Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 164. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 164. Ayet

    قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪ي رَباًّ وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍۜ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ اِلَّا عَلَيْهَاۚ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۚ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul eġayra(A)llâhi ebġî rabben vehuve rabbu kulli şey-/(in)(c) velâ teksibu kullu nefsin illâ ‘aleyhâ(c) velâ teziru vâziratun vizra uḣrâ(c) śümme ilâ rabbikum merci’ukum feyunebbi-ukum bimâ kuntum fîhi taḣtelifûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: 'Allah her şeyin Rabb'i iken ben O'ndan başka bir Rab mi arayacağım?' Herkesin yaptığının sonucu kendisine aittir. Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez. Sonunda dönüşünüz Rabb'inizedir ve O, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.

      De ki: Allah her şeyin Rabb'i iken ben O'ndan başka bir Rab mi arayacağım? Bu ayet-i kerimeyi iki şekilde anlamak mümkündür. Biri, Allah'tan başka Rab olmadığını bildiğiniz halde Ben O'ndan başka bir Rab mi arayacağım? manasına gelebilir. Allah varken O'ndan başka Bir Rab mı arayacağım? manasına da gelebilir; Allahın Rab ve ilah olduğunun izleri, herkeste sağlam ve açık bir şekilde mevcuttur. Sizin beni davet ettiğiniz şeylerde ise Allah'ın rablığını ve O'na kulluğun izlerini görüyorum, bu durumda ben nasıl O'ndan başka Rab edinebilirim?

      Herkesin yaptığının sonucu kendisine aittir. Bu ilahi kelam da iki şekilde yorumlanabilir. Bu cümle, 'herkes ancak kendi yaptığı kötülüğün karşılığını görür, yani ahirette kimse başkasının sorumluluğunu yüklenmez' anlamına gelebilir. Nitekim Allah Hiçbir suçlu başkasının suçunu yüklenmez buyurmuştur. Başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır: "(Ey müşrikler!), söz dinlemezseniz onun (peygamberin) sorumluluğu ona, sizin sorumluluğunuz da size aittir". Herkesin yaptığının sonucu kendisine aittir mealindeki ayet, eğer insan bırakılsa ve istediğini yapacak olsa herkes yaptığını ancak kendi aleyhine yapmış olur, fakat Allah lütfedip onlardan bazılarına ve kendi aleyhine yaptığı tercihlerine mani oluyor anlamına da gelebilir. Nitekim Yusuf aleyhisselam şöyle demişti: "Şüphesiz nefis, Rabb'imin acıyıp koruması dışında, daima kötülüğü emreder". O, Rabb'imin korudukları dışında her nefsin kötülük yapacağını haber vermiştir. Burada gizli bir kelimenin var olması da ihtimal dahilindedir. Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Herkesin yaptığı ancak kendi aleyhine ve lehinedir. Böyle cümleler Kur'an-ı Kerimöe caizdir. Mesela Cenab-ı Hak "Alemlere uyarıcı olsun diye" buyurmaktadır, bu cümle bir millet için uyarıcı olsun, başka bir millet için müjdeci olsun diye, bir halde uyarıcı, başka bir halde müjdeleyici olsun diye anlamına gelir.

      Sonunda dönüşünüz Rabb'inizedir ve O, hakkında anlaşmazlığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir. Bu bir tehdit cümlesidir. Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) namaz için tekbir aldığında bu tekbirin peşinden Benim namazım, (her türlü) ibadetim . . . mealindeki ayeti sonuna kadar okurdu. Hz. Ali'den (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Resûlullah (s.a.) namaza başlarken tekbir alır ve şu ayetleri okurdu: "Ben, O'nun birliğine inanarak yüzümü, gökleri ve yeri yoktan yaratan Allah'a çevirdim ve ben müşriklerden değilim. De ki: "Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi alemlerin Rabb'i olan Allah içindir. O'nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim". Bundan sonra da uzun bir dua okuduğu belirtilmiştir. Hz. Aişe (r.a.) ve Ebû Said el-Hudri'nin (r.a.) de şöyle söyledikleri rivayet edilmiştir: Resûlullah (s.a.) namaza başlarken ellerini omuzlarına kadar kaldırır, sonra şöyle derdi: ''Allah'ım; her türlü noksanlıktan seni tenzih eder ve ancak sana hamd ederim. Senin ismin pek mübarektir, şanın çok yücedir, senden başka ilah yoktur". Ebû Hanife (r.h.) farz namazlarda bu duayı okumayı tercih ederdi. Aynı şey Hz. Ömer'den (r.a.) de rivayet edilmiştir, o da namaza kalktığında tekbir alır, sonra bu duayı okurdu: Allah'ım; her türlü noksanlıktan seni tenzih eder ve ancak sana hamd ederim. Senin ismin pek mübarektir, şanın çok yücedir, senden başka ilah yoktur. İbn Mes'ûd'un (r.a.) da namaza başladığında; Allah'ım; her türlü noksanlıktan seni tenzih eder ve ancak sana hamd ederim. Senin ismin pek mübarektir, şanın çok yücedir, senden başka ilah yoktur, diye söylediği rivayet edilmiştir. Ebû Yusuf da bu sözleri söylemeyi ve Hz. Ali'den (r.a.) rivayet edilen ayetleri okumayı müstahab görürdü, ancak bunu söylemeyi farz saymaz, bundan başka şeylerin söylenmesinde de mahzur görmezdi. Ebu Hanife (r.h.) ise farz namazlarda, Ebû Said el-Hudri'nin (r.a.) ve Hz. Aişe'nin (r.a.) Resûlullah'tan (s.a.) rivayet ettikleri, Hz. Ömer'den (r.a.) ve Abdullah b. Mes'ûd'dan (r.a.) da rivayet edilen sözlere başka bir şeyin ilave edilmesini güzel görmezdi. Nafile namazlarda ise istediği duaları ve övgü cümlelerini söylemesini uygun görürdü. Hz. Ali'nin (r.a.), Resûlullah'ın (s.a.) fiili olarak rivayet ettiği şeyin nafile namazlarda yapılmış olması muhtemeldir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Küllü (كُلُّ)

        İbn Fâris, "k-l-l" kökünün sözlükte bir araya getirmek, kuşatmak ve hiçbir şeyi dışarıda bırakmadan bütünü kavramak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "küll" (herkes/hepsi) kavramını mutlaklık bağlamında tanımlar; bu, hiçbir istisna, imtiyaz veya sınıf farkı tanımayan ontolojik bir "evrensellik" bildirimidir.

        Nefsin (نَفْسٍ)

        İbn Fâris, "n-f-s" kökünün sözlükte ruh, can, kan ve insanın kendi varlığı (zatı) anlamlarına geldiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Herkesin kazandığı" (küllü nefsin) tamlamasını bireysel sorumluluk felsefesi üzerinden analiz eder. Pagan Arabistan'ının o "kabile suç işler, kabile bedel öder" şeklindeki kolektif asabiyet ahlakına karşı; Kur'an'ın faturayı doğrudan ve sadece "nefsin/bireyin" kendisine keserek, devasa bir sosyolojik yıkımla birlikte modern ve tevhidi "birey" konseptini inşa ettiğini aktarır.

        Teksimü (تَكْسِبُ)

        İbn Fâris, "k-s-b" kökünün sözlükte bir şeyi elde etmek için çaba harcamak, çalışmak, kazanmak ve toplamak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kesb" eylemini sıradan bir rızık elde etmeden ayırır; ona göre bu, insanın ahlaki eylemleriyle kendi ruhuna (nefshine) kodladığı, onun ontolojik yapısını ve ahiret statüsünü değiştiren "varoluşsal kazanımlar"dır (sevap veya günah).

        Aleyhâ (عَلَيْهَا)

        İbn Fâris, "alâ" (üzerine/aleyhine) edatının Arap dilinde bir yükü üstlenmek, zorunluluk ve sorumluluğun doğrudan o failin "boynuna kalması" anlamını taşıdığını tespit eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Herkesin kazandığı sadece kendi aleyhinedir" (ve mâ teksibü küllü nefsin illâ aleyhâ) kurgusunun taşıdığı o devasa adalet ve teodise vurgusunu değerlendirir. Günahın (kesbin) başkasına, atalara veya kadere havale edilemeyeceğini; insanın hür iradesiyle ürettiği her eylemin ontolojik bir bumerang gibi sadece kendisini vuracağını (aleyhâ) sabitleyen sarsılmaz bir "bireysel bedel" yasası olduğunu tahlil eder.

        Teziru (تَزِرُ)

        İbn Fâris, "v-z-r" kökünün sözlükte ağır bir yük taşımak, sorumluluk altına girmek ve insanın sırtını ezen cürüm/günah anlamlarına geldiğini kaydeder. Vezir (kralın yükünü taşıyan) kelimesinin de bu kökten geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, "vizr" kelimesinin monoteistik lügatteki bağlamını inceler. Kur'an'ın bu kavramı, Hıristiyanlığın o "asli günah" (ilk günahın tüm insanlığın sırtında taşınması) teolojisini kökünden reddetmek ve insan ruhunu doğuştan suçlu sayan o yükten (vizr) kurtarmak için kullandığını ifade eder.

        Vâziratün (وَازِرَةٌ)

        İbn Fâris, aynı "v-z-r" kökünden türeyen bu kelimenin "yük taşıyıcı fail" (günah işleyen nefis) anlamına geldiğini belirtir.

        Vizra (وِزْرَ)

        İbn Fâris, "v-z-r" kökünün ağır yük/günah anlamını tekrar vurgular.

        Uhrâ (أُخْرَىٰ)

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün sözlükte bir şeyin başkası, öteki ve diğeri anlamlarına geldiğini aktarır. Angelika Neuwirth, "Hiçbir günahkâr/yük taşıyıcı, başkasının günahını (yükünü) taşımaz" (ve lâ teziru vâziratün vizra uhrâ) şeklindeki o devasa Kur'ani düsturu (manifestoyu) Geç Antik Çağ polemikleri üzerinden okur. Bunun sadece bireysel ahlak yasası olmadığını; aynı zamanda paganların "Siz bizim dinimize girin, günahınız bizim boynumuza olsun" şeklindeki o sahte (ve politik) kefaret/şefaat tekliflerini paramparça eden, şirkin o "bedel ödeme/kefil olma" sömürüsünü bitiren mutlak bir teolojik mühür olduğunu ifade eder.

        Merci'uküm (مَرْجِعُكُمْ)

        İbn Fâris, "r-c-a" kökünün sözlükte dönmek, bir şeyin asıl kaynağına geri gitmesi ve iade edilmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "rücû'" kavramını eskatolojik bağlamda; insanın dünyadaki geçici yolculuğunun (illüzyonunun) bitip, hesap vermek üzere mutlak ontolojik kökenine (yaratıcısına) "zorunlu olarak döndürülmesi" olarak açıklar.

        Feyünebbi'uküm (فَيُنَبِّئُكُم)

        İbn Fâris, "n-b-e" kökünün sözlükte sıradan bir bilgiden ziyade; kesinliği olan, insanın durumunu temelden değiştirecek o sarsıcı ve büyük haberi (nebe') getirmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, "Sonra dönüşünüz Rabbinizedir; O size haber verecektir" kurgusunu bilgi felsefesi (epistemoloji) üzerinden tahlil eder. Dünyada fırkalara bölünüp (159. ayet) kendi doğrularını (zanlarını) mutlak hakikat sananların; o son gün, "büyük bir şokla uyanarak" (inbâ), savundukları o kof ideolojilerin gerçek yüzünü bizzat ilahi otoriteden, en ufak bir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde (yünebbi') öğrenecekleri o mutlak yüzleşme sahnesini detaylandırır.

        Tahtelifûn (تَخْتَلِفُونَ)

        İbn Fâris, "h-l-f" kökünün sözlükte bir şeyin ardına düşmek, yerini almak ve birbirine zıt/farklı olmak anlamlarına geldiğini tespit eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Hakkında ihtilaf edip durduğunuz şeyleri" (bimâ küntüm fîhi tahtelifûn) şeklindeki kapanışı (fasıla) din sosyolojisi ekseninde değerlendirir. Yaratıcının, insanların dünyadaki o teolojik kavgalarını, mezhep savaşlarını ve fırka çatışmalarını (ihtilafları) dünyada zorla, baskıyla veya mucizeyle "tek tipe" indirgemediğini; aksine o "haklı çıkma/üstün olma" kavgasına ancak eskatolojik sahnede (ahirette) "kendisi bizzat hüküm vererek" son noktayı koyacağını bildiren, yeryüzünde düşünce özgürlüğüne/farklılığa da ontolojik bir alan açan muazzam bir ilahi adalet tasarımı olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X