Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 7. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 7. Ayet

    وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَاباً ف۪ي قِرْطَاسٍ فَلَمَسُوهُ بِاَيْد۪يهِمْ لَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ مُب۪ينٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev nezzelnâ ‘aleyke kitâben fî kirtâsin felemesûhu bi-eydîhim lekâle-lleżîne keferû in hâżâ illâ sihrun mubîn(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Şayet sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik ve onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı, yine de o inkârcılar, 'Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değil' derlerdi.

      Şayet sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik ve onlar elleriyle onu tutmuş olsalardı... Azîz ve Celîl olan Allah burada onların inatçılıklarının şiddetini haber vermektedir, o kadar ki onlara istedikleri mûcizeler verilmiş olsa bile asla iman etmeyeceklerdi; çünkü onlar "Bize okuyacağımız bir kitap indirmediğin sürece senin göğe çıktığına asla inanmayacağız" ve "Kur'ân ona bütünüyle bir defada indirilseydi ya!" meâlindeki âyetlerde ve diğer âyetlerde ifade buyurulduğu gibi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden kendilerine bizzat görecekleri ve okuyacakları bir kitap indirmesini istemişlerdi. Allah şöyle buyuruyor: Şayet sana kâğıt üzerine yazılmış bir kitap indirseydik, yani bir sahife üzerine yazılmış, fakat yeryüzünde yazılmadığını bildikleri bir kitap indirseydik, onu elleriyle tutsalar ve gözleriyle görselerdi bile, asla iman etmezler ve onu tasdik etmezler. Bu apaçık bir büyü, başka bir şey değildir, derler. Cenâb-ı Hak, onların iman etmemelerine karşı Resûlullah'a (s.a.) sabrı emretmekte, istedikleri her mûcizeyi getirse dahi aşırı inatçılıklarından dolayı iman etmeyeceklerini kendisine haber vermektedir. Çünkü Resûlullah (s.a.) onlara öyle mûcizeler getirmişti ki, eğer bunlar üzerinde düşünseler ve inatçılıklarını sürdürmeselerdi, kendilerini imâna götürürdü. Ama onlar aşırı inatçılıklarından ve gereksiz büyüklenmelerinden dolayı bunlardan yüz çevirdiler ve hiç düşünmediler.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nezzelnâ (نزلنا)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "n-z-l" harflerine dayandırır ve temel anlamının bir şeyin yukarıdan aşağıya inmesi, yüksek bir makamdan daha alt bir konuma intikal etmesi olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin (tef'il babında) kullanılmasının, vahyin toptan ve bir defada inmesini ifade eden "inzal" kavramından farklı olarak, aşama aşama, parça parça ve bir sürece yayılarak indirilmesi anlamına geldiğini detaylandırır. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın iletişim modelindeki yerine dikkat çeker; "nüzul" kavramının, aşkın ve ulaşılamaz olan ilahi alan ile fiziksel insanlık alanı arasında kurulan ontolojik iletişimin ve dikey müdahalenin semantik ifadesi olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin bağlamını göz önünde bulundurarak, bu eylemin burada müşriklerin "gökten fiziksel bir kitap inmesi" şeklindeki ampirik mucize taleplerine bir atıf olduğunu ve fiilin, somut bir nesnenin gökyüzünden yeryüzüne süzülerek gelmesi manasında farazi bir durum için kullanıldığını vurgular.

        Kitâben (كتابا)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün etimolojik olarak bir araya getirmek, toplamak, birbirine eklemek ve dikmek gibi fiziksel bir eylemden türediğini, zamanla harflerin ve kelimelerin bir araya getirilmesiyle oluşan "yazı" anlamını kazandığını tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi incelerken, buradaki kullanımının salt bir mesaj veya sözlü vahiyden ziyade, üzerine yazı yazılmış somut, dokunulabilir ve ciltlenmiş fiziksel bir belgeyi/nesneyi ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerine inerek, kökün Arapça, Süryanice ve Aramicede ortak olduğunu; Süryanicedeki "kthaba" (yazılı metin, kutsal kitap) formuyla doğrudan akrabalık taşıdığını ve bu dilsel geçişin bölgedeki dini terminolojiyi şekillendirdiğini teyit eder. Angelika Neuwirth, kelimenin Geç Antik Çağ bağlamındaki evrimini analiz eder. Bu dönemde sözlü ve işitsel bir hitap olan "kur'an" (kıraat edilen) kavramı karşısında "kitap" kavramının, sistemleşmiş, sınırları çizilmiş ve fiziksel olarak kodlanmış bir "kutsal metin" (scripture) otoritesini temsil ettiğini ifade eder.

        Kırtâsin (قرطاس)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni konusunda geleneksel Arapça kök sisteminden ziyade, kelimenin üzerine yazı yazılan kağıt, parşömen veya papirüs anlamına geldiğini belirterek kullanımına odaklanır. El-Cevâlîkî, bu kelimenin etimolojik köken itibarıyla saf Arapça olmadığını, yabancı bir dilden Arapçaya geçip uyarlanmış (mu'arreb) kelimeler sınıfında yer aldığını kaydeder. Celaleddin el-Suyuti, Kur'an'daki yabancı kelimeler üzerine yaptığı çalışmasında, kelimenin aslen Yunanca kökenli olduğunu tespit ederek bu görüşü destekler. Arthur Jeffery, bu etimolojik izi çok daha detaylı sürer; kelimenin doğrudan Yunanca "çartes" (kağıt, papirüs yaprağı) kelimesinden türediğini, Aramice ve Süryanice gibi aracı diller üzerinden ticari ve kültürel yollarla İslam öncesi Arapçaya yerleştiğini kanıtlarıyla sunar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki bağlamsal işlevini analiz ederek, müşriklerin soyut bir vahiy yerine elleriyle tutabilecekleri "kırtas" (papirüs/parşömen) talebinin, inancın kalbi boyutunu reddedip her şeyi materyalist bir düzleme ve duyusal bir deneye indirgeme çabasının en somut dilsel göstergesi olduğunu vurgular.

        Lemesûhu (لمسوه)

        İbn Fâris, "l-m-s" kökünün temelinde bir şeyi aramak, ona el sürmek, dokunarak varlığını hissetmek anlamlarının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemi mecazi ve hakiki anlamlarıyla ikiye ayırır. Bazen aklın bir şeyi kavraması ve araştırması manasına gelse de, bu ayetteki bağlamında kelimenin doğrudan çıplak elle yapılan fiziksel teması, nesnenin varlığını deri yoluyla onaylamayı ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin kullanımındaki psikolojik ve ampirik vurguya dikkat çeker. Ayette gözle görme (kitap), materyal (kırtas) ve son aşama olarak da elle dokunma (lemesû) şeklinde bir duyusal kesinlik zirvesi inşa edildiğini; ancak insanın zihinsel ve kalbi direncinin, bu en mutlak ve reddedilemez fiziksel temasa rağmen hakikati inkar edebilecek bir kibre sahip olduğunu bu kelime üzerinden değerlendirir.

        Sihrun (سحر)

        İbn Fâris, kelimenin "s-h-r" harflerinden oluştuğunu ve etimolojik özünde bir şeyi gerçek yüzünden, asıl formundan ve hakikatinden başka bir şekle sokmak, saptırmak ve aldatmak anlamı taşıdığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, kavramı ontolojik bir yanılsama olarak tanımlar; asılsız ve batıl olan bir şeyin, göz boyama ve hile yoluyla insana hakikatmiş gibi gösterilmesi sanatıdır. Toshihiko Izutsu, sihir kavramını cahiliye dönemi Arap toplumunun dünya görüşü ve psikolojisi üzerinden analiz eder. İnkarcıların, ilahi vahyin veya mucizelerin yaratılışını ve sarsıcı etkisini inkar edemediklerini, ancak bu etkiye boyun eğmemek için onu kendi kültürlerinde var olan ve kaynağı karanlık güçlere dayandırılan "sihir" kategorisine hapsederek bu yolla ilahi mesajı sıradanlaştırmaya ve etkisizleştirmeye çalıştıklarını detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette inkarcıların nihai kaçış noktası olarak konumlandırıldığını belirtir. Dokunarak teyit ettikleri nesnel bir gerçeği bile "sihir" olarak damgalamaları, inkarın bilgi eksikliğinden kaynaklanan bir şüphe değil, ne pahasına olursa olsun statükoyu korumaya yönelik dogmatik ve peşin hükümlü bir savunma mekanizması olduğunu ortaya koyar.

        Mübîn (مبين)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün temel anlamının iki şeyin birbirinden ayrılması, uzaklaşması, belirginleşmesi ve açığa çıkması olduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi epistemolojik bir çerçevede ele alır; hak ile batılı, doğru ile yanlışı şüpheye mahal bırakmayacak şekilde birbirinden ayıran, gizliliği ortadan kaldırıp kendi zatını ve manasını açıkça ortaya koyan nitelik olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin hemen öncesindeki "sihir" kelimesiyle oluşturduğu ironik tamlamaya (sihr-i mübin / apaçık sihir) dikkat çeker. İnkarcıların mucizenin çarpıcılığını ve eziciliğini "mübin" (apaçık, tartışmasız) sıfatıyla itiraf ettiklerini, ancak bu tartışmasız gerçeği hidayet olarak değil, kendi kurguladıkları "sihir" yaftasını güçlendirmek için paradoksal bir şekilde kullandıklarını analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X