Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

En'âm Sûresi, 150. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    En'âm Sûresi, 150. Ayet

    قُلْ هَلُمَّ شُهَدَٓاءَكُمُ الَّذ۪ينَ يَشْهَدُونَ اَنَّ اللّٰهَ حَرَّمَ هٰذَاۚ فَاِنْ شَهِدُوا فَلَا تَشْهَدْ مَعَهُمْۚ وَلَا تَتَّبِعْ اَهْوَٓاءَ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَالَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ وَهُمْ بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul helumme şuhedâekumu-lleżîne yeşhedûne enna(A)llâhe harrame hâżâ(s) fe-in şehidû felâ teşhed me’ahum(c) velâ tettebi’ ehvâe-lleżîne keżżebû bi-âyâtinâ velleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati vehum birabbihim ya’dilûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      De ki: 'Allah şunu yasak etti diye şahitlik edecek tanıklarınızı getirin.' Eğer onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme; ayetlerimizi yalan sayanların ve ahiret gününe inanmayanların arzularına uyma. Onlar Rab'lerine başkalarını eş tutuyorlar.

      De ki: Allah şunu yasak etti diye şahitlik edecek tanıklarınızı getirin. Yani sizin haram kıldığınız vasileyi, saibeyi ve hamiyi ve yahudilerin haram kıldıkları ekinleri ve hayvanları Allah'ın yasakladığına dair şahitlerinizi getirin. Eğer bütün bunları Allah'ın yasakladığına dair Onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme! Cenab-ı Hak, Allah şunu yasak etti diye şahitlik edecek tanıklarınızı getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme nasıl der, onları delil getirmeye nasıl davet eder? Delil getirdiklerinde de Sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme! nasıl söyler? En doğrusunu Allah bilir ya, haram kılma hakkının yaratılanlardan birine değil Allah'a ait olduğunu onlar biliyorlardı, buna rağmen onlar, bunu Allah haram kıldı diye Şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme! Çünkü onların şahitliği batıldır, geçerli değildir. Bunları Allah'ın haram kıldığına dair Ehl-i Kitab'ın şahitlerini getirmelerini istemesini Hz. Peygamber'e (s.a.) Cenab-ı Hakk'ın emretmiş olması da muhtemeldir. Çünkü onlar, kendileri müşrik idiler ve putlara tapıyorlardı, fakat Ehl-i Kitap'tan olan ve peygamber gönderilenlerden, bu konuda kendileri için şahitlik etmelerini istiyorlardı. Bundan dolayı Allah Şayet onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme, buyurmuştur. Yani onlar müşrikler için buna şahitlik etmezler, onlarla birlikte sen de şahitlik etme! Allah bunu peygamberine, onların şahitlik etmeyeceklerini haber vererek söylemektedir. Nitekim bir ayet-i kerimede Allah şöyle buyurmaktadır: "Onlar çıkarılsalar asla onlarla beraber çıkmazlar, onlara savaş açılsa asla yardımlarına koşmazlar; yardım etmeye kalksalar da, muhakkak arkalarını dönüp kaçarlar". Cenab-ı Hak burada münafıklardan haber vermektedir, onlar "Şayet siz çıkarılacak olursanız, bilin ki biz de sizinle beraber çıkarız ... Eğer size savaş açılırsa muhakkak yardımınıza koşarız" diyorlardı. Sonra da Cenab-ı Hak, "Allah şahittir ki onlar düpedüz yalancıdırlar" buyurmaktadır. Sonra onların hakiki niyetlerini haber vermekte "Şayet onlar çıkarılsalar asla onlarla beraber çıkmazlar, onlara savaş açılsa asla yardımlarına koşmazlar" buyurmaktadır. Allah, onların başta kendileriyle birlikte savaşa çıkmayacaklarını, fakat yardım etmeye kalksalar bile muhakkak arkalarını dönüp kaçacaklarını haber vermektedir. İşte Size şahitlik edecek tanıklarınızı getirin. Eğer onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla birlikte (bu yalana) şahitlik etme mealindeki buyruk da bunun gibidir, yani onlar şahitlik etmezler. En doğrusunu Allah bilir. Burada kendilerine şahitlik etmeleri için babalarını getirmeleri istenmiş de olabilir, çünkü onlar şöyle diyorlardı: "Babalarımızı bu yolda bulduk. Allah da bize bunu emretti". Allah, babalarımızı helak etmeyip kendilerine dokunmadığı için onların yaptıklarından razı olmuş demektir. Dolayısıyla onlardan şahitlik etmeleri için babalarını getirmeleri istenmişti, fakat onlar buna asla bir yol bulamadılar. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Allah'tan başka taptıklarınızı da yardıma çağırın, eğer iddianızda samimi iseniz!". Bunu asla yapamadılar!

      Ayetlerimizi yalan sayanların ve ahiret gününe inanmayanların arzularına uyma. Bu ayet, onların haram saydıkları şeyleri herhangi bir delile ve kanıta dayanmadan kendi arzularına göre haram kıldıklarına işaret etmektedir.

      Onlar ahiret gününe inanmıyorlar ve Rab'lerine başkalarını eş tutuyorlar. Yani kulluk ve ulûhiyyet konusunda Rab'lerine putları eş tutuyorlar.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Helümme (هَلُمَّ)

        İbn Fâris, bu kelimenin etimolojik kökeni konusunda "h-l-m" kökünden türediğini veya "hel" ve "ümme" kelimelerinin birleşmesiyle oluşan bir kalıp olduğunu belirtir; sözlükte birini bir noktaya çağırmak, öne sürmek ve getirmek anlamlarına gelir. El-Cevâlîkî, bu sözcüğün gramatik ve filolojik yapısını inceler; kelimenin Arapçada çekimi olmayan, donmuş bir ism-i fiil (emir ifade eden isim) olduğunu ve muhataba "delilini/tanığını buraya getir de görelim" şeklinde kesin bir meydan okuma barındırdığını kaydeder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetteki "Hadi getirin" (helümme) hitabının hukuki ve retorik ağırlığını tahlil eder. Bunun kibar bir davet değil; sahte haramlar/helaller uyduran pagan aristokrasisine karşı ilahi mahkemede çekilmiş kılıç gibi bir rest olduğunu, "kendi uydurduğunuz tabuların Tanrı'dan geldiğine dair elinizdeki belgeleri masaya koyun" diyerek şirkin o kof teolojisini ispat yükü altında ezdiğini vurgular.

        Şühedâekümü (شُهَدَاءَكُمُ)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "şehîd" sözcüğünün türediği "ş-h-d" kökünün temelinde bizzat orada bulunmak, kesin bir bilgiyle görmek ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde tanıklık etmek anlamlarının yattığını aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "şehâdet" kavramını epistemolojik (bilgi felsefesi) bir boyutta tanımlar; bu eylemin geçerli olabilmesi için insanın hakikati sadece gözüyle görmesinin yetmeyeceğini, onu zihinsel bir kesinlikle kavrayıp diliyle sarsılmaz bir şekilde ilan etmesi gerektiğini açıklar. Angelika Neuwirth, "Şahitlerinizi getirin" (helümme şühedâeküm) kurgusunu Geç Antik Çağ'ın hukuk sistemi üzerinden okur. Müşriklerin hayvanlar ve ekinler üzerindeki o detaylı diyet yasalarının hiçbir yazılı vahye veya ilahi şahide dayanmadığını; Kur'an'ın "şahit talep ederek" bu sahte fıkhın tamamen anonim bir atalar fantezisi (dedikodu) olduğunu tarihe tescillediğini ifade eder.

        Harrame (حَرَّمَ)

        İbn Fâris, "h-r-m" kökünün etimolojik tabanında yasaklamak, engellemek, koruma altına almak ve bir şeyi başkalarının kullanımına mutlak surette kapatmak anlamlarının bulunduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Allah'ın bunu haram kıldığına şahitlik edecek şahitlerinizi" kurgusundaki yetki gaspını kelamî bir zeminde değerlendirir. Yaratıcının kendi yarattığı rızkı haram kılma (tahrim) yetkisinin sahte otoritelerce ele geçirilmesinin; Kur'an literatüründe basit bir inanç hatası değil, doğrudan Allah'ın "yasama/hükmetme" (rububiyet) tekeline yapılmış en büyük ontolojik tecavüz (şirk) olduğunu tahlil eder.

        Teşhed (تَشْهَدْ)

        İbn Fâris, aynı "ş-h-d" kökünden gelen eylemin burada şahitlik yapmak ve bir suça/yılana ortak olmak anlamı taşıdığını kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Eğer onlar şahitlik ederlerse, sen onlarla beraber şahitlik etme" (fe in şehidû fe lâ teşhed meahüm) şeklindeki o katı peygamberi yasağı (boykotu) psikolojik bir ayrışma olarak analiz eder. Şirkin, köşeye sıkıştığında sahte şahitler ve yalancı kahinler üreterek kendi yalanını meşrulaştırabileceğini; ancak hakikat elçisinin bu yalan konsensüsüne asla entegre olmamasını, o kokuşmuş statüko ile arasındaki ontolojik ve ahlaki duvarı (hududu) tavizsiz bir şekilde koruması gerektiğini resmettiğini vurgular.

        Tettebı' (تَتَّبِعْ)

        İbn Fâris, "t-b-a" kökünün sözlükte birinin ayak izini takip etmek, onun peşine düşmek, ardı sıra yürümek ve ona uymak anlamlarına geldiğini tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, "ittibâ" eylemini sıradan bir fiziksel yürümeden ayırarak; insanın aklını, felsefi rotasını ve varoluşsal pusulasını kendi hür iradesiyle bir lidere veya ideolojiye teslim etmesi olarak açıklar.

        Ehvâe (أَهْوَاءَ)

        İbn Fâris, kelimenin tekili olan "hevâ" sözcüğünün türediği "h-v-y" kökünün asıl anlamının yukarıdan aşağıya düşmek, boşluk, rüzgarda savrulan şey ve aklın dayanağını yitirerek temelsiz arzulara kapılması olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "hevâ" kavramını "ilim" (mutlak ilahi bilgi) kavramının ontolojik zıddı olarak inceler. Pagan elitlerin koydukları helal-haram kurallarının temelinde evrensel bir hikmetin (ilmin) bulunmadığını; bu yasaların tamamen kabileci menfaatlere, ekonomik tekellere ve psikolojik "dürtülere/boş heveslere" (ehvâ) dayandığını detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ahlaki boyutunu tahlil eder; hevaya uymanın, insanın kendi zihinsel ve hayvani dürtülerini ilahlaştırarak evrensel rasyonaliteden (akıldan) mutlak surette kopuşu simgelediğini aktarır.

        Kezzebû (كَذَّبُوا)

        İbn Fâris, "k-z-b" kökünün sözlükte bir şeyin gerçekliğe uymaması, asılsız olması ve yalan söylemek anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "tekzib" eylemini basit bir yanlış anlamadan ayırır; ona göre bu, kendisine sunulan apaçık bir hakikati (vahyi), kibrinden veya statükosunu kaybetme korkusundan dolayı "kasten, organize ve inatçı bir şekilde" yalanlama, üstünü örtme işidir. Gabriel Said Reynolds, "Ayetlerimizi yalanlayanların hevalarına uyma" (ve lâ tettebı' ehvâellezîne kezzebû bi âyâtinâ) kurgusunu Kur'an'ın temel diyalektiği üzerinden okur. Müşriklerin ilahi ayetleri reddetmelerinin sebebinin aslında ayetlerin mantıksızlığı olmadığını; aksine bu ayetleri kabul etmenin, üzerine titredikleri o bencil arzularını ve ekonomik sömürü çarklarını (hevalarını) yerle bir edeceği için, tekzibin bizzat sınıfsal bir "savunma/inkar mekanizması" olduğunu ifade eder.

        El-Âhırati (الْآخِرَةِ)

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün ilk/önce olmanın mutlak zıddı olarak en son, gecikmek, geride kalmak ve nihai son anlamlarına geldiğini belirtir.

        Ya'dilûn (يَعْدِلُونَ)

        İbn Fâris, "a-d-l" kökünün temelinde iki şeyin birbirine eşitlenmesi, denge ve adaletin yanı sıra; bir yoldan sapmak, eğrilmek ve Allah'a bir şeyi eş/denk tutmak anlamlarının da (udûl) bulunduğunu tespit eder. Râgıb el-İsfahânî, buradaki kullanımı "ı'vicâc" (haktan saparak batıla yönelmek) ve "denk tutmak" olarak iki eksende açıklar. Patricia Crone, "Onlar Rablerine (başkalarını) eş/denk tutuyorlar" (ve hüm bi rabbihim ya'dilûn) şeklindeki o muazzam kapanışı (fasıla) Geç Antik Çağ paganizmi bağlamında tahlil eder. Buradaki "eş tutmanın" (ya'dilûn) sadece tahtadan heykeller yontup onları Allah'ın yanına koymak olmadığını; asıl şirkin, kabile elitlerinin kendi uydurdukları yasaları (hevaları) Allah'ın yasalarıyla "eşit statüye" (denk) yükseltmeleri, yani yasama ve hükmetme otoritesinde yaratıcıya kendi sahte fıkıhlarıyla ortak olmaya kalkışmaları olduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X