Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 161. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 161. Ayet

    قُلْ اِنَّن۪ي هَدٰين۪ي رَبّ۪ٓي اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍۚ د۪يناً قِيَماً مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفاًۚ وَمَا كَانَ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul innenî hedânî rabbî ilâ sirâtin mustekîmin dînen kiyemen millete ibrâhîme hanîfâ(en)(c) vemâ kâne mine-lmuşrikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: 'Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola, sapasağlam bir dine, Allah'ı bir bilen İbrahim'in dinine iletti.' O, ortak koşanlardan değildi.

      De ki: Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola iletti. Ebu Bekir el-Keysani şöyle dedi: Buradaki "hedani" kelimesi, işaret etti, gösterdi anlamına gelir, yani Rabb'im bana dosdoğru bir yol gösterdi. Ancak bu uzak bir ihtimaldir. Çünkü ayet-i kerime, Cenah-ı Hakk'ın lütfunu kendisine hatırlatmak anlamına gelmektedir, yoksa bunu beyan etmek ve ona göstermek anlamına gelmemektedir. Ancak bunun üzerine bir açıklama söz konusu olabilir; Resûlullah (s.a.) hidayete kılavuzluk yapmakta ve insanlara onun yolunu göstermektedir, buna rağmen Allah kendisine, sen istediğin kişiyi hidayete erdiremezsin buyurmaktadır: "Kuşkusuz sen istediğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir". Bu, ayet-i kerimenin göstermek ve beyan ile değil, hidayete ulaşmanın ve onu başarmanın Allahın ikramı ve lütfu ile olduğu anlamına geldiğini gösterir. Nitekim Cenah-ı Hak başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır: "Boyun eğmelerini sana bir iyilik yapmış gibi gösteriyorlar. Onlara şöyle de: Teslim olmanızı bana yapılmış bir iyilik saymayın! Asıl Allah, sizin için iman yolunu açarak size lütufta bulunmuştur". Eğer ayet yol göstermek ve açıklama yapmak anlamına gelseydi, bunu Hz. Peygamber (s.a.) yapıyordu. Sonra Allah, onların Hz. Peygambere (s.a.) değil, Allah'a minnet borcu bulunduğunu haber vermektedir. Dolayısıyla burada kastedilen yol göstermek değil, söylediğimiz gibi bizzat hidayetin kendisidir.

      Sapasağlam bir dine. Denildi ki: Hiç eğriliği büğrülüğü olmayan sapasağlam, dümdüz bir din. Nitekim bir ayet-i kerime şöyledir: ''Allah, kuluna sağlam ve kusursuz kitabı indirmiş, onda hiçbir bozukluğa yer vermemiştir". Buradaki "ivec" kelimesi, hiçbir kusuru olmayan anlamına gelir, Cenah-ı Hak insanlara hiçbir kusuru olmayan bir kitap gönderdiğini haber vermektedir.

      İbrahim'in dini. Farklı dinlere mensup olanların hepsi de, kendilerinin İbrahim'in dininde olduklarını iddia etmektedirler. Cenab-ı Hak haber vermektedir ki İbrahim'in dini, onların iddia ettikleri din değil, Muhammed aleyhisselamın getirdiği dindir.

      Hanif olarak. Denildi ki: Müslüman olarak. Arapça'da "hanef" kelimesi meyletmek anlamına gelir, hanif de Allah'ın dinine meyleden kişi demektir. Cenab-ı Hak, Hz. İbrahim'in (s.a.) insanları Allah'ın dinine, babalarının ve atalarının mensup oldukları dine, yani nebilerin ve resûllerin dinine çağırdığını haber vermektedir. O, ortak koşanlardan değildi. Bu cümle ile Allah, Hz. İbrahim'i (s.a.) şirkten aklamaktadır. Hanif olarak mealindeki kelimeye, Allah için samimi olarak anlamı da verilmiştir; İbrahim (s.a.), samimi olarak Allah'ın Rab olduğu ve O'na kulluk etmek gerektiği konusunda, o kafirlerin yaptıkları gibi Allah'a hiç kimseyi ortak koşmamıştır. İbn Mesud (r.a.) ve Hafsa'nın mushafında bu beyan, sizin Allah'ı bir bilen İbrahim'in dini, fıtratı üzere yaratılmış olduğunuz sapasağlam din, şeklindedir. Sapasağlam din anlamına gelen kelime "kayyimen" diye de "kıyemen" diye de okunmuştur.

      Yahut Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola iletti mealindeki cümle, Allah'a şükretmek, kendisine verdiği nimetlere ve en doğru yola iletmek suretiyle lütfedip ikram ettiklerine hamdetmek anlamına da gelir. Buradaki "müstakim" kelimesinin, hakkı delillerle ayakta tutmak anlamına gelmesi de muhtemeldir. Aynı şekilde Sapasağlam din ibaresi de, sağlam olduğu delillerle ve kanıtlarla belli olan din anlamına da gelir. Buna karşılık onların dini, kendi kişisel arzularının ürünü olan dindir. Bundan dolayı Cenab-ı Hak Hanif dini demektedir.

      De ki: Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola iletti. Bu beyanda, "De ki: Benim namazım, (her türlü) ibadetim, hayatım ve ölümüm, hepsi alemlerin Rabb'i olan Allah içindir" mealindeki ilahi kelamda ve "De ki: Ben Allah'tan başka bir Rab mi arayacağım?" mealindeki ayette Cenab-ı Hak Hz. Peygambere (s.a.) hitap etmekte, ancak bütün yaratılanlar kastedilmektedir. Resûlullah'ın (s.a.) maruz kaldığı sorgulanmak, kendisinden olur olmaz isteklerde bulunmak gibi sıkıntıların benzerine maruz kalan insanın bu ayetleri okuması ve bunlarda belirtilen şeyleri düşünmesi gerekir. Şayet bu ayetlerde özel olarak sadece Resûlullah'a (s.a.) hitap edilmiş olsaydı, ayetlerde geçen De ki anlamına gelen lafzın olmaması gerekirdi, bunun yerine şöyle yap, böyle yapma denilmesi icabederdi, dünyada birinin başka birine hitap etmesi bu şekildedir, biri diğerine hitap ederken "de ki" dememesi kuraldır. İşte bu da bizim söylediğimizi kanıtlar. "De ki: O Allah'tır, tektir" mealindeki ayet de böyledir. Allah'ın sıfatlarının nitelenmesini isteyen insanın, O'nu İhlas suresindeki gibi nitelemesi gerekir. Resûlullah (s.a.) ile diğer yaratılanlar bu hitapta aynı durumdadırlar.

      Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola iletti. Bu beyanda Allah'ın doğru yola iletmek suretiyle lütfu belirtilmekte ve vermiş olduğu nimetlerin şükrünü eda etmesi istenmektedir. "De ki: Benim namazım, (her türlü) ibadetim .. .'' mealindeki ayet ise, kulluğu samimiyetle sadece Allah'a tahsis etmeyi, hayat ve ölüm de dahil olmak üzere kendini bütünüyle tamamen O'na teslim etmeyi emretmektedir. "De ki: Ben Allah' tan başka bir Rab mi arayacağım ?" mealindeki ayet ise, Allanın bir olduğuna ve O'nun yegane Rab olduğuna inanmaya davet etmektedir.

      Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola iletti mealindeki ayet, iman konusunda doğru yola ileten ikinci bir kişinin var olduğunu söyleyenlerin iddialarını reddettiği anlamına da gelmektedir. Çürıkü Allah insana Şüphesiz Rabb'im beni doğru yola iletti demesini emretmektedir, şüphesiz Allah ikinci bir şahsı kabul etmez. Dolayısıyla bu konuda ikinci bir şahsa yer verenin bu iddiası iki anlama gelir: Ya bir şüphe içindedir, ya da Allahın lütfettiği nimetleri gizlemektedir. Allahın verdiği nimetlere sahip olan herkesin bunu göstermesi ve Resûlullah'ın (s.a.) da emrettiği üzere, verdiği nimetlerden dolayı Allah'a şükretmesi gerekir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "k-v-l" kökünün sözlükte bir düşünceyi veya meramı sözlü olarak açığa vurmak, seslendirmek ve ilan etmek anlamlarına geldiğini belirtir. Angelika Neuwirth, "De ki" (kul) emrinin Geç Antik Çağ edebi formlarındaki ve Kur'an retoriğindeki muazzam dönüştürücü gücünü inceler. Bu hitabın; peygamberin kendi içsel tecrübesini (vahyi) pasif bir bilgi olmaktan çıkarıp, müşrik statükoya karşı okunan "aktif, kamusal ve politik bir manifesto" haline getiren, ilahi otoritenin sesiyle konuşmayı başlatan mutlak bir elçilik (tebliğ) mührü olduğunu ifade eder.

        Hedânî (هَدَانِي)

        İbn Fâris, "h-d-y" kökünün temelinde karanlıkta yön bulmayı sağlayan işaret, rehberlik, öne düşmek ve doğru yola ulaştırmak anlamlarının yattığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "Rabbim beni hidayete erdirdi/iletti" kurgusunu bilgi felsefesi üzerinden değerlendirir. Hidayetin; insanın kendi aklıyla bulduğu soyut bir felsefe değil, onu paganizmin o karmaşık ve karanlık labirentlerinden (dalalet) çekip çıkaran, bizzat mutlak Yaratıcı'nın müdahil olduğu "dikey ve ontolojik bir aydınlanma" süreci olduğunu detaylandırır.

        Sırâtın (صِرَاطٍ)

        İbn Fâris, "s-r-t" kökünün sözlükte bir lokmayı zorlanmadan ve kolayca yutmak anlamına geldiğini; mecazi olarak yolcuyu adeta kendi içine çekip hızla menzile ulaştıran, engelsiz, tehlikesiz ve geniş ana caddelere bu ismin verildiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin filolojik köklerini inceleyerek; bu sözcüğün Latince/Grekçe kökenli "strata" (taş döşenmiş geniş askeri/ticari yol) kelimesinden Aramice vasıtasıyla monoteistik lügate girdiğini tespit eder. Kur'an'ın bu kelimeyle sıradan bir çöl patikasını değil, insanlığı mutlak hakikate bağlayan o devasa ve sarsılmaz "ilahi karayolunu" kastettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramı felsefi bir boyutta; aklın ve fıtratın üzerinde yürürken şüpheye düşmeyeceği, evrensel tevhidi şeriat olarak tanımlar.

        Müstekîmin (مُّسْتَقِيمٍ)

        İbn Fâris, "k-v-m" kökünün sözlükte ayağa kalkmak, dikilmek, eğriliğin mutlak zıddı olarak pürüzsüzlük ve denge anlamlarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Dosdoğru bir yol" (sırâtın müstekîmin) tamlamasındaki "istikamet" kavramının ahlaki ve ontolojik ağırlığını tahlil eder. Bunun sadece bir hedefe kestirmeden gitmek olmadığını; aşırılıklardan (ifrat ve tefrit), pagan tabularından ve felsefi savrulmalardan tamamen arındırılmış, kendi içinde muazzam bir iç tutarlılığa ve sarsılmaz bir dengeye (kıvama) sahip ilahi nizam olduğunu vurgular.

        Dînen (دِينًا)

        İbn Fâris, "d-y-n" kökünün temelinde itaat etmek, boyun eğmek, hesap, karşılık ve sınırları çizilmiş bir yaşam sistemi (hukuk) anlamlarının bulunduğunu aktarır. Gabriel Said Reynolds, "Dosdoğru yola; o dine" kurgusundaki bu kelimeyi teolojik bağlamda okur. Dinin burada salt vicdani ve soyut bir "inanç/ritüel" bütünü değil; doğrudan doğruya hayatın her alanını, ahlakı, ticareti, hukuku ve varoluşu düzenleyen, insanın Allah'a mutlak itaati üzerine inşa edilmiş devasa bir "ontolojik sistem" (yasa) olduğunu ifade eder.

        Kıyemen (قِيَمًا)

        İbn Fâris, aynı "k-v-m" kökünden türeyen bu kelimenin sözlükte bir şeyi ayakta tutan dayanak, değer, payanda ve kendi başına kaim (sağlam) olan anlamına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "kıyem" vasfını; çökmeye veya yozlaşmaya yüz tutmuş insan fıtratını sarsılmaz bir şekilde ayağa kaldıran ve onun varoluşunu sürdürmesini sağlayan "taşıyıcı/kurucu felsefi kolon" olarak açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Dimdik ayakta duran/Ayakta tutan bir din" (dînen kıyemen) ibaresini tahlil eder. Şirkin sürekli parçalanan, çelişen ve aklen çöken (süfyan/sefeh) yapısına karşılık; tevhidin hiçbir beşeri desteğe ihtiyaç duymadan "kendi varoluşsal ağırlığı ve mantığıyla" asırlar boyu sapasağlam ayakta kalan mutlak ve rasyonel bir mimari olduğunu vurgular.

        Millete (مِّلَّةَ)

        İbn Fâris, "m-l-l" kökünün sözlükte yazdırmak (dikte etmek), bir yolda yürümek ve tekrarlanarak pekişmiş gelenek/yol anlamlarına geldiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik altyapısını inceleyerek; Aramice/Süryanicedeki "melta" (söz, din, öğreti) kelimesinden Arapçaya kurumsal bir dinsel yapı anlamıyla geçtiğini belirtir. Patricia Crone, Geç Antik Çağ Arabistan'ı ekseninde bu kelimenin taşıdığı devasa sosyolojik devrimi analiz eder. Arapların "kabile/kan bağına" (asabiyete) dayalı ilkel toplumsal örgütlenmesine karşılık; Kur'an'ın "millet" kavramıyla, soyları ve ırkları ne olursa olsun insanları ortak bir inanç, yasa ve ontolojik hedef etrafında birleştiren "evrensel, teolojik bir aidiyet/toplum" (ümmet) konseptini inşa ettiğini aktarır.

        İbrâhîme (إِبْرَاهِيمَ)

        Angelika Neuwirth, "İbrahim'in milletine/yoluna" (millete ibrâhîm) kurgusunun Geç Antik Çağ teolojik polemiklerindeki yerini inceler. Kur'an'ın, Yahudilerin ve Hıristiyanların hakikati sadece kendi tarihsel sınırlarına hapseden "dinsel tekellerini/şialarını" kırmak için bizzat onların da saygı duyduğu Hz. İbrahim'i öne çıkardığını; İbrahim'in, dinlerin parçalanıp yozlaşmasından (Tevrat ve İncil'den) çok önceki o saf, tavizsiz ve evrensel "ilk monoteistik kökü" (archetype) temsil ettiğini, dolayısıyla İslam'ın yeni bir din icat etmekten ziyade insanlığı o "orijinal/kadim köklere" döndürme hareketi olduğunu ifade eder.

        Hanîfen (حَنِيفًا)

        İbn Fâris, "h-n-f" kökünün sözlükte bir şeyden meylemek, eğrilikten saparak doğrudan/merkezden yana taraf olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Ayağı dışa dönük olana (ahnef) da bu kökten isim verildiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisinde çarpıcı bir filolojik tespitte bulunur; kelimenin büyük ihtimalle Süryanice "hanpê" (putperestler/paganlar) sözcüğünden geldiğini, ancak Kur'an'ın bu kelimeyi muazzam bir zihinsel tersyüz etmeyle kullanarak; "paganların putlarından şiddetle ve kasten yüz çevirip tek Tanrı'ya meyleden saf monoteist" anlamında devasa bir İslami kavrama dönüştürdüğünü ispatlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Hanif olarak" vasfının felsefi boyutunu değerlendirir. Bunun sadece pasif bir içsel inanç değil, etrafı tamamen şirkle kuşatılmış bir toplumda bile o kokuşmuş statükoya asla boyun eğmeyen, akıntıya karşı duran aktif, entelektüel ve "sarsılmaz bir teolojik başkaldırı/saf duruş" olduğunu vurgular.

        El-Müşrikîne (الْمُشْرِكِينَ)

        İbn Fâris, "ş-r-k" kökünün temelinde iki veya daha fazla şeyin mülkiyette, haklarda ve otoritede birbirine karışması, saf ve tek olanın bozulması anlamlarının yattığını aktarır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin "Ve o hiçbir zaman müşriklerden olmadı" (ve mâ kâne minel müşrikîn) şeklindeki o kesin hükümle kapanmasını psikolojik ve tarihsel bir ayrışma olarak analiz eder. Mekkeli paganların kendilerini "Biz İbrahim'in soyundan geliyoruz ve Kabe'nin koruyucularıyız" diyerek haklı çıkarmaya çalışmalarına karşı; Kur'an'ın bu kapanış cümlesiyle, İbrahim'in adının arkasına sığınan o kanlı ve çıkarcı müşrik sosyolojisi ile o büyük tevhid önderi (İbrahim) arasındaki bütün ontolojik, teolojik ve ahlaki bağları mutlak surette kestiğini, putperestleri tarihin dışına iten devasa bir retorik mühür olduğunu tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X