Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 156. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 156. Ayet

    اَنْ تَقُولُٓوا اِنَّـمَٓا اُنْزِلَ الْكِتَابُ عَلٰى طَٓائِفَتَيْنِ مِنْ قَبْلِنَاۖ وَاِنْ كُنَّا عَنْ دِرَاسَتِهِمْ لَغَافِل۪ينَۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    En tekûlû innemâ unzile-lkitâbu ‘alâ tâ-ifeteyni min kablinâ ve-in kunnâ ‘an dirâsetihim leġâfilîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi; biz ise onların okuduklarından tamamen habersiziz, demeyesiniz!

      Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi demeyesiniz. Müfessirler bu ayetin yahudilere ve hıristiyanlara işaret ettiğini kaydederler. Allah, yahudilere ve hıristiyanlara kitap indirdiği sırada ancak onlardan müslümanlara kitap indirmiştir. Fakat -en doğrusunu Allah bilir ya- Kitap yalnız bizden önceki iki topluluğa indirildi mealindeki cümle, Kitabın, yani Tevrat ve İncil'in indirilmesi ancak yahudi ve hıristiyan diye isimlendirilen Bizden önceki iki topluluk yaratıldığında gerçekleşmiştir, yoksa Tevrat nazil olduğunda yahudiler olmadığı gibi, İncil'in indirildiği sırada da hıristiyan yoktu.

      Kitap yalnız [bizden öncekilere] indirildi demeyesiniz. Bu beyan, "Bu da (Kur'an) bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır" mealindeki ayetin bağlantısıdır (sıla cümlesi). Kitap yalnız bizden önceki iki gruba indirildi, yani bize indirilmedi dememeniz için. Buradaki "en" edatının, "len" anlamında kullanılmış olması da mümkündür, yani kitap yalnız [bizden öncekilere] indirildi dememeniz için anlamında, Allah Tealanın şu ayette buyurduğu gibi: "Birine, size verilenin benzeri veriliyor diye mi (böyle davranıyorsunuz) ?" Yani size verilenin benzeri başkasına verilmemiştir.

      Biz ise onların okuduklarından tamamen habersiziz, demeyesiniz, yani biz onların okuduklarından habersizdik. Bu cümle "an dirasetihim" diye de gelir, çünkü maksat kitapları okumaktır, fakat ayette o millete işaret olmak üzere "hum" diye, yani onlar demek olan çoğul zamiri kullanılmıştır.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Tekûlû (تَقُولُوا)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "k-v-l" kökünün sözlükte bir sesi açığa çıkarmak, bir düşünceyi sözlü olarak beyan etmek ve iddia sunmak anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kavl" eylemini sıradan bir konuşmadan ayırarak; insanın kendisini savunmak, bir mazeret üretmek veya bir yargıya varmak için zihninde kurguladığı argümanı dillendirmesi olarak açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin başındaki gizli edatla birlikte kurgulanan "Dersiniz diye / Dememeniz için" (en tekûlû) şeklindeki o bağlayıcı hukuki ibareyi tahlil eder. Kur'an'ın bu ayeti indirerek, müşriklerin ilahi mahkemede arkasına sığınacakları o en büyük "sosyolojik mazeret kapısını" şimdiden ve sonsuza dek kapattığını, aklı ve vicdanı bağlayarak faturayı doğrudan onların hür iradesine kestiğini vurgular.

        Ünzile (أُنْزِلَ)

        İbn Fâris, "n-z-l" kökünün sözlükte yüksek bir yerden aşağıya inmek, bir yere yerleşmek ve intikal etmek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "inzâl" kavramını epistemolojik (bilgi felsefesi) bir boyutta; mutlak ve müteâl (aşkın) olan ilahi hakikatin, insanın idrak edebileceği bir boyuta (yeryüzüne) şefkatle indirilmesi olarak tanımlar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin edilgen (pasif) kalıpta "indirildi" (ünzile) olarak kullanılmasının kelamî ağırlığını değerlendirir. Müşriklerin, Yahudi ve Hıristiyanların ellerindeki o kadim kutsal metinleri (Tevrat ve İncil'i) onların kendilerinin yazdığını değil, "aşkın bir otorite tarafından onlara indirildiğini" kabul ettiklerini; dolayısıyla kitabın kaynağının ontolojik olarak dikey/ilahi olduğunun bizzat inkar edenler tarafından da zımnen onaylandığını aktarır.

        El-Kitâbü (الْكِتَابُ)

        İbn Fâris, "k-t-b" kökünün temelinde iki şeyi birbirine dikmek, toplamak, dağınık olan parçaları bir araya getirmek ve harfleri dizerek yazmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerini inceleyerek; bu kavramın Geç Antik Çağ monoteizminde sıradan bir okuma metni olmaktan çıkıp doğrudan "İlahi Hukuk/Kutsal Metin" (Scripture) anlamında kurumsallaşmış bir terim olduğunu tespit eder. Angelika Neuwirth, bu kelimeyi dönemin sosyo-kültürel iklimi üzerinden okur. Etrafı devasa "kitap ehli" (metin toplumları) imparatorluklarla çevrili olan, ancak kendilerinin yazılı bir şeriatı bulunmayan Arapların; o kadim "kitaplılara" karşı içten içe duydukları o tarihsel, kültürel ve teolojik "eksiklik/mahrumiyet" kompleksinin Kur'an tarafından bizzat deşifre edildiğini ifade eder.

        Tâifeteyni (طَائِفَتَيْنِ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "t-v-f" kökünün sözlükte bir şeyin etrafında dönmek (tavaf) ve dolaşmak anlamlarına geldiğini; ana kütleden koparak belirli bir inanç veya amaç "etrafında toplanan/dönen" spesifik insan gruplarına bu yüzden "tâife" dendiğini aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde bu kelimenin tesadüfi bir topluluğu değil, doğrudan kendi teolojisini ve sınırlarını çizmiş olan "Yahudileri ve Hıristiyanları" ifade ettiğini belirtir. Patricia Crone, "Bizden önceki iki topluluğa" (alâ tâifeteyni min kablinâ) kurgusunu jeopolitik bir zeminde tahlil eder. Kur'an'ın bu tespitiyle, Geç Antik Çağ Arabistan'ının o çok kutuplu dini haritasını resmettiğini; Arapların kendilerini, devasa bir yazılı mirasa sahip bu "iki büyük teolojik bloğun" (taifenin) dışında, yalnız ve vahiyden mahrum kalmış hissettiklerinin tarihsel bir itirafı olduğunu vurgular.

        Dirâsetihim (دِرَاسَتِهِمْ)

        İbn Fâris, "d-r-s" kökünün asıl anlamının bir yolun üzerinden geçile geçile iz bırakması, aşınması ve bir şeyin sürekli tekrarlanarak zihne kazınması (ezberlenmesi/öğrenilmesi) olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, bu kelimenin filolojik köklerine (İbranice midrash ve Aramice/Süryanice drash) inerek; bunun sadece okumak değil, kutsal metinler üzerinde yapılan organize, kurumsal ve derinlemesine "teolojik yorum/tefsir" (scholarly study) çalışması anlamına gelen kadim bir dini terim olduğunu ispatlar. Angelika Neuwirth, "Onların okumalarından/eğitimlerinden" (an dirâsetihim) ibaresindeki bu kurumsal yapıyı inceler. Müşriklerin bu itirafının; "Bizim dilimizde bir kitabımız yoktu, onların havralarda ve kiliselerdeki o yabancı dilli ayinlerini, felsefi tartışmalarını ve kutsal metin yorumlamalarını (dirase) anlama imkanımız bulunmuyordu" şeklindeki bir epistemolojik kopukluk ve çaresizlik beyanı olduğunu ifade eder.

        Leğâfilîn (لَغَافِلِينَ)

        İbn Fâris, "ğ-f-l" kökünün sözlükte bir şeyin üstünün örtülmesi, aklın onu algılayamaması, dikkatsizlik ve bir tehlikeye karşı uyanık olmamak (gaflet) anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "ğaflet" kavramını yapısal ve kalıcı bir cehaletten ayırır; ona göre bu, hakikatin orada bir yerde durmasına rağmen insanın ona dair bir bilgisinin, yöneliminin ve ontolojik farkındalığının olmaması durumudur. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Gerçekten biz tüm bunlardan habersizdik/gafildik" (in künnâ an dirâsetihim leğâfilîn) şeklindeki bu o en temel müşrik savunmasını psikolojik ve hukuki bir boyutta değerlendirir. İlahi mahkemedeki en büyük mazeretin "Benim haberim yoktu, ben o geleneğe yabancıydım" itirazı olduğunu; Kur'an'ın ise, kendi dillerinde, kendi içlerinden bir peygamberle ve anında anlaşılan (apaçık) bir metin indirerek, kıyamet günü kullanılabilecek bu "habersizlik/gaflet" (mazeret) kartını onların elinden tamamen alıp yırttığını, onları mutlak ve kaçınılmaz bir varoluşsal sorumlulukla baş başa bıraktığını aktarır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X