وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْۜ اِنَّ رَبَّكَ سَر۪يعُ الْعِقَابِۘ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 165. Ayet
Daralt
X
-
Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Şüphesiz Rabb'inin cezası çok çabuktur; yine O'nun bağışlaması ve rahmeti boldur.
Sizi yeryüzünün halifeleri kılan O'dur. Bu ayetin işaret ettiği anlama dair farklı görüşler vardır. Bazıları şöyle dediler: Sizi yeryüzünün halifeleri kıldı. "Sizi" sözüyle Resûlullah'ın (s.a.) ashabı kastediliyor. Allah Teala ashabı daha önce geçen ve peygamberlerini yalanlayan veya tasdik eden insanlara halef kıldı; bunu da insanların, Hz. Peygamber'i (s.a.) yalanlayanların başlarına nelerin geleceğini bilmeleri, dolayısıyla onu yalanlamaktan ve ona muhalefetten sakınmaları ve onları Hz. Peygamber'i (s.a.) tasdike, ona uymaya ve ona itaate özendirmek için; aynı zamanda sakındırmak ve özendirmek konusunda daha önce geçen milletlerden ibret almaları için, daha önce geçenleri örnek almak ve onlardan ibret alarak Hz. Peygamber'e (s.a.) nasıl yaklaşacaklarını, ona güzel davranmaları, saygı göstermeleri ve onu tasdik etmeleri gerektiğini bilip, ona kötü muamele etmekten ve onu yalanlamaktan sakınmaları için yaptı. Bazıları ise şöyle dediler: Sizi yeryüzünün halifeleri kıldı. Yani bütün insanları var olmakta ve yaşam şartlarında birbirlerine halef kıldı: Hayatta ve ölümde, zenginlikte ve fakirlikte, sağlıkta ve hastalıkta, izzette ve zillette, her şeyde, gençlikte ve yaşlılıkta birbirlerine halef kıldı. Bunları da insanlar için ibret olsun diye ve kendilerini yaratanı ve var edeni bilmeleri için yaptı. Şayet bütün insanlar birden yaratılmış olsaydı, kendilerinin hallerini, bir halden başka bir hale nasıl değiştiklerini bilemezlerdi. Bunun için Allah, kendi hallerini ve bir halden başka bir hale nasıl intikal ettiklerini bilmeleri ve hepsini aynı yaratıcının yarattığını anlamaları için insanları tek tek, nesilden nesile devam edecek şekilde ayrı ayrı yarattı. Onlar şayet hep birden yaratılmış olsalardı, nutfe halinden diğer hallere, yani "nutfe"den "alaka"ya, sonra "mudğa"ya, sonra çocukluk haline ve oradan da yaşlılık haline dönüşmenin dayanağını teşkil eden temel bilgileri bilemezlerdi. Aynı şey, zenginlik ve fakirlik, sağlık ve hastalık gibi her türlü durumlar için söz konusudur, insanlar şayet hep aynı durumda olsalardı, bunları bilemezlerdi. Bundan dolayı Allah, söylediğimiz hususlara işaret etmesi için onları birbirlerine halef kıldı. Bu konuda İbn Abbas'ın (r.a.) beyan ettiği görüş de ihtimal dahilindedir: İnsanlar, cinlere halef olmuş, onlardan sonra gelmişlerdir. İlk yorum, insanların Hz. Peygamber'e (s.a.) yaklaşımı ve ona güzel davranmaları ile ilgili, ikincisi ise Cenab-ı Hakk'ın tek Rab olduğunu açıklamakla ilgilidir.
Kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Bu ifade, muhtemelen insanların konumlarıyla ilgilidir. Yaratılışlarıyla ilgili olması da muhtemeldir. Cenab-ı Hak, insanlardan bazılarına diğerlerinden daha üstün dereceler ve faziletler lütfetmesi ve dünyada bazılarına bazılarından daha üstün imkanlar vermesi, insanların dünyada özendikleri üstün bir şekilde yaratılmış olmak gibi bazılarının bazılarına üstün oldukları faziletleri ahirette kazanmaları ve daha düşük konuma düşmekten kaçmaları içindir. Allah, ahirette üstün dereceler kazanmaya ve dünyada nefret ettikleri şeyleri yapmaktan kaçınmaya özendirmek için böyle yapmıştır.
Allah'ın İnsanları Denemesi
Size verdiği şeylerde sizi denemek için. Bu beyanın zenginlik ve fakirlik, çocukluk ve yaşlılık gibi bütün durumlarla ilgili olması muhtemeldir. Size verdiği şeylerde mealindeki ifade ile verdiği nimetlerin kastedilmiş olması ihtimali de vardır. Yani Allah'ın size verdiği nimetlere karşı şükredip etmeyeceğinizi denemek için.
Size verdiği şeylerde sizi denemek için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O'dur. Denildi ki: Allah, zengini zenginliği ile, sağlıklıyı da sağlığı ile imtihan eder. Fakiri fakirlik haliyle, hastayı da hastalık haliyle dener. Denemek her iki açıdan da Cenab-ı Hak'tandır; ya verdiği nimetlere şükürde bulunmak veya verdiği sıkıntılara karşı sabretmekle imtihan. Bütün bu imtihanlarda da iki yol bulunduğunu açıklamıştır: Hak yol ve batıl yol. Allah, her yolun insanı nereye götüreceğini de açıklamıştır; eğer insan hak yola girerse, bu yol kendisini ebedi nimetlere ve sonu gelemeyen mutluluklara götürecektir. Şayet batıl yola girerse, bu yol da onu şiddetli azaba ve daimi hüzne götürecektir. Bunu açıkladıktan sonra Allah insanı bu iki yol arasında muhayyer bırakmıştır. İşte denemenin anlamı budur.
Şüphesiz Rabb'inin cezası çok çabuktur. Bazıları şöyle dedi: Bu ayet, azabın çok çabuk geleceğini haber vermektedir, çünkü gelmesi mukadder olan her şey çok yakındır, sanki gelmiş gibidir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Allah'ın emri yerine gelecektir"; "İnsanların hesaba çekilecekleri gün iyice yaklaştı". "Vakit yaklaştı". Bu gibi ayetler, sözü edilen şeyin mutlaka geleceğini ifade eder, sanki hemen gelmiş gibidir. Bazıları da şöyle dedi: Bu ayet, Allah'a isyan edenlerin azabının çok şiddetli olacağını haber vermektedir.
O'nun bağışlaması ve rahmeti boldur. Daha önce de belirttiğimiz gibi O'nun müminleri bağışlaması ve onlara rahmeti bol olacaktır. Hamd, alemlerin Rabb'ine mahsustur. Allah'ın salat ve selamı da efendimiz Muhammed aleyhisselama, onun ailesine ve bütün ashabına olsun!
Yorum
-
Ce'aleküm (جَعَلَكُمْ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "c-a-l" kökünün sözlükte bir şeyi yapmak, icat etmek, bir nesneyi bir halden başka bir hale dönüştürmek ve birine yeni bir statü/görev atamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ce'l" eylemini yoktan var etmeyi ifade eden "halk" (yaratma) eyleminden kesin hatlarla ayırır; ona göre bu eylem, halihazırda var olan bir şeye ontolojik bir işlev, hukuki bir sorumluluk ve yepyeni bir "tasarım/kurgu" kazandırma işidir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "O, sizi kıldı/yaptı" kurgusunun taşıdığı teolojik ve politik ağırlığı değerlendirir. Yaratıcının insanı yeryüzünde rastgele bırakmadığını; ona doğrudan bir statü atayarak (ce'l), dünyayı imar etme ve ilahi iradeyi yeryüzünde temsil etme görevini yasal bir mühürle onun boynuna yüklediğini aktarır.
Halâife (خَلَائِفَ)
İbn Fâris, kelimenin tekili olan "halîfe" sözcüğünün türediği "h-l-f" kökünün temelinde birinin ardına düşmek, onun arkasından gelmek, gidenin yerini almak ve ona vekalet etmek anlamlarının yattığını aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerine inerek; kavramın Aramice ve Süryanicedeki idari/dini vekalet lügatine dayandığını, Kur'an'ın bu kelimeyle insanın evrendeki "stewardship" (sorumlu yönetici/vekil) pozisyonunu tanımladığını filolojik olarak tespit eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "halifeler/halâif" kavramını ontolojik bir boyutta inceler. İnsanın yeryüzündeki halifeliğinin, kendisini yeryüzünün tanrısı veya mutlak maliki sanması olmadığını; aksine, ilahi otoritenin emanetini taşıyan, önceki nesillerin ("halef" olarak) yerini alan ve hesap verecek olan geçici bir "tarihsel emanetçi" olduğunu detaylandırır. Patricia Crone, Geç Antik Çağ'ın siyaset teolojisi ekseninde bu kelimeyi okur. Dönemin imparatorluklarında sadece kralların ve rahiplerin "Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesi/temsilcisi" sayılmasına karşılık; Kur'an'ın "Sizi yeryüzünün halifeleri kıldı" (ce'aleküm halâifel ard) diyerek bu devasa yetkiyi (ve sorumluluğu) tek bir sınıftan alıp tüm insanlık ailesine (sosyolojiye) dağıttığını, böylece eşsiz bir "teolojik demokratikleşme" yarattığını vurgular.
El-Ardı (الْأَرْضِ)
İbn Fâris, "e-r-d" kökünün sözlükte aşağıda olan, ayak basılan yer, zemin ve yeryüzü anlamlarına geldiğini belirtir.
Rafea (وَرَفَعَ)
İbn Fâris, "r-f-a" kökünün sözlükte bir şeyi yukarı kaldırmak, yükseltmek, yüceltmek ve alçaltmanın (vaz') mutlak zıddı olarak üstün kılmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "ref'" eylemini fiziksel bir yükseklikten ziyade sosyolojik ve felsefi bir boyutta tanımlar; bu, insanlar arasında bilgi, statü, zenginlik, güç ve yetenek bakımından kurulan o zorunlu ontolojik "hiyerarşi ve farklılık" (yükseltilme) durumudur.
Ba'daküm (بَعْضَكُمْ)
İbn Fâris, "b-a-d" kökünün temelinde bir bütünü parçalara ayırmak ve o bütünün sadece bir kısmı/parçası anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Sizin bir kısmınızı diğer bir kısmınızın üzerine (ref etti)" kurgusundaki sosyolojik yapıyı tahlil eder. Kur'an'ın yeryüzündeki ekonomik veya fiziksel eşitsizlikleri (farklılıkları) bir hata olarak değil, bizzat ilahi iradenin tasarladığı (ref ettiği) sosyolojik bir dinamizm ve zorunlu bir "işbölümü/mekanizma" olarak okuduğunu aktarır.
Fevka (فَوْقَ)
İbn Fâris, "f-v-k" kökünün sözlükte üstünlük, bir şeyin diğerinin tepesinde/üzerinde olması anlamlarına geldiğini belirtir.
Deracâtin (دَرَجَاتٍ)
İbn Fâris, "d-r-c" kökünün asıl anlamının adım adım yürümek, basamak, merdiven ve birbirini takip eden aşamalı seviyeler olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "dereceler" (deracât) kavramının; insanlar arasındaki eşitsizliğin rastgele bir kaos olmadığını, evrensel bir hikmetle inşa edilmiş "yapısal ve aşamalı katmanlar" (sosyal tabakalaşma) olduğunu gösterdiğini açıklar.
Liyeblüveküm (لِيَبْلُوَكُمْ)
İbn Fâris, "b-l-v" kökünün sözlükte denemek, sınamak, bir şeyin içyüzünü ortaya çıkarmak için onu zorluğa veya bolluğa maruz bırakmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ibtilâ/belâ" kavramını felsefi bir boyutta tanımlar; bu eylem, insanın potansiyel (gizli) ahlaki karakterinin, yaşadığı olaylar karşısında vereceği tepkiyle "fiili/somut" bir hakikate dönüşmesini ve görünür olmasını sağlayan ontolojik testtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Size verdikleri şeylerde sizi imtihan etmek için" (liyeblüveküm fî mâ âtâküm) ibaresinin taşıdığı devasa psikolojik ve ahlaki dengeyi analiz eder. Toplumsal hiyerarşideki üstünlüklerin (zenginlik, iktidar) bir "kutsanma veya asalet" değil; sadece çok daha ağır bir "imtihan/test materyali" olduğunu belirterek; fakirin sabırla, zenginin ise merhamet ve adaletle (kendine verileni nasıl kullandığıyla) denendiği bu sistemin, sosyolojik sınıfları ilahi adalet terazisinde "eşitlediğini" vurgular. Gabriel Said Reynolds, bu kavramı Kur'an'ın teodisesi (kötülük ve adalet problemi) bağlamında okur. Dünyadaki eşitsizliğin ve farklılıkların (deracât), insanın hür iradesini kullanabilmesi için kasten yaratılmış zorunlu bir "ahlaki arena" (ibtilâ zemini) olduğunu, farklılık olmadan ahlaki bir seçimin yapılamayacağını ifade eder.
Serîu (سَرِيعُ)
İbn Fâris, "s-r-a" kökünün sözlükte hız, çabukluk, yavaşlığın mutlak zıddı olarak zamanı kısaltmak ve anında gerçekleşmek anlamlarına geldiğini tespit eder.
El-İkâbi (الْعِقَابِ)
İbn Fâris, "a-k-b" kökünün temelinde ökçe/topuk, bir şeyin hemen arkasından gelmek, onu takip etmek ve bir fiilin kaçınılmaz sonucu/karşılığı anlamlarının bulunduğunu kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Muhakkak ki Rabbin cezası çok çabuk olandır" (inne rabbeke serîul ikâb) tamlamasını kelamî bir nedensellik üzerinden değerlendirir. İlahi cezanın (ikâb) keyfi ve dışsal bir öfke olmadığını; kelimenin kökenindeki "topuk/takip" vurgusundan anlaşıldığı üzere, günahın ontolojik olarak "kendi cezasını" kendi içinde taşıdığını, insanın kötülük yaptığı an cezanın tohumunu ektiğini ve o sürecin ontolojik olarak "anında/hızla" (serî) işlemeye başladığını tahlil eder.
Ğafûrun (لَغَفُورٌ)
İbn Fâris, "ğ-f-r" kökünün sözlükte örtmek, gizlemek, kirlenen bir şeyin üzerini koruyucu bir tabakayla kapatmak (miğfere de bu yüzden miğfer denir) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" kavramını eskatolojik bir boyutta ele alır; bu sadece bir suçu affetmek değil, yaratıcının insanın ruhundaki o günah kirini şefkatle "örtmesi", o eylemin ahiretteki yıkıcı sonucundan (rezilliğinden) insanı mutlak bir zırhla korumaya almasıdır.
Rahîm (رَّحِيمٌ)
İbn Fâris, "r-h-m" kökünün temelinde acımak, şefkat göstermek, yumuşaklık ve yavrusunu koruyan "anne rahmi" anlamlarının yattığını aktarır. Angelika Neuwirth, En'am suresinin "Şüphesiz O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir" (ve innehû leğafûrun rahîm) şeklindeki bu yoğunluklu (mübalağalı) isimlerle kapanmasını teolojik bir zirve (klimaks) olarak inceler. Surenin başından beri tevhid, şirk reddiyesi, helal-haram kurguları ve "çabuk ceza veren" (serîul ikâb) uyarılarıyla inşa edilen o sarsılmaz ve katı hukuk anayasasının (şeriatın) sonunda; ilahi sistemin asli ve nihai varoluşsal ağırlık merkezinin öfke değil, "koruyuculuk ve restoratif/onarıcı sevgi" (mağfiret ve rahmet) olduğunu ilan ederek Kur'an'ın eşsiz Tanrı tasavvurunu (teodisesini) mühürlediğini vurgular.
Yorum
Yorum