وَاِنْ يَمْسَسْكَ اللّٰهُ بِضُرٍّ فَلَا كَاشِفَ لَهُٓ اِلَّا هُوَۜ وَاِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ فَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 17. Ayet
Daralt
X
-
Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa onu kendisinden başka giderecek yoktur; ve eğer sana bir hayır verirse bilesin ki O her şeye kadirdir.
Burada Cenâb-ı Hak, herhangi bir zararın veya hayrın insana ancak kendi izniyle gelebileceğini haber vermektedir. Sonra âyet-i kerîmede zikredilen zarar ile de can sıkıntısı veya maişet darlığı veya şiddet ve zulüm gibi insanlardan gelen zararlar kastedilmektedir. Âyet, bu üç ihtimalin dışında değildir. Durum böyle olunca, bunun Cenâb-ı Hakk'a izafesi, o fiili yaratması anlamındadır, yani insanların bu fiilini O yaratmıştır. O her şeye kādirdir. İnsandan o zararı kaldırmaya ve ona hayır vermeye kadir olan O'dur, O'ndan başkasının buna gücü yetmez.
Yorumu Yorumla
-
Yemseske (يمسسك)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "m-s-s" harflerinin etimolojik temelini, bir şeye çıplak elle dokunmak, temas etmek ve fiziksel bir yakınlık kurmak olarak açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "mess" eylemini salt fiziksel bir dokunuştan ayırarak, bağlamsal bir analize tabi tutar. Ona göre buradaki temas, ilahi iradenin (zarar veya fayda şeklinde) insanın varoluşuna doğrudan ulaşması, onu hissetmesi ve etkilemesi anlamında mecazi ancak son derece sarsıcı bir dokunuştur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette vurmak, çarpmak veya helak etmek gibi şiddet bildiren fiiller yerine özellikle "dokunmak" (mess) fiilinin seçilmesine dikkat çeker. Bu dilsel tercihin, insanın yaratıcı karşısındaki mutlak kırılganlığını vurguladığını; ilahi kudretten gelen en ufak, en hafif ve yüzeysel bir "dokunuşun" bile insan hayatını tamamen değiştirmeye yeteceğini analiz eder.
Durr (ضر)
İbn Fâris, "d-r-r" kökünün temelinde faydanın (nef') mutlak zıddı olan her türlü olumsuzluğun, sıkıntının ve hasarın yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı üç temel kategoriye ayırarak inceler: Bedensel zafiyetler (hastalık, sakatlık), dünyevi eksiklikler (yoksulluk, statü kaybı) ve ruhsal/psikolojik çöküntüler. Ayetteki kullanımıyla bu kelimenin, insanın maruz kalabileceği tüm bu yıkıcı ihtimalleri kapsadığını kaydeder. Toshihiko Izutsu, cahiliye dönemi Arap toplumunun dünya görüşü bağlamında kelimeyi değerlendirir. İslam öncesi zihniyette insanın başına gelen "durr" (felaket), genellikle kör ve amansız bir kadere (dehr) veya karanlık güçlere atfedilirken; Kur'an'ın bu kavramı doğrudan Allah'ın tasarrufuna bağlayarak, evrendeki hiçbir acının başıboş olmadığını, her krizin monoteistik bir imtihan ve yönlendirme aracı olduğunu inşa ettiğini detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki işlevinin salt bir ilahi cezalandırma veya gazap olmadığını; aksine, sahte ilahların acziyetini kanıtlamak ve insanın kibrini kırarak onu kendi ontolojik sınırlarıyla yüzleştirmek için kullanılan teolojik bir turnusol kağıdı olduğunu vurgular.
Kâşife (كاشف)
İbn Fâris, kelimenin türediği "k-ş-f" kökünün sözlük anlamının, kapalı olan bir şeyi açmak, üzerindeki örtüyü kaldırmak ve gizli olanı açığa çıkarmak olduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, bu eylemin zararı giderme bağlamındaki kullanımını edebi bir metafor üzerinden açıklar; belayı ve sıkıntıyı insanın üzerine çökmüş karanlık ve ağır bir örtü/çadır gibi tasavvur eder. "Kâşif" ise bu ağır örtüyü çekip alan, karanlığı dağıtan mutlak kurtarıcı güçtür. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette bu kelimenin mutlak ret bildiren "lâ" (hiçbir) edatıyla ve ism-i fail (etken sıfat-fiil) kalıbıyla kullanılmasının psikolojik ağırlığını inceler. Bu mutlak olumsuzlama kurgusunun, insanın kriz anında medet umduğu tüm dünyevi otoriteleri, kabile bağlarını, zenginliği ve şefaatçi putları bir anda sıfırladığını; ilahi örtüyü kaldırmaya yeltenebilecek hiçbir alternatif gücün bulunmadığını sarsılmaz bir dille ilan ettiğini analiz eder.
Hayr (خير)
İbn Fâris, "h-y-r" kökünün etimolojik olarak aklın, doğanın ve fıtratın kendisine meylettiği, arzu edilen ve tercih edilen iyilik anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hayr kavramını mutlak ve göreceli olarak ikiye ayırır. Ancak buradaki bağlamında kelimenin, tıpkı "durr" kelimesi gibi geniş kapsamlı olduğunu; zeka, adalet, sağlık, zenginlik ve huzur gibi her insanın fıtri olarak talep ettiği tüm olumlu durumları kapsadığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi kullanımındaki sosyolojik karşılıklarına odaklanır. Cahiliye şiirinde "hayr" kelimesinin çoğunlukla maddi zenginlik, kabile gücü ve savaş ganimeti gibi seküler bir refahı temsil ettiğini; Kur'an'ın ise bu kelimenin içini boşaltıp yeniden doldurarak onu ilahi lütuf, ahlaki erdem ve ebedi kurtuluş (ahiret) merkezli manevi bir zenginliğe dönüştürdüğünü aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), aynı ayet içinde "durr" (zarar) ve "hayr" (iyilik) kelimelerinin peş peşe ve aynı "dokunma" (mess) fiiliyle kurgulanmasının eşsiz bir retorik denge (tıbak sanatı) oluşturduğunu belirtir. Bu zıtlığın, varoluşun iki aşırı ucunun da tek bir merkezin kontrolünde olduğunu gösteren edebi bir ihata (kuşatıcılık) sanatı olduğunu değerlendirir.
Kadîr (قدير)
İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "k-d-r" harflerinin temelinde bir şeye güç yetirmek, sınırlarını ve miktarını tam olarak belirlemek, ölçüp biçmek anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "kadîr" isminin salt kaba bir güç (kuvvet) gösterisinden farklı olduğunu vurgular. Ona göre bu sıfat, eylemi ilahi hikmete mutlak surette uygun olarak, ne bir eksik ne de bir fazla olmaksızın, tam hedeflenen ölçüde (kader/kadar) ve kusursuz bir isabetle gerçekleştirme yetkinliğidir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki derin akrabalığına işaret ederek, Aramaic ve Süryanicedeki "q-d-r" köklü kelimelerle olan ortaklığını ortaya koyar; bölgenin monoteistik inanç havzasında bu kavramın her şeyi planlayan ve hükmünü icra eden mutlak güç manasında kadim bir terim olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin sonunun bu isimle (fasıla) bağlanmasının epistemolojik önemini tahlil eder. Zarar ve iyilik gibi insanın kendi hayatı üzerinde kontrol edemediği değişkenlerden bahsedildikten sonra "O her şeye kadîrdir" denilmesinin, inanan insana kozmik bir güven telkin ettiğini; evrenin kaotik tesadüflerle değil, her şeyi ölçüyle var eden ve yöneten mutlak bir iktidar tarafından yönlendirildiğini bu kelime üzerinden sabitler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla