Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 10. Ayet

    وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذ۪ينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِه۪ يَسْتَهْزِؤُ۫نَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velekadi-stuhzi-e birusulin min kablike fehâka billeżîne saḣirû minhum mâ kânû bihi yestehzi-ûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Senden önceki peygamberlerle de alay edilmiş, sonunda onlarla alay edenleri, alaya aldıkları şey (azap) kuşatıvermişti.

      Cenâb- Hak peygamberine, ilk yalanlanan kişinin kendisi olmadığını, daha önceki peygamberlerin de yalanlandığını bildirmekte ve kavminin yalanlamasına karşı ona sabrı telkin etmektedir. Önceki ümmetler peygamberleri yalanladıkları gibi onların da kendisini yalanlayacaklarını haber vermektedir.

      Âyet-i kerîmedeki (فحاق) kelimesine Ebû Avsece döndü anlamı vermiştir. Kelimenin kökünün “hâke, yehîku, haykan" (حاق، يحيق، حَيْقًا) olduğu ve onlara döndü anlamına geldiği söylenir. Kisâî de, onları kuşattı, onlara geldi anlamını vermiştir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İstühzi'e (استهزئ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "h-z-e" harflerine bağlar ve etimolojik olarak bir şeyi hafife almak, alay etmek ve değersiz görmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin bu ayette edilgen (meçhul) kalıpta kullanılmasının tesadüfi olmadığını; alay etme fiilinin tarih boyunca tüm ilahi elçilere yöneltilen sistematik ve evrensel bir inkar refleksi olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı cahiliye zihniyeti üzerinden okur; hakikati entelektüel olarak çürütemeyen kibirli aklın, kendi acizliğini örtmek ve statükosunu korumak için başvurduğu en temel psikolojik silahın alay (istehza) olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamına dikkat çekerek, burada doğrudan vahyin muhatabına yönelik bir teselli bulunduğunu, alaya alınmanın sadece onun şahsına has bir durum değil, hakikati savunan tüm elçilerin ortak tarihsel kaderi olduğunun bu edilgen fiil üzerinden kurgulandığını analiz eder.

        Rusul (رسل)

        İbn Fâris, kelimenin "r-s-l" kökünden türediğini ve asıl anlamının bir şeyi kolaylıkla, yumuşaklıkla ve akıcı bir şekilde göndermek, iletmek olduğunu kaydeder. Resul (çoğulu rusul), kendisine verilen bir mesajı iletmek üzere yönlendirilen kişidir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı "nebi" (haber getiren) kavramından ayırır; ona göre resul, sadece ilahi bilgi alan değil, aynı zamanda bu bilgiyi inkar eden bir topluma karşı tebliğ etmek ve onları uyarmakla görevlendirilen, eylemsel yönü ağır basan ilahi elçidir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenlerine eğilerek, Sami dillerindeki ortak mirasına dikkat çeker. Özellikle Süryanice ve Aramicedeki "şeliha" (gönderilmiş olan, elçi) kavramının bölgedeki monoteistik geleneklerdeki kullanımıyla Arapçadaki resul kelimesi arasındaki anlamsal ve teolojik paralelliği ortaya koyar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın iletişim modelinde bu kelimenin ontolojik bir köprü işlevi gördüğünü; aşkın ve ulaşılamaz olan yaratıcı ile fani insanlık dünyası arasındaki ilişkinin ancak "rusul" aracılığıyla kurulan bu dikey iletişim hattıyla mümkün olabildiğini vurgular.

        Hâka (حاق)

        İbn Fâris, kelimenin "h-y-k" (veya h-v-k) harflerinden türediğini, etimolojik temelinde bir şeyin etrafını sarmak, kuşatmak, içine almak ve kaçış yolu bırakmamak anlamlarının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili sıradan bir cezalandırma eyleminden ayırır. Ona göre hâka; akıbetin dışarıdan gelen keyfi bir müdahale değil, bizzat kişinin işlediği günahın veya alaycı tavrın ontolojik olarak büyüyüp kendi sahibini yutması, eylemin doğal bir sonucu olarak kişiyi dört bir yandan kuşatmasıdır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik ve retorik gücünü analiz eder. "Hâka" kelimesinin ses yapısının, aniden kapanan bir kapanı veya daralan bir çemberi andırdığını; inkarcıların kendi ürettikleri alay ve kibrin, sonuçta dönüp onları boğan psikolojik ve fiziksel bir kuşatmaya dönüştüğünü metnin bu eşsiz edebi kurgusu üzerinden ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin teolojik boyutuna değinerek, ilahi adaletin işleyiş mekanizmasını açıklar: Kötülük havada asılı kalmaz, eninde sonunda varoluşsal bir yasa olarak kaynağına döner ve failini kendi ürettiği karanlıkla mutlak surette "kuşatır".

        Sahirû (سخروا)

        İbn Fâris, "s-h-r" kökünün temelinde bir kimseyi zorla bir işe koşmak, küçümsemek, onu hor görmek ve aşağılamak anlamının bulunduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimeyi ayetin başında geçen "istehza" (alay) eylemiyle karşılaştırmalı olarak tahlil eder. İstehza daha çok sözlü veya zihinsel bir hafife almayı ifade ederken, "suhriye" (sahira) eylemi, muhatabı toplumsal bir statü olarak kendinden aşağıda görmeyi, kibirle ona üstten bakmayı ve onu varoluşsal olarak değersizleştirmeyi içeren daha derin bir sosyolojik kibrin dışavurumudur. Prof. Dr. Hidayet Aydar, aynı ayet içinde alay etmeyi bildiren iki farklı kökün (h-z-e ve s-h-r) peş peşe kullanılmasının rastlantı olmadığını belirtir. Bu dilsel çeşitlilik, inkarcıların elçilere karşı sergiledikleri düşmanlığın katmanlı boyutunu gösterir; onlar sadece mesajı zihinsel olarak alaya almakla kalmamışlar, aynı zamanda inananları sosyolojik olarak da aşağılama ve tahkir etme yoluna gitmişlerdir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X