayatı, ahlaki bütünlüğü ve varoluş amacıdır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik sistemindeki ticari metaforların bu kelime üzerinden ulaştığı zirveyi inceler. Ehl-i Kitap, peygamberi tanıma (ma'rifet) gibi çok büyük bir bilgi "sermayesine" sahipken, kabilevi taassup veya kıskançlık yüzünden bu sermayeyi yanlış yönlendirmiş ve nihayetinde kendi ontolojik varlıklarını iflasa sürüklemişlerdir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "kendi nefislerini hüsrana uğrattılar" ifadesinin psikolojik boyutunu tahlil eder. Gerçeği bu kadar net bildiği halde onu inkar etmenin, insanın iç dünyasında yarattığı bilişsel çelişkinin bizzat ruhsal bir intihar ve benliğin parçalanması eylemi olduğunu bu kelime üzerinden değerlendirir.
Yu'minûn (يؤمنون)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "e-m-n" harflerinin temelinde korkunun zıddı olan güven, huzur, tasdik etmek ve bir şeye kalben emanet olmak anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, iman kavramını sadece zihinsel bir bilme (ilm) durumundan ayırır; ona göre iman, bilinen gerçeğe iradi olarak teslim olmak, ona güvenmek ve kalbi bir sükûnetle onu tasdik etmektir. Tanıdıkları halde iman etmemeleri, bilginin tek başına hidayet için yeterli olmadığını gösterir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki ortak kökenine dikkat çeker. İbranice ve Süryanicedeki "amen" (sadakat, sarsılmazlık, güvenilirlik) kelimesiyle akrabalığını ortaya koyarak, bu kavramın monoteistik inançlarda tanrıya duyulan mutlak güveni temsil ettiğini kanıtlar. Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ dini diyalogları bağlamında kelimeyi analiz eder. Kur'an'ın "iman" kavramını, Yahudi ve Hristiyanların sahip olduğu tarihi ve metinsel "bilgi"nin karşısına nihai bir turnusol kağıdı olarak koyduğunu; kurtuluşun salt seçilmiş bir soya veya kitabi bilgiye sahip olmaktan değil, o bilginin gerektirdiği ahlaki teslimiyeti (imanı) göstermekten geçtiğini bu fiil üzerinden ifşa ettiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla