مَنْ جَٓاءَ بِالْحَسَنَةِ فَلَهُ عَشْرُ اَمْثَالِهَاۚ وَمَنْ جَٓاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزٰٓى اِلَّا مِثْلَهَا وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
En'âm Sûresi, 160. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: enam suresi 160. ayet, enam 160, enam suresi, iyilik, mükafat, kötülük, adalet, zulüm, ihsan
-
Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır; kim de kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.
Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır; kim de kötülükle gelirse . . . [Birincisi] , bu ayette geçen Sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır mealindeki cümlede kötülüğün karşılığı olan cezanın gerekli olmadığı, Getirdiğinin on katı vardır mealindeki cümlede ise, iyiliğin karşılığı olan mükafatın gerekli olduğu anlamı vardır. Çünkü Allah, onun için şu vardır buyurmaktadır, bu ise iyiliğin karşılığı olan mükafatı vermenin gerekli olduğunu ifade eder. Kötülüğün karşılığı olan cezanın gerekli olduğu, "Kim bir kötülük yaparsa onun cezasını görür" mealindeki ayet-i kerimede ve benzerlerinde belirtilmektedir. Daha önce de söylediğimiz gibi iyiliklere karşılık vermek, güzelliklere ve hayırlara sevap vermek, bir lütuf ve ihsandır. Çünkü Cenab-ı Hak, herkese pek çok nimetler vermiştir, yapılan bu hayırlar da O'nun verdiği nimetlere bir karşılık ve şükür yerine geçer. Meseleye mükafatı veren açısından baktığımızda sadece lütuf ve ikramdan bahsedilir. Kötülüğün cezasına gelince, bu hikmetin gereğidir, insanın yaptığı kötülükler Allah'ın verdiği nimetlere nankörlük anlamına gelir, nankörlük de cezayı ve ona uygun bir karşılık vermeyi gerektirir. İkincisi, insandan hayır ve güzellik olarak çıkan fiiller onun yaratılışına, suretine ve güzel konumuna uygun düşen, Allah'ın yaratıp var ettiği gibi düzgün olan davranışlardır; ondan yaratılışına muhalif bir fiil çıkmaz, dolayısıyla ceza görmesini gerektirmez. Kötülüklere gelince, bunlar insanın hilkatine muhalif davranışlardır, insanın yaratılışına ve konumuna uygun düşmeyen şeylerdir, bundan dolayı ona ceza verilmesi gerekir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım".
Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Bu ilahi kelam, sınırlama anlamına gelmez, bu oranda hiç artma ve eksilme yapılamaz demek değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, o ancak verilecek olan karşılığı büyük göstermek ve yüceltmek anlamındadır; çünkü Cenab-ı Hak, Allah yolunda yapılan her harcamaya yediyüz misline varıncaya kadar fazlasıyla karşılık vereceğini haber vermektedir. Ancak tevhit konusunda getirdiği güzelliklerin sözü edilen bu miktara ulaşması mümkün değildir. Getirmiş olduğu tevhidin, bizzat kendisinin bu sayıya ulaşması veya az olması söz konusu değildir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu, mükafatı büyük göstermek veya temsil manasına gelir. Nitekim Cenab-ı Hak, "Genişliği gökle yerin genişliği gibi olan cennet" diye buyurmaktadır. Bunu, yaratılanlar nezdinde gök ve yerden daha geniş bir yer olmadığı için söylemektedir. Başka bir ayette de şöyle buyurmaktadır: "Neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacaktı!" Bunun gibi ayetler, onların Allah hakkında söyledikleri sözün yanlışlık açısından büyüklüğünü göstermek için temsil (örneklendirme) anlamına gelmektedir, yoksa hakikatte yerin yarılması veya göğün çatlaması söz konusu değildir. Söylediğimiz gibi açıklamaya çalıştığımız ayet de bu anlamdadır, sınırlama ve tayin anlamında değildir.
Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin şu kadarı vardır, Kim de kötülükle gelirse ona da şu vardır. Cenab-ı Hak burada, kim iyilik yaparsa ona şu vardır, kim de kötülük yaparsa şu vardır demeyip, iyiliğin ve kötülüğün getirilmesinden söz etmektedir. Bu ifade, insanın hayatını ne ile bitirdi ve ruhu nasıl çekilip alındı ise ona bakılacağı bilinsin diyedir. Allah sanki şöyle demektedir: Hayatını iyilikle tamamlayan ve bu halde iken ruhu çekilip alınan insana şu vardır, çünkü insan hazan iyilik yapar, fakat sonra onu bozan ve geçersiz kılan şirk ve benzeri büyük günahları işleyerek yaptığı iyiliği yok eder. Nitekim Hz. Peygamber'in (s.a.) de, ''.Ameller son hallerine (havatim) göre değerlendirilir" buyurduğu rivayet edilmiştir.
Kim iyilikle gelirse ona getirdiğinin on katı vardır. Bazıları şöyle dediler: Kim tevhitten sonra iyilikle gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır ve kim de tevhitten sonra kötülükle gelirse o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır. Bazı müfessirler de şöyle dediler: Kim iyilikle gelirse, yani tevhitle birlikte yaptığı iyilikle gelirse, ona getirdiğinin on katı vardır. Ancak yukarıda da söylediğimiz gibi bu sınırlayıcı bir rakam değildir, iyiliğin büyük ve Allah katındaki değerini göstermek veya temsil anlamındadır. Kim de kötülükle gelirse, yani şirk ile gelirse, o sadece getirdiğinin dengiyle cezalandırılır, yani kendisine o büyüklükte bir ceza verilir. Şirkin cezası cehennemdir, çünkü şirk günahların en büyüğü, cehennem de cezaların en büyüğüdür. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Uygun bir karşılıktır", yani yaptıklarına uygun bir karşılıktır.
Onlar haksızlığa uğratılmazlar. Yani hiçbiri haksızlığa uğratılmaz; ne dengiyle cezalandırılması gerekenin cezası arttırılır, ne de fazlasıyla mükafatlandırılacak olanın mükafatı belirtilenden az tutulur.
Yorumu Yorumla
-
Câe (جَاءَ)
İbn Fâris, "c-y-e" kökünün sözlükte gelmek, bir yere vasıl olmak ve (ayetteki gibi "bâ" harf-i ceriyle kullanıldığında) bir şeyi beraberinde getirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin buradaki kullanımını sıradan bir fiziksel hareketten veya taşımadan ayırır; ona göre bu, insanın dünyada kendi hür iradesiyle işlediği ahlaki eylemleri (amelleri), kıyamet günündeki o büyük ontolojik mahkemeye mutlak bir aidiyet ve sorumluluk bilinciyle "sunması, huzura getirmesi" (mecî') işidir.
El-Haseneti (الْحَسَنَةِ)
İbn Fâris, "h-s-n" kökünün sözlükte çirkinliğin mutlak zıddı olarak gözü, aklı ve vicdanı memnun eden estetik, iyilik, denge ve güzellik anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "hasene" kavramını ahlak felsefesi ekseninde tanımlar; aklın, şeriatın ve insan fıtratının ortaklaşa onayladığı, varoluşa değer katan ve içsel bir huzur (güzellik) üreten her türlü erdemli eylemdir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki "Kim bir iyilik (hasene) ile gelirse" kurgusunu tahlil eder. Hasenenin sadece şekilsel bir ibadet veya kuru bir ritüel olmadığını; insanın eylemine kattığı o "estetik ve ahlaki bütünlüğün", niyetin ve samimiyetin eylemi sıradan bir işten çıkarıp ilahi mahkemede kabul gören bir "güzelliğe/iyiliğe" (haseneye) dönüştürdüğünü aktarır.
Aşru (عَشْرُ)
İbn Fâris, "a-ş-r" kökünün sözlükte on sayısı, bir araya gelme, toplanma ve onluk bir bütünü tamamlama anlamlarına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik lügatteki ve Sami dillerindeki kökenlerini inceleyerek; on (aşr) sayısının Antik Orta Doğu semantiğinde sadece basit bir matematiksel rakam olmadığını, aksine "tamlığı, mükemmelliği ve bolluğu" ifade eden sembolik ve ilahi bir tamamlanmışlık ölçütü olduğunu filolojik olarak tespit eder.
Emsâlihâ (أَمْثَالِهَا)
İbn Fâris, kelimenin tekili olan "misl" sözcüğünün türediği "m-s-l" kökünün temelinde iki şeyin birbirine tıpatıp benzemesi, denklik, eşitlik ve bir şeyin karşılığı anlamlarının yattığını aktarır. Toshihiko Izutsu, "Ona getirdiğinin on katı/misli vardır" (felehû aşru emsâlihâ) kurgusunun Kur'an'ın lütuf (inayet) felsefesindeki yerini inceler. İlahi otoritenin insan eylemini sadece niceliksel (sayısal) olarak çarpmadığını; o yapılan küçücük iyiliğin niteliğini, ağırlığını ve "kendi cinsinden" (misl) ontolojik değerini on kat büyüterek, beşeri bir eylemi devasa bir ilahi berekete dönüştürdüğünü detaylandırır.
Es-Seyyieti (السَّيِّئَةِ)
İbn Fâris, "s-v-e" kökünün asıl anlamının insanı derinden üzen, çirkin, iğrenç ve "güzelliğin/iyiliğin" (hüsün) mutlak zıddı olan her türlü kötülük olduğunu kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "seyyie" kavramını hasenenin tam karşıtı olarak eskatolojik (ahiret) bağlamında ele alır; bu, sadece başkasına zarar veren bir eylem değil, aynı zamanda insanın kendi ontolojik yapısını bozan, fıtratını kirleten ve ruhunda kalıcı bir "çirkinlik/hasar" bırakan varoluşsal günahlardır.
Yüczâ (يُجْزَى)
İbn Fâris, "c-z-y" kökünün sözlükte bir şeyin başka bir şeyin yerini tam olarak tutması, bir borcun ödenmesi ve yapılan bir eylemin eksiksiz bir şekilde karşılığının verilmesi anlamlarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin "Ancak onun dengiyle cezalandırılır/karşılık verilir" (felâ yüczâ illâ mislehâ) kurgusunda edilgen (pasif) olarak kullanılmasını mutlak adalet teolojisi üzerinden değerlendirir. Yaratıcının, günah ve kötülük karşısındaki "ceza" (cezy) prensibinin asla keyfi bir intikam veya orantısız bir öfke olmadığını; aksine faturanın sadece ve milimetrik olarak işlenen suçun hacmi kadar kesildiğini bildiren sarsılmaz bir ilahi hukuk kuralı olduğunu vurgular.
Mislehâ (مِثْلَهَا)
İbn Fâris, "m-s-l" kökünün tıpatıp benzerlik ve denklik anlamlarına geldiğini tekrar vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, aynı ayet içinde "on misli" (aşru emsâl) ve "tek misli" (misl) kavramlarının yan yana gelişindeki o devasa teolojik zıtlığı tahlil eder. Kur'an'ın bu kurguyla; ilahi merhametin ve lütfun matematikteki "çarpma" işlemi gibi genişleyici, coşkulu ve sınırsız işlediğini; ilahi öfkenin/cezanın ise matematikteki "birebir eşitleme" kuralına mahkum edilerek kasten sınırlandırıldığını, böylece Tanrı'nın merhametinin gazabını ontolojik olarak nasıl ezip geçtiğini resmettiğini aktarır.
Yuzlemûn (يُظْلَمُونَ)
İbn Fâris, "z-l-m" kökünün etimolojik tabanında ışığın mutlak yokluğu (karanlık), bir hakkın gasp edilmesi ve bir şeyi kendisine ait olmayan yanlış bir yere koymak anlamlarının bulunduğunu tespit eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Ve onlara haksızlık/zulüm edilmez" (ve hüm lâ yuzlemûn) şeklindeki o sarsılmaz kapanış cümlesini (fasıla) psikolojik bir güvence olarak analiz eder. İnsanın dünyadaki mahkemelerde her an maruz kalabileceği o keyfi zorbalık (zulüm) korkusunun; ilahi mahkemede tamamen devreden çıktığını, o mutlak otoritenin gücünü zayıfları ezmek için değil, adaleti "milimetrik bir şeffaflıkla" (zulümsüz) dağıtmak için kullandığını ilan eden muazzam bir eskatolojik rahatlama mührü olduğunu ifade eder.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla