قُلْ اِنَّ صَلَات۪ي وَنُسُك۪ي وَمَحْيَايَ وَمَمَات۪ي لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 162. Ayet
Daralt
X
-
162. De ki: Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi alemlerin Rabb'i olan Allah içindir.
163. O'nun ortağı yoktur. Bana sadece bu emrolundu ve ben müslümanların ilkiyim.
De ki: Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi alemlerin Rabb'i olan Allah içindir. Bu ayet-i kerime iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, Hz. Peygamber'in (s.a.) bizzat kendisine bir çağrıyı dile getirmesini emretmek anlamına gelir, yani Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: De ki: Ben namazımı, (her türlü) ibadetimi Allah için yapıyorum, hayatım ve ölümüm de alemlerin Rabb'i olan Allah içindir. İkincisi, o kafirler ve günahkarlardan farklı ve onlara karşı olduğu anlamına gelir, yani Allah şöyle buyuruyor: Ben namazımı ve kulluğumu Allah için yerine getiriyorum, hayatım ve ölümüm de Allah içindir. Ben, sizin kulluğunuzda ve ibadetinizde Allah'a başkalarını ortak kıldığınız gibi kimseyi Allah'a ortak kılmıyorum. En doğrusunu Allah bilir.
Namazım mealindeki sözcüğün işaret ettiği anlam hakkında farklı görüşler vardır. Bazıları, farz namazlardır, demiş, bazıları da, boyun eğme ve övgü anlamına gelen hudûl ve sena namazıdır demişlerdir. Buna göre ben Allah için hudûl ve sena yaparım, demektir. "Salat" kelimesi sözlükte sena, yani övgü anlamına da gelir.
İbadetim anlamına gelen "nusuki" kelimesi hakkında da farklı görüşler vardır. Hasan-ı Basri buna dinim anlamını vermiştir. Nitekim bir ayet-i kerimede "Biz her ümmete kurban kesmeyi meşru kıldık'', yani bir din yaptık buyurmaktadır. Bu kelimeye 'hac, umre ve başka yerlerde kestiğim kurbanlar Allah içindir' anlamı da verilmiştir. 'Her türlü ibadetim' anlamı da verilmiştir. "Nusuk" kelimesi, her çeşit ibadetin ismidir, bundan dolayı her ibadet yapana nasik denilmiştir.
Hayatım ve ölümüm, alemlerin Rabb'i olan Allah içindir. Yani ben Allah için yaşıyor ve Allah için ölüyorum. Şahsımda ve kulluğumda hiç kimseyi Allah'a ortak kılmam, aksine her şey Allah içindir. Bu konuda O'nun ortağı yoktur.
Bana sadece bu emrolundu. Burada takdim tehir olması muhtemeldir. Sanki Allah şöyle buyurmaktadır: De ki: Ben namazımı ve her türlü ibadetimi Allah için yapmakla emrolundum. Yahut bana, namazımı, her türlü ibadetimi ve kulluğumu sadece Allah için yapmam ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmamam için kendisine dua etmem ve sadece O'ndan istemem emrolundu.
Ben Müslümanların ilkiyim. Bu beyanın, ben tebliğ etmekle emrolunduğum şeylere boyun eğenlerin ve teslim olanların ilkiyim anlamına gelmesi muhtemeldir. Hz. Peygamber'e (s.a.) kendisine gelen emirleri tebliğ etmesi emredilmişti ve o da, tebliğ etmekle emrolunduğum şeylere ilk teslim olan benim diyordu. Bunun, İslam olmak için vakit geçirmemek, hemen kabul edip itaat etmek anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Cenab-ı Hak bir ayette şöyle buyurmuştur: "Kendilerine gösterdiğimiz her mucize bir diğerinden daha büyüktü". Bu ifade, onlardan bazısı daha büyük bazısı daha küçük anlamına gelmez, aksine hepsi büyüktür anlamındadır, son derece büyük olduğu anlamına gelen bir nitelemedir. Buna göre ayet-i kerime İslam olmanın vaktini tayin anlamına gelmez, ancak hemen kabul edip itaat etmek manasına gelir. En doğrusunu Allah bilir. İslam, kendini ve bütün nesneleri sağlam olarak Allah'a teslim etmek demektir, buna göre ayet, 'ben kendimi sağlam olarak Allah'a teslim ettim' anlamına gelir.
Yorumu Yorumla
-
Salâtî (صَلَاتِي)
İbn Fâris, kelimenin türediği "s-l-v" kökünün sözlükte dua etmek, uyluk kemiği, ateşe girmek ve yarışta birinci atı yakından takip etmek (musallî) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "salât" kavramını sadece şekilsel bir ibadet değil, insanın tüm varlığıyla mutlak yaratıcıya yönelmesi, dua ve tesbih ile O'nunla ontolojik bir bağ kurması olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik lügatteki köklerini inceleyerek; Aramice ve Süryanicedeki "slûtâ" (dua/ayin) kelimesinden Arapçaya kurumsal bir ibadet terimi olarak geçtiğini filolojik verilerle sunar. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "salât" kavramının cahiliye dönemindeki bireysel ve dağınık yakarış formundan çıkarak; bedeni, aklı ve ruhu mutlak bir itaatte birleştiren, İslam'ın o sarsılmaz ve dikey "teslimiyet/ibadet" mimarisine dönüştüğünü detaylandırır.
