Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 157. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 157. Ayet

    اَوْ تَقُولُوا لَوْ اَنَّٓا اُنْزِلَ عَلَيْنَا الْكِتَابُ لَكُنَّٓا اَهْدٰى مِنْهُمْۚ فَقَدْ جَٓاءَكُمْ بَيِّنَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَهُدًى وَرَحْمَةٌۚ فَمَنْ اَظْلَمُ مِمَّنْ كَذَّبَ بِاٰيَاتِ اللّٰهِ وَصَدَفَ عَنْهَاۜ سَنَجْزِي الَّذ۪ينَ يَصْدِفُونَ عَنْ اٰيَاتِنَا سُٓوءَ الْعَذَابِ بِمَا كَانُوا يَصْدِفُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ev tekûlû lev ennâ unzile ‘aleynâ-lkitâbu lekunnâ ehdâ minhum(c) fekad câekum beyyinetun min rabbikum vehuden verahme(tun)(c) femen azlemu mimmen keżżebe bi-âyâti(A)llâhi vesadefe ‘anhâ(k) seneczî-lleżîne yasdifûne ‘an âyâtinâ sû-e-l’ażâbi bimâ kânû yasdifûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Yahut 'Bize de kitap indirilseydi, doğru yolu bulmada onları geçerdik' demeyesiniz diye (Kur'an'ı indirdik). İşte size Rabb'inizden apaçık bir delil, bir hidayet ve rahmet geldi. Allah'ın ayetlerini yalan sayan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim vardır? Ayetlerimizden yüz çevirenleri yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız.

      Yahut 'Bize de kitap indirilseydi' demeyesiniz diye (Kur'an'ı indirdik). Bu ilahi kelam da yukarıda söylediğimizle aynı manaya gelir: Bize de kitap indirilseydi, doğru yolu bulmada onları geçerdik, demeyesiniz diye (Kur'an'ı indirdik). İşte size Rabb'inizden apaçık bir delil geldi. İnsanların haklı bir delilleri ve mazeretleri olmasa da Cenab-ı Hak, bu Kur'an'ı onların delillerini çürütmek ve mazeretlerinin önünü kesmek için göndermiştir. Buna göre "Biz peygamberleri, insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın diye gönderdik" mealindeki ayet, Cenab-ı Hak, peygamber ve kitap göndermeseydi bile onların Allah'a karşı ileri sürecekleri bir delilleri olamazdı, anlamına gelir. Sonra mazeret olarak onların şöyle konuşmaları muhtemeldir: [Birincisi], onlara kitapları kendi dillerinde geldi, bize ise kendi dilimizde gelmedi; biz onların dillerini bilmiyoruz, kitaplarını da okuyamıyoruz. Şayet bu sözle, kendilerine gerekçe bulmak ve mazeret ileri sürmek mümkün olsaydı, bu gerekçe ve mazeret ancak Kur'an'a uymayan Araplar'ın dışındaki milletler için geçerli olabilirdi, çünkü Kur'an Arap olmayanların lisanı ile gelmemişti. Arap olmayanlar da onların, yani Araplar'ın dilini bilmiyorlardı. Sonra Cenab-ı Hak o bilgiye ulaşma yolunu gösterdiği için Arap olmayanların da bu gerekçeleri ortadan kalkmıştır. Buna göre Araplar'ın da, kendi dilleri ile gelmeyen kitaplara tabi olmamaları için ellerinde bir mazeretleri kalmamıştır, çünkü oradaki bilgilere ulaşmak, onları öğrenmek ve başkalarından elde etmek imkanına sahiptirler. İşte bu gerçek, insanların ellerinde yeterli vasıta olmadığı halde Allah, onlara ulaşma imkanını verdiği takdirde kendilerine bazı sorumlulukların yüklenebileceğine delildir. İkincisi, onlar şu sözlerle de mazeret ileri sürebilirler: Yahudiler ve hıristiyanlar ihtilafa düştüler ve asla ittifak etmeleri mümkün olmayacak derecede fırkalara ayrıldılar, bu durumda onlara nasıl tabi olalım? Kendilerine denir ki: Onların mezhepleri ve kitapları, ancak onları ve sözlerini ayrıştırmıştır. Allah, onlara öyle deliller ve açıklamalar göndermiştir ki, bunlar ortada iken onların neden ayrıştıkları bilinmiyor, dolayısıyla bu konuda onların makul bir gerekçeleri yoktur. Cenab-ı Hak şu ayette buyurduğu gibi: "Kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler". Buna rağmen kendilerine mucizeler geldiği halde yine inanmadılar. "Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi demeyesiniz" mealindeki ayet-i kerime ile Yahut 'Bize de kitap indirilseydi, doğru yolu bulmada onları geçerdik' demeyesiniz diye (Kur'an'ı indirdik). İşte size Rabb'inizden apaçık bir delil geldi, buyruğu da bu şekilde anlaşılmalıdır. Bu ayet, Mecusiler'in Ehl-i Kitap olmadığına da işaret etmektedir, çünkü onlar şayet Ehl-i Kitap olsalardı, ayet-i kerimede kitap ehli olan iki gruptan değil üç gruptan söz edilmesi gerekirdi. Cenab-ı Hak, ancak iki gruba kitap indirdiğini haber vermektedir, dolayısıyla onların kitap ehli olması imkansızdır.

      Şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: Burada Cenab-ı Hak sadece müşriklerden bahsetmektedir.

      Buna şöyle cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, "Kitap, yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi demeyesiniz diye" ben size kitap gönderdim. Dolayısıyla onlar bunu diyemediler. Fakat Allah, şayet kitap göndermeseydi onların ileri sürecekleri gerekçeyi bildiği için, kitap göndererek bütün gerekçelerini bitirmiştir. Yukarıda da söylediğimiz gibi kitap göndermeseydi bile onların haklı bir gerekçeleri ve mazeretleri yoktu, ancak Allah buna rağmen yine de kitap gönderdi.

      İşte size Rabb'inizden apaçık bir delil geldi. Denildi ki: Bundan maksat Kur'an-ı Kerim'dir. Maksat Muhammed aleyhisselamdır da denilmiştir. Rabb'inizden size bir hidayet geldi, yani şüpheli ve yanlış yollardan doğru yola götüren bir rehber geldi. Rabb'inizden size bir rahmet geldi, yani bu, Rabb'inizden size gönderilen bir rahmet ve nimettir. Allah'ın ayetlerini yalan sayan ve onlardan yüz çevirenden daha zalim kim vardır? Yani Allah'ın ayetlerini yalan sayandan daha zalim hiç kimse yoktur. Buradaki Allah'ın ayetleri ifadesinin, Allahın delilleri anlamına geldiği söylenmiştir; Allahın dini olduğu da söylemiştir. Biz bu konuya çeşitli yerlerde temas etmiştik. Daha zalim kimdir? ibaresinin zahirde soru cümlesi olduğunu, ancak bunun hakikatte Allah'tan gelen bir hüküm cümlesi olduğunu da daha önce söylemiştik. Sanki Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Allah'ın ayetlerini yalan sayan ve onlardan yüz çevirenden daha vahşi bir zalim yoktur.

      Onlardan yüz çeviren, yani onlara itibar etmeyen demektir. Ayetlerimizden yüz çevirenleri, yüz çevirmelerinden ötürü azabın en kötüsüyle cezalandıracağız. İfade gayet açıktır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ehdâ (أَهْدَى)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "h-d-y" kökünün sözlükte karanlıkta yön bulmayı sağlayan işaret, rehberlik, öne düşmek ve doğru yola ulaştırmak anlamlarına geldiğini belirtir. Kelimenin ism-i tafdil (en üstünlük) kalıbında "ehdâ" (daha doğru yolda / daha iyi yönlendirilmiş) olarak kullanılmasını, iki durum arasındaki mutlak hiyerarşiyi ifade eden bir yapı olarak kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Eğer bize kitap indirilseydi onlardan daha doğru yolda (ehdâ) olurduk" şeklindeki bu pagan varsayımını psikolojik ve kelamî bir boyutta tahlil eder. Müşriklerin, Yahudi ve Hıristiyanların ellerindeki o devasa yazılı mirasa (kitaba) imrenmelerinin yanı sıra, kendi içlerinde taşıdıkları o derin kabilevi kibrin (asabiyetin); "Biz o imkanlara sahip olsaydık o kitap ehlinden bile daha dindar, daha ahlaklı ve daha üstün bir medeniyet kurardık" şeklindeki hastalıklı ve sahte bir "potansiyel üstünlük" (ehdâ) iddiasıyla nasıl patolojik bir savunma mekanizmasına dönüştüğünü vurgular.

        Beyyinetün (بَيِّنَةٌ)

        İbn Fâris, "b-y-n" kökünün temelinde iki şeyin birbirinden kesin hatlarla ayrılması, kapalılığın zıddı olarak açıkça ortaya çıkması ve belirginleşmesi anlamlarının bulunduğunu aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kavramını epistemolojik (bilgi felsefesi) bir boyutta ele alarak; şüpheyi, varsayımı ve mazereti tamamen ortadan kaldıran, aklı zorunlu olarak hakikate teslim eden "mutlak ve sarsılmaz kanıt" olarak tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerine (Aramice/Süryanice bāyānâ) inerek; monoteistik lügatte bu kavramın sıradan bir delil değil, doğrudan ilahi otoritenin yeryüzüne indirdiği "karşı konulamaz vahiy belgesi" anlamına geldiğini ispatlar. Angelika Neuwirth, "İşte size Rabbinizden apaçık bir delil (beyyine) geldi" kurgusundaki o devasa reddiyeyi değerlendirir. İlahi otoritenin, müşriklerin bir önceki kelimedeki "Bize kitap gelseydi daha iyi olurduk" şeklindeki o kof ve kibirli mazeretlerini; Kur'an'ı (beyyineyi) tam önlerine, kendi dillerinde ve sarsılmaz bir mantıkla koyarak anında çürüttüğünü, böylece tüm bahanelerin (gafletin) bittiği o "epistemolojik sıfır noktasını" ilan ettiğini ifade eder.

        Azlemü (أَظْلَمُ)

        İbn Fâris, "z-l-m" kökünün etimolojik tabanında ışığın mutlak yokluğu (karanlık) ve bir şeyi kendisine ait olmayan yanlış bir yere koymak (haddi aşmak) anlamlarının yattığını tespit eder. Kelimenin ism-i tafdil kalıbında "azlem" (en zalim/daha zalim) olarak kullanılmasını, adaletten ve fıtrattan en uç noktada sapma hali olarak kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Allah'ın ayetlerini yalanlayandan daha zalim kimdir?" sorusunu (istifham-ı inkari) ontolojik bir adalet felsefesi üzerinden değerlendirir. Yeryüzündeki en büyük cürümün (zulmün) fiziksel bir cinayet veya hırsızlık olmadığını; asıl "en zalimce" eylemin, insanın kendi varoluşsal rehberini (ayetleri) kasten inkar etmesi, hakikati kendi kibri uğruna karanlığa (zulmete) gömmesi ve böylece kendi varlığını ebedi bir yıkıma sürüklemesi (kendine zulmetmesi) olduğunu tahlil eder.

        Sadefe (وَصَدَفَ)

        İbn Fâris, "s-d-f" kökünün sözlükte bir şeyden şiddetle yüz çevirmek, tiksinerek veya kibirlenerek yönünü değiştirmek ve bir şeyden caydırmak/engel olmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sudûf/sadefe" eylemini sıradan bir "yüz çevirmeden" (i'raz) felsefi olarak ayırır. Ona göre bu eylem; hakikat karşısında pasif kalmak veya ilgilenmemek değil, o apaçık kanıta (beyyineye) karşı duyulan kibir, haset veya statüko kaybı korkusuyla "aktif, kasıtlı, eylemsel ve düşmanca bir sırt dönme/boykot etme" işidir. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde bu kelimenin pagan psikolojisindeki karşılığını inceler. Müşrik aklının, karşı konulamaz ilahi mantıkla (beyyine) yüzleştiğinde girdiği o şizofrenik kriz halini; aklın aslında hakikati gördüğünü ancak egonun o hakikati hazmedemeyerek şiddetli bir "ontolojik irkilme ve sapma" (sadefe) reaksiyonu gösterdiğini detaylandırır.

        Seyeczî (سَنَجْزِي)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "c-z-y" kökünün sözlükte bir şeyin başka bir şeyin yerini tam olarak tutması, bir borcun ödenmesi ve yapılan bir eylemin eksiksiz bir şekilde (milimetrik) karşılığının verilmesi anlamlarına geldiğini kaydeder. Gabriel Said Reynolds, "Cezalandıracağız/Karşılığını vereceğiz" eylemindeki o şaşmaz dengeyi (ceza) ilahi adalet (teodise) bağlamında okur. Verilecek olan bu "cezanın" (cezy) keyfi, orantısız veya haksız bir ilahi öfke olmadığını; bizzat müşriklerin "sadefe" (yüz çevirme) eyleminin ontolojik ağırlığına denk düşen, kendi ektiklerini biçecekleri evrensel bir sebep-sonuç (karşılık) yasası olduğunu aktarır.

        Yasdifûn (يَصْدِفُونَ)

        İbn Fâris, aynı "s-d-f" kökünün burada muzari (şimdiki/geniş zaman) kalıbında kullanılmasının, eylemin sürekliliğine, tekrarına ve bitmeyen bir alışkanlığa dönüştüğüne işaret ettiğini tespit eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), aynı ayet içinde kökün "sadefe" (mazi/geçmiş) ve "yasdifûn" (muzari/sürekli) formlarında art arda (tekrarla) zikredilmesindeki o muazzam edebi ve psikolojik vurguyu analiz eder. İnkarcıların ayetlerden sadece bir kez anlık bir öfkeyle yüz çevirmediklerini; bu "yüz çevirmeyi, engellemeyi ve hakikati boykot etmeyi" (yasdifûn) adeta profesyonel bir meslek, kurumsal bir politika ve bitmeyen bir "ideolojik mesai" haline getirdiklerini; ilahi cezanın büyüklüğünün de işte bu örgütlü ve kesintisiz inattan kaynaklandığını vurgular.

        Sûe (سُوءَ)

        İbn Fâris, "s-v-e" kökünün asıl anlamının insanı derinden üzen, çirkin, iğrenç ve "güzelliğin/iyiliğin" (hüsün) mutlak zıddı olan mutlak kötülük olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kavramını eskatolojik (ahiret) bağlamında tanımlar; bu, sadece can yakan bir fiziksel acı değil, aynı zamanda insanın kibrini (sadefe) ezip geçen, onu rüsva eden, alçaltan ve ontolojik olarak en aşağılık seviyeye çeken "kötü/rezil edici" bir durumdur.

        El-Azâbi (الْعَذَابِ)

        İbn Fâris, "a-z-b" kökünün sözlükte birini bir şeyden şiddetle alıkoymak, engellemek ve acı vermek anlamlarına geldiğini kaydeder. Patricia Crone, "Azabın en kötüsüyle/en iğrenciyle" (sûel azâb) tamlamasını, suç ve ceza felsefesi ekseninde tahlil eder. Müşriklerin dünyada hakikatten "yüz çevirmelerine" (yasdifûn) karşılık, ahirette onlara verilecek bu "en kötü azabın"; salt ateşten ibaret olmadığını, dünyadayken ilahi merhametten ve hidayetten kendi iradeleriyle "engellenmiş" (azb) olmalarının mutlak ve ebedi bir karanlık olarak üzerlerine kapanması/kilitlenmesi olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X