Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 159. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 159. Ayet

    اِنَّ الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاً لَسْتَ مِنْهُمْ ف۪ي شَيْءٍۜ اِنَّـمَٓا اَمْرُهُمْ اِلَى اللّٰهِ ثُمَّ يُنَبِّئُهُمْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne-lleżîne ferrakû dînehum vekânû şiye’an leste minhum fî şey-/(en)(c) innemâ emruhum ila(A)llâhi śümme yunebbi-uhum bimâ kânû yef’alûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir.

      Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar. Hz. Aişe (r.a.) ve Ebu Hureyre'den (r.a.) rivayet edildiğine göre onlardan biri, bu ayet kafirler hakkındadır demiş, diğeri de dalalette olanlar hakkındadır, demiştir. Onların Harûriler olduğu da söylenmiştir. Şöyle de söylenmiştir: Onlar yahudiler ve hıristiyanlardır. Ancak onların kimler olduğunu biz bilmiyoruz, kim olduklarını bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Sonra Dinlerini böldüler cümlesi üç anlama gelebilir. Biri, hakikat anlamına gelebilir, çünkü bütün din mensupları, kendilerinin Allanın dini üzere olduklarına inanırlar, hiç kimse kendisinin Allah'ın dininden başka bir din üzerinde olduğunu söylemez. Görmez misin ki müşrikler bile şöyle diyorlardı: "Sadece bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye onlara tapıyoruz". "Bunlar Allah katında bizim aracılarımızdır". Onlar, kendilerinin Allah'ın dini üzere olduklarını söyleseler de hakikatte Dinlerini bölmüşlerdi, Allah'ın dininde değildiler. Dinlerini böldüler mealindeki beyanın diğer bir anlamı da şöyle olabilir: Onlar, Cenab-ı Hak tarafından emrolundukları ve -Allah kendilerine salat ve selam eylesin- nebilerin ve resullerin davet ettiği dini bölüp parçalamışlardı. Bu ayetin başka bir anlamı da şu olabilir: Onlar, nebilerin ve resullerin döneminde tabi oldukları dini bilahare bölüp parçalamışlardı. En doğrusunu Allah bilir. Cenab-ı Hak başka ayetlerde de şöyle buyurmaktadır: "Onlara Allah katından ellerindekini (Tevrat) doğrulayan bir kitap gelince, daha önce kafirlere karşı zafer isterlerken işte şimdi bilip tanıdıkları (Kur'an) kendilerine gelince onu inkar ettiler". "İman ettikten sonra kafir mi oldunuz?" Halbuki onlar Allah'a iman ediyorlardı.

      Gruplara ayrılanlar, yani onlar grup grup, parça parça oldular.

      Senin onlarla hiçbir alakan yoktur. Bu ayetin tefsirini yapanlardan bazıları, ayete, senin onlarla savaşmana gerek yoktur manasını verdiler. Sanki Cenab-ı Hak, belli bir zaman Hz. Peygamber'e (s.a.) onlarla savaşmayı yasaklamış, sonra kendisine izin vermiş, kılıç ayeti bunu neshetmiştir. Bu uzak bir ihtimaldir. Senin onlarla hiçbir alakan yoktur mealindeki ilahi kelam, senin onların diniyle ilgin yoktur anlamına gelebilir; çünkü onların dini atalarını taklit esasına dayanmakta, senin dinin ise deliller ve kanıtlar dinidir, dolayısıyla senin onlarla, yani onların diniyle hiçbir alakan yoktur. Senin onlarla hiçbir alakan yoktur mealindeki ifadenin, sana onların dini sorulmayacak ve ondan hesaba çekilmeyeceksin anlamına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Onların hesaplarından sana sorumluluk yoktur". Yahut o kafirlerin, Resulullah'ın (s.a.) kendi dinlerine döneceklerinden ümitlerini kestikleri anlamına gelebilir, nitekim Allah şöyle buyurmuştur: "Bugün, kafirler dininize karşı (mücadelede) ümitlerini yitirmişlerdir".

      Onların işi ancak Allah'a kalmıştır. Bu beyan, onların hükmü sana ait değil Allah'a aittir, onlar hakkındaki hükmü Allah verecektir anlamına gelebilir. Yahut onlarla savaşmak emri Allah'a aittir, savaşmak için sana izin vermedikçe onlarla savaşamazsın, anlamına da gelebilir. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir. Bu da bir tehdit cümlesidir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ferrakû (فَرَّقُوا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "f-r-k" kökünün sözlükte bir bütünü parçalara ayırmak, yarmak, dağıtmak ve birleşmenin (cem) mutlak zıddı olarak bölünmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tefrîk" eylemini sadece fiziksel bir dağılma olarak değil, ideolojik ve teolojik bir parçalanma olarak açıklar; mutlak ve tek olan hakikati (vahyi) kendi menfaatlerine veya kibirlerine göre çelişkili parçalara ayırma işidir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Dinlerini parça parça edenler" (ellezîne ferrakû) kurgusundaki bu eylemi kelamî bir boyutta tahlil eder. Bunun, ilahi mesajın işlerine gelen kısmını alıp gelmeyen kısmını reddederek, evrensel tevhidi kendi kabilevi veya bencil arzularına (hevalarına) göre dizayn eden, dini bir "bütünlük" olmaktan çıkarıp çatışan ideolojilere bölen sarsıcı bir ontolojik tahribat olduğunu vurgular.

        Dînehüm (دِينَهُمْ)

        İbn Fâris, "d-y-n" kökünün temelinde itaat etmek, boyun eğmek, hesap, karşılık ve sınırları çizilmiş bir yaşam sistemi (hukuk) anlamlarının yattığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "din" kavramının bu ayetteki kullanımını inceler. Evrensel ve tek olan ilahi nizamın (tevhidin), insan iradesiyle parçalandıktan sonra nasıl "onların kendi dini" (dînehüm) haline dönüştüğüne dikkat çeker. Bu mülkiyet ekinin (hüm/onların) taşıdığı ironiyi vurgulayarak; parçalanmış ve asabiyete kurban edilmiş bir inancın artık Allah'ın dini olmaktan çıkıp, tamamen o grupların "kendi ürettikleri sosyolojik bir külte" dönüştüğünü detaylandırır.

        Şiye'an (شِيَعًا)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "şîa" sözcüğünün türediği "ş-y-a" kökünün sözlükte birinin peşinden gitmek, onu desteklemek, yayılmak ve ortak bir inanç/çıkar etrafında kenetlenmiş fırka (grup) anlamlarına geldiğini kaydeder. Patricia Crone, "Grup grup/fırkalara ayrılanlar" (ve kânû şiye'an) ibaresini Geç Antik Çağ'ın ve Arabistan'ın kabileci (asabiyet) sosyolojisi ekseninde okur. Evrensel hakikat yerine karizmatik liderlerin, atalar kültünün veya spesifik dogmaların etrafında toplanan bu "şiaların" (fırkaların); toplumu sürekli birbiriyle çatışan, hakikati tekelleştiren ve ötekini dışlayan kapalı kamplara böldüğünü, şirkin en belirgin siyasi ve sosyal tezahürünün bu "fraksiyonlaşma" olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu gruplaşmanın (şiye'an) yarattığı psikolojik çöküşü analiz eder. Bireyin, Allah'a aidiyetin o özgürleştirici genişliğinden koparak; dar, bağnaz ve hastalıklı bir "fırka/cemaat aidiyetine" hapsolmasını, varoluşsal bir felaket olarak değerlendirir.

        Leste (لَسْتَ)

        İbn Fâris, "l-y-s" (leyse) kökünün sözlükte bir şeyin varlığını, durumunu veya hükmünü mutlak surette reddetmek, yok saymak ve olumsuzlamak anlamlarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette peygambere hitaben kurulan "Sen onlardan değilsin" (leste minhüm) şeklindeki o kesin hükmü kelamî bir tecrit (ayrışma) olarak tahlil eder. İlahi otoritenin, elçisini bu parçalanmış ve yozlaşmış teolojik grupların (şiaların) tamamından tek bir hamlede kopardığını; tevhid elçisinin hiçbir fırkanın, mezhebin veya pagan hizbinin tarafı, müttefiki veya uzlaştırıcısı olamayacağını bildiren devasa bir "ontolojik ve epistemolojik boykot" ilanı olduğunu aktarır.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        İbn Fâris, "ş-y-e" kökünün asıl anlamının kastetmek, istemek ve varlık sahasında düşünülebilecek, tasavvur edilebilecek her türlü nesne, durum veya zerre (şey) olduğunu kaydeder. Angelika Neuwirth, "Sen onlarla hiçbir şeyde (hiçbir ilişkide) değilsin" (fî şey'in) kurgusundaki "şey" kelimesinin belirsiz (nekra) kullanımının taşıdığı felsefi ağırlığı inceler. Bu ifadenin; dinde fırkacılık yapanlarla kurulabilecek en ufak bir diplomatik bağı, ideolojik tavizi, siyasi ortaklığı veya dinsel senkretizmi (inanç karışımını) dahi kökünden yasaklayan, araya aşılamaz mutlak bir teolojik duvar ören kusursuz bir "istisnasızlık" (reddiye) mührü olduğunu ifade eder.

        Emruhüm (أَمْرُهُمْ)

        İbn Fâris, "e-m-r" kökünün sözlükte bir eylemi talep etmek (emir), bir durum, iş, hadise ve nihai otorite anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "emr" kavramını; varlıkların üzerinde dönüp dolaştığı eksen, onların nihai akıbeti ve yargılanacakları mutlak zemin olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, "Onların işi/hükmü yalnızca Allah'a aittir" (innemâ emruhüm ilellâh) cümlesindeki o devasa yetki devrini değerlendirir. Kur'an'ın, dinde bölücülük yapan bu fırkalarla peygamberin dünyevi bir intikam veya dinsel bir güç savaşına girmesini engellediğini; peygamberin görevinin sadece tebliğ olduğunu ve o asilerin nihai hükmünün (emrinin) doğrudan evrenin mutlak egemenine havale edilerek peygamberin o kaotik çatışma zemininden çekip çıkarıldığını vurgular.

        Yünebbiühüm (يُنَبِّئُهُمْ)

        İbn Fâris, "n-b-e" kökünün sözlükte sıradan bir bilgiden ziyade; büyük bir önem taşıyan, kesinliği olan, insanın durumunu temelden değiştirecek çapta büyük ve sarsıcı haberi (nebe') getirmek anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "inbâ/tenbîe" eylemini; ahiret bağlamında, insanın dünyada kendi uydurduğu mazeretlerin ve sahte dindarlıkların yıkılarak, ilahi kameranın (hakikatin) ona tüm çıplaklığıyla, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak o mutlak kesinlikle "haber verilmesi/yüzleştirilmesi" olarak açıklar.

        Yef'alûn (يَفْعَلُونَ)

        İbn Fâris, "f-a-l" kökünün sözlükte bir işi yapmak, icra etmek ve bir eylemi bilerek, isteyerek varlık sahasına çıkarmak anlamlarına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "Yapmakta oldukları şeyleri onlara haber verecektir" (bimâ kânû yef'alûn) şeklindeki muzari (şimdiki/sürekli zaman) kapanışını ahlak felsefesi üzerinden tahlil eder. İlahi yargılamanın sadece insanların zihinlerindeki soyut inançlar üzerinden değil; dünyada o inanç adına sergiledikleri "sistematik ve sürekli eylemler" (yef'alûn), kurdukları sömürü çarkları, yarattıkları toplumsal çatışmalar ve dini bölerek işledikleri o somut, pratik "cürümler" üzerinden yapılacağını ilan eden sarsılmaz bir adalet (eylem-karşılık) beyanı olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X