Nüsükî (نُسُكِي)
İbn Fâris, "n-s-k" kökünün sözlükte bir şeyi yıkamak, temizlemek, kendini ibadete vermek ve Allah'a yaklaşmak amacıyla kan akıtmak (kurban kesmek) anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "nüsük" eylemini geniş manada her türlü hac menâsiki ve ibadet olarak; dar manada ise ilahi rıza için kesilen kurban (zebh) olarak açıklar. Patricia Crone, Geç Antik Çağ Arabistan'ının din sosyolojisi ekseninde bu kelimeyi okur. Pagan toplumunun hayvanları sayısız puta, atalar kültüne veya kabile tapınaklarına adadığı o parçalanmış "kurban/adak" ekonomisine karşılık; Kur'an'ın "nüsükî" (benim kurbanım/ritüelim) diyerek bu adanmışlığı tekelleştirdiğini, kan dökme ritüelini kabile otoritelerinin elinden alarak tamamen monoteistik bir çerçeveye (sadece Allah'a) tahsis eden muazzam bir teolojik ve ekonomik devrim olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette salât (ruhsal ibadet) ile nüsük (maddi/bedensel ibadet) kavramlarının yan yana gelişini tahlil eder; inancın sadece zihinde kalmayıp insanın sahip olduğu en değerli maddi varlıkların (kanın/hayvanın) feda edilmesiyle ontolojik bir ispat (nüsük) gerektirdiğini vurgular.
Mahyâye (مَحْيَايَ)
İbn Fâris, "h-y-y" kökünün sözlükte ölümün mutlak zıddı olarak canlılık, can, hayat, var olmak ve hareket etmek anlamlarına geldiğini tespit eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Benim hayatım" (mahyâye) kurgusunun taşıdığı o devasa varoluşsal kuşatıcılığı analiz eder. İnsanın sadece ibadet anındaki (salât ve nüsük) eylemlerinin değil; nefes aldığı her saniyenin, ürettiği ahlakın, kurduğu yuvanın, kazandığı rızkın ve tüm dünyevi/biyolojik varoluş (hayat) serüveninin tamamen ilahi bir amaca adanmasını bildiren kusursuz bir "ontolojik manifesto" (tevhid) olduğunu aktarır.
Memâtî (وَمَمَاتِي)
İbn Fâris, "m-v-t" kökünün sözlükte hayatın ve canlılığın bitmesi, sükûnet, gücün tükenmesi ve ruhun bedenden ayrılması anlamlarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Ve benim ölümüm" (ve memâtî) ibaresini kelamî bir boyutta değerlendirir. Cahiliye aklının ölümü kör bir doğa kanununa (dehr/zaman) bağlamasına veya kabile savaşlarındaki intikam döngüsüne hapsetmesine karşılık; Kur'an'ın ölümü anlamsız bir "yok oluş" olmaktan çıkarıp, tıpkı hayat gibi bizzat Allah'a sunulan, O'nun adına ve O'nun davası uğrunda gerçekleştirilen "asil ve teolojik bir eyleme" dönüştürdüğünü vurgular.
Lillâhi (لِلَّهِ)
İbn Fâris, "e-l-h" kökünün sözlükte ibadet edilen, yönelinen, hayret edilen ve mutlak sığınılan varlık anlamlarına geldiğini kaydeder. Gabriel Said Reynolds, "Sadece Allah içindir/Allah'a aittir" (lillâhi) kurgusunu, cümlenin merkezindeki o sarsılmaz "monoteistik mühür" olarak okur. Müşriklerin ibadeti Allah'a, kurbanı putlara, hayatı kabileye, ölümü ise kadere (anonim güçlere) paylaştıran o şizofrenik ve parçalanmış teolojisine karşılık; elçinin tüm bu varoluşsal unsurları toplayıp araya hiçbir aracı koymadan "yalnızca O'na" (lillâhi) tahsis etmesinin, şirkin tüm kozmik hiyerarşisini çökerten eşsiz bir aidiyet beyanı olduğunu tahlil eder.
Rabbi (رَبِّ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün sözlükte bir şeyi ıslah etmek, korumak, beslemek, malik olmak ve onu aşama aşama en mükemmel/nihai formuna ulaştırmak anlamlarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "Rab" kavramının buradaki kullanımını ontolojik bir dayanak olarak inceler. Hayatın ve ölümün sadece egemen ve uzak bir Tanrı'ya değil; varlığı anbean besleyen, terbiye eden ve rahmetiyle idare eden bir "Rabb'e" adanmasının, itaati bir korku ritüelinden çıkarıp sevgi ve güvene (ontolojik emniyete) dayalı bir teslimiyete çevirdiğini detaylandırır.
El-'Âlemîn (الْعَالَمِينَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "a-l-m" kökünün sözlükte bir şeyin hakikatini bilmek, nişan, işaret, alamet ve yaratıcısına işaret ettiği için yaratılmış olan her türlü varlık kategorisi (alem) anlamlarına geldiğini tespit eder. Angelika Neuwirth, ayetin "Alemlerin Rabbi" (Rabbil âlemîn) şeklindeki o devasa kapanışını (fasıla) Geç Antik Çağ'ın dinler coğrafyası üzerinden okur. Mekke putperestlerinin kendi coğrafyalarına, kabilelerine veya tapınaklarına has (lokal) tanrılarına karşılık; peygamberin kendi hayatını ve ölümünü sunduğu makamın, gökleri, yeri, zamanı ve varoluşun tüm bilinen/bilinmeyen boyutlarını (alemleri) kapsayan mutlak, evrensel (kozmik) Yaratıcı olduğunu ilan ettiğini, böylece paganizmin o "daraltılmış kutsal" algısını paramparça ettiğini ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